Harry Bingham, İthaki Yayınları
Bir Fiona Griffiths macerası.
Kahramanımız Fiona, Galler bölgesinde yaşayan acemi bir dedektif. Fiona yıllar önce hastalanmış ve tuhaf bir psikolojik dengesizliği var. Ağlayamıyor, o anda hissettiği duyguyu tanımlayamıyor. Korku mu? Aşk mı ? Heyecan mı? ... bilemiyor. Ayrıca panik atak krizleri geçiriyor.
Bütün bunalımları ile Fiona, ilk cinayet davasında çalışmaya başlayınca dengesi iyice sarsılıyor. Üstelik Fiona'nın kendine has yöntemleri var, bazen başına buyruk çalışıp, kimseye haber vermeden, tuhaf ipuçları peşinden koşabiliyor. Böylece başını iyice derde sokmaktan kurtulamıyor.
Kitap Fiona'nın acayip ruh hali ve cinayet davası üzerine kurulu. Olaylar gayet gerçekçi ilerliyor, İngiliz polis teşkilatı öyle süpersonik icatlar, muhteşem kahramanlar olmadan, hakiki polisler gibi dava üzerinde çalışıyorlar. Fiona ise ayrı bir alem. Bu kahramanı çok sevdim. Hatta kitaptan birazcık sıkılmama rağmen, Fiona sevgisiyle hiç bıkmadan okuyup bitirdim. Sadece normal insanlar gezegeninde yaşamak, aşık ve mutlu olmak isteyen bu dertli kızın başına neler geleceğini öğrenmeyi çok isterdim. Şimdi hevesle ikinci Fiona macerasını beklemekteyim.
Fazla aksiyonlu bir macera olmadığından birazcık, azıcık sıkıcı gelebilir kitap. Ama öyle salt psikolojik bir roman da değil kesinlikle. Ben sevdim.
psikolojik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
psikolojik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Mart 2013 Cumartesi
29 Nisan 2012 Pazar
Sultanı Öldürmek
Ahmet Ümit, Everest Yayınları
Sultanı Öldürmek, İstanbul Hatırası'ndan beri heyecanla beklediğimiz yeni Ahmet Ümit romanı. Kitabı ilk çıktığı günlerde aldım, büyük hevesle okumaya başladım.
Romanımızın anlatıcısı, yaşını başını almış bir eski İstanbul beyefendisi, tarih profesörü Müştak Serhazin. Müştak Bey iri yarı yapılı bedeninde inanılmaz saf, yumuşak bir kalbe sahip naif bir adam. Hayatının biricik aşkı, kendi gibi tarihçi sevgilisi Nüzhet onu terkedip Amerika'ya gittiğinden beri Müştak kendine gelememiş. Tam 21 sene onu terkeden bu kadını hayal etmiş, onu beklemiş. Ve nihayet karlı bir İstanbul gecesinde, 21 sene sonra Nüzhet'le karşıkarşıya geldiğinde göreceği şey kadının cesedi! Boğazına saplanmış bir mektup açacağı ile öldürülmüş Nüzhet, mektup açacağının sapında ise Fatih Sultan Mehmet'in tuğrası var.
Müştak, Nüzhet'in cesedini bulduğu esnada bir şey farkeder. Enteresan tezleriyle her zaman ilgi çekmeyi başaran Nüzhet; Fatih ve Baba Katilliği konusunu araştırmaktadır. Yoksa şehirlerin kraliçesi İstanbul'u fethederek tarihe geçen ulu hakanı baba katili olmakla mı suçlamaktadır Nüzhet? Müştak kendini tarihle ve cinayetle örülü çapraşık olaylar içinde bulur. Başkomiser Nevzat ve ekibi de cinayetin peşine düşerler.
Sultanı Öldürmek, bir Başkomiser Nevzat polisiyesi değil. Bu tamamen Müştak Serhazin'in hikayesi. Olan biteni onun içsesinden dinliyoruz. Bu sebepten olacak, romanın ilk 100 sayfasında çok sıkıldım, sayfalar geçmek bilmedi, benim için fazla psikolojik idi bu kısım. Hatta okurken "Orhan Pambık mı okuyorum, Ahmet Ümit mi okuyorum?" diye düşündüm sürekli. 150. sayfadan sonra kitap açıldı, özellikle Fatih Sultan Mehmet ekseninde dönen olaylar ve İstanbul'un fethinin anlatıldığı sayfalar müthişti, ilk 150 sayfa iki haftada, kalan 400 sayfa 1 gecede bitti. Ve finale heyecanla bağırdım. Polisiye olarak yazılmamış bu romanın fevklade polisiye bir finali vardı, bu da Ahmet Ümit'in harika kaleminin başarısıdır.
