tarihi macera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarihi macera etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Haziran 2016 Pazar

Zenda Mahkumu (The Prisoner of Zenda)


Anthony Hope, Altın Bilek Yayınları

Çeviri : Zuhal İnal Baycılı


Zenda Mahkumu gayet klâsik bir hikâye anlatıyor bize. Kahramanımız genç Rudolf Rassendyll, Ruritanya'nın taç giyecek kralı Rudolf'a tıpatıp benzemektedir. Ruritanya'da seyahat ederken kral ve maiyetiyle karşılaşır. Kralın kuzeni prens Michael, kralı bir komplo ile esir ederek Zenda kalesine kapatır. Kralın sadık adamları Rudolf'u kral rolüne girip taç giymesi için ikna ederler. Kahramanımız, kralın sözlüsü Prenses Flavia'ya âşık olur ama ona gerçekleri söyleyemez ve