Kitabın arka planında Ahmet Ümit'in İstabul'a; bu en çok arzulanmış eşsiz kente duyduğu büyük aşkı var gücüyle hisettim. Belki de Ahmet Ümit'le paylaştığım bu ortak aşk yüzünden seviyorum bu yazarı kim bilir?
İstanbul'un fethi ve Fatih Sultan Mehmet arka planında terkedilmiş, kimsesiz bir adamın iç dünyasını anlatan psikolojik bir roman Sultanı Öldürmek. Beklenmedik finaliyle asla unutlmayacak bir roman oldu benim için. İyi ki okumuşum. Ellerine sağlık Ahmet Ümit!
Ortaçağın bu en görkemli kalesi, Osmanlılar tarafından son kez kuşatılıyordu. Ama ilk top ateşlenmeden önce Mehmed, elçilerini Konstantin'e gönderdi. Şehri teslim ederlerse kimsenin canına ve malına zarar gelmeyeceğini, imparatorun sağ ve salim olarak istediği yere gitmesine izin verileceğini, halkın ise hayatına eskisi gibi devam edebileceğini bildirdi. Ama İmparator ve Konstantinopolisliler korkak insanlar değillerdi, belki de hala Papalıktan gelecek yardıma güveniyorlardı; şehirlerini telim etmektense ölmeyi yeğleyeceklerini söylediler. Bu cevabı alan genç padişahın önünde, cenkten başka yol kalmamıştı.
Sultanı Öldürmek, İstanbul Hatırası'ndan beri heyecanla beklediğimiz yeni Ahmet Ümit romanı. Kitabı ilk çıktığı günlerde aldım, büyük hevesle okumaya başladım.
Romanımızın anlatıcısı, yaşını başını almış bir eski İstanbul beyefendisi, tarih profesörü Müştak Serhazin. Müştak Bey iri yarı yapılı bedeninde inanılmaz saf, yumuşak bir kalbe sahip naif bir adam. Hayatının biricik aşkı, kendi gibi tarihçi sevgilisi Nüzhet onu terkedip Amerika'ya gittiğinden beri Müştak kendine gelememiş. Tam 21 sene onu terkeden bu kadını hayal etmiş, onu beklemiş. Ve nihayet karlı bir İstanbul gecesinde, 21 sene sonra Nüzhet'le karşıkarşıya geldiğinde göreceği şey kadının cesedi! Boğazına saplanmış bir mektup açacağı ile öldürülmüş Nüzhet, mektup açacağının sapında ise Fatih Sultan Mehmet'in tuğrası var.
Müştak, Nüzhet'in cesedini bulduğu esnada bir şey farkeder. Enteresan tezleriyle her zaman ilgi çekmeyi başaran Nüzhet; Fatih ve Baba Katilliği konusunu araştırmaktadır. Yoksa şehirlerin kraliçesi İstanbul'u fethederek tarihe geçen ulu hakanı baba katili olmakla mı suçlamaktadır Nüzhet? Müştak kendini tarihle ve cinayetle örülü çapraşık olaylar içinde bulur. Başkomiser Nevzat ve ekibi de cinayetin peşine düşerler.
Sultanı Öldürmek, bir Başkomiser Nevzat polisiyesi değil. Bu tamamen Müştak Serhazin'in hikayesi. Olan biteni onun içsesinden dinliyoruz. Bu sebepten olacak, romanın ilk 100 sayfasında çok sıkıldım, sayfalar geçmek bilmedi, benim için fazla psikolojik idi bu kısım. Hatta okurken "Orhan Pambık mı okuyorum, Ahmet Ümit mi okuyorum?" diye düşündüm sürekli. 150. sayfadan sonra kitap açıldı, özellikle Fatih Sultan Mehmet ekseninde dönen olaylar ve İstanbul'un fethinin anlatıldığı sayfalar müthişti, ilk 150 sayfa iki haftada, kalan 400 sayfa 1 gecede bitti. Ve finale heyecanla bağırdım. Polisiye olarak yazılmamış bu romanın fevklade polisiye bir finali vardı, bu da Ahmet Ümit'in harika kaleminin başarısıdır.
Kitabın arka planında Ahmet Ümit'in İstabul'a; bu en çok arzulanmış eşsiz kente duyduğu büyük aşkı var gücüyle hisettim. Belki de Ahmet Ümit'le paylaştığım bu ortak aşk yüzünden seviyorum bu yazarı kim bilir?
İstanbul'un fethi ve Fatih Sultan Mehmet arka planında terkedilmiş, kimsesiz bir adamın iç dünyasını anlatan psikolojik bir roman Sultanı Öldürmek. Beklenmedik finaliyle asla unutlmayacak bir roman oldu benim için. İyi ki okumuşum. Ellerine sağlık Ahmet Ümit!
Ortaçağın bu en görkemli kalesi, Osmanlılar tarafından son kez kuşatılıyordu. Ama ilk top ateşlenmeden önce Mehmed, elçilerini Konstantin'e gönderdi. Şehri teslim ederlerse kimsenin canına ve malına zarar gelmeyeceğini, imparatorun sağ ve salim olarak istediği yere gitmesine izin verileceğini, halkın ise hayatına eskisi gibi devam edebileceğini bildirdi. Ama İmparator ve Konstantinopolisliler korkak insanlar değillerdi, belki de hala Papalıktan gelecek yardıma güveniyorlardı; şehirlerini telim etmektense ölmeyi yeğleyeceklerini söylediler. Bu cevabı alan genç padişahın önünde, cenkten başka yol kalmamıştı.
23 Ocak 2012 Pazartesi
Uyuyana Kadar (Until I Go To Sleep)
S.J. Watson, Doğan Kitap
Uyuyana Kadar, son günlerde yoğun reklamları yapılan, Doğan Kitabın "yılın gerilim romanı", "amazon.com'un 1 numarası" vs vs oldukça agresif şekilde tanıttığı yepyeni bestseller adayı taze bir roman. Ben de reklam kuşağı çocuğu olduğumdan bu lansmandan etkilenip hemen alıp okudum kitabı.
Baştan söyleyeyim, Uyuyana Kadar kesinlikle gerilim türü bir kitap değil, bu şekilde tanıtılması oldukça hayal kırıklığı yaratta bende, daha çok psikolojik bir roman olduğunu düşünüyorum. Gerilim romanı olarak tanıtılması yanıltıcı olmuş, açıkçası kitabı okurken gerilmekten çok hafiften içim geçti diyebilirim.
Kitap hafıza kaybı konusunu işliyor ve başlangıcı oldukça meraklı. Christine sabah uyanır. 20 yaşında ve Seksenli yıllarda olması gerektiğini bilerek uyanmıştır. Nedense yanında sırtının kılları ağarmış bir adam bulunca şaşırır. Tuvalete girip kendini aynada görünce şoke olur, 20 yaşında değil orta yaşlıdır, yüzü kırışık, vücudu sarkıktır, ama nasıl? Yataktaki adam, kocası Ben'dir ve Christine'e 20 sene önce kaza geçirip hafıza kaybına uğradığını anlatır. Christine geçmişi anımsayamadığı gibi, her gece uyuduğunda o gün olanları da belleğinden silmekte; ertesi sabah hiç birşey anımsamadan uyanmaktadır.
Christine kocası işe gittikten sonra doktoru ile tanışır. Doktor ona gardırobundaki ayakkabı kutusuna bakmasını söyler. Meğersem Christine artık belleksiz olmaya dayanamamış, günlük tutmaya başlamış, her akşam yatmadan önce o gün boyu, uyuyana kadar olan biteni bu deftere yazarmış. Doktor da ertesi gün Christine'i arayıp çoktan unuttuğu defterini anımsatıyor, Christine her gün oturup baştan sona günlüğü okuyor, neler olup bittiğini öğreniyor, sonra da o gün olanları yazıp bir nevi bellek oluşturuyormuş kendine. Christine bir kere daha oturup günlüğünü okumaya başlar.
İşte roman burada başlıyor asıl, kitabın büyük kısmını bu günlük oluşturuyor. Tabii normal olarak her gün aynı başlıyor, Christine hiç birşey hatırlamadan uyandığını; sonra doktorun arayıp durumu açıkladığını, günlüğü bulduğunu, baştan sona okuduğunu yazıyor. Buralarda biraz tekrara düşüyor kitap ama kahramanımızın durumunu düşününce olması gereken buydu diye düşünüyorum. Sonra Christine, her geçen gün olanları okudukça, kocasının ona bazı şeyleri anlatmadığını farkediyor. Ve defterin başında "Ben'e güvenme" yazdığını görüyor. Ama neden ?
Rahatça okunan, finalde ne olacak diye güzelce merak ettiren akıcı bir roman ama beklediğim gibi heyecanlı bir gerilim romanı değil Uyuyana Kadar. Hafıza kaybı konusunu merak edenler zevkle okuyabilir; karakterin durumunu gayet güzel anlatmış. Ama bu konuda daha heyecanlı bir kitap arayanlara Dean R. Koontz'dan Kükreyen Mağara'yı öneririm.
Uyuyana Kadar, son günlerde yoğun reklamları yapılan, Doğan Kitabın "yılın gerilim romanı", "amazon.com'un 1 numarası" vs vs oldukça agresif şekilde tanıttığı yepyeni bestseller adayı taze bir roman. Ben de reklam kuşağı çocuğu olduğumdan bu lansmandan etkilenip hemen alıp okudum kitabı.
Baştan söyleyeyim, Uyuyana Kadar kesinlikle gerilim türü bir kitap değil, bu şekilde tanıtılması oldukça hayal kırıklığı yaratta bende, daha çok psikolojik bir roman olduğunu düşünüyorum. Gerilim romanı olarak tanıtılması yanıltıcı olmuş, açıkçası kitabı okurken gerilmekten çok hafiften içim geçti diyebilirim.
Kitap hafıza kaybı konusunu işliyor ve başlangıcı oldukça meraklı. Christine sabah uyanır. 20 yaşında ve Seksenli yıllarda olması gerektiğini bilerek uyanmıştır. Nedense yanında sırtının kılları ağarmış bir adam bulunca şaşırır. Tuvalete girip kendini aynada görünce şoke olur, 20 yaşında değil orta yaşlıdır, yüzü kırışık, vücudu sarkıktır, ama nasıl? Yataktaki adam, kocası Ben'dir ve Christine'e 20 sene önce kaza geçirip hafıza kaybına uğradığını anlatır. Christine geçmişi anımsayamadığı gibi, her gece uyuduğunda o gün olanları da belleğinden silmekte; ertesi sabah hiç birşey anımsamadan uyanmaktadır.
Christine kocası işe gittikten sonra doktoru ile tanışır. Doktor ona gardırobundaki ayakkabı kutusuna bakmasını söyler. Meğersem Christine artık belleksiz olmaya dayanamamış, günlük tutmaya başlamış, her akşam yatmadan önce o gün boyu, uyuyana kadar olan biteni bu deftere yazarmış. Doktor da ertesi gün Christine'i arayıp çoktan unuttuğu defterini anımsatıyor, Christine her gün oturup baştan sona günlüğü okuyor, neler olup bittiğini öğreniyor, sonra da o gün olanları yazıp bir nevi bellek oluşturuyormuş kendine. Christine bir kere daha oturup günlüğünü okumaya başlar.
İşte roman burada başlıyor asıl, kitabın büyük kısmını bu günlük oluşturuyor. Tabii normal olarak her gün aynı başlıyor, Christine hiç birşey hatırlamadan uyandığını; sonra doktorun arayıp durumu açıkladığını, günlüğü bulduğunu, baştan sona okuduğunu yazıyor. Buralarda biraz tekrara düşüyor kitap ama kahramanımızın durumunu düşününce olması gereken buydu diye düşünüyorum. Sonra Christine, her geçen gün olanları okudukça, kocasının ona bazı şeyleri anlatmadığını farkediyor. Ve defterin başında "Ben'e güvenme" yazdığını görüyor. Ama neden ?
Rahatça okunan, finalde ne olacak diye güzelce merak ettiren akıcı bir roman ama beklediğim gibi heyecanlı bir gerilim romanı değil Uyuyana Kadar. Hafıza kaybı konusunu merak edenler zevkle okuyabilir; karakterin durumunu gayet güzel anlatmış. Ama bu konuda daha heyecanlı bir kitap arayanlara Dean R. Koontz'dan Kükreyen Mağara'yı öneririm.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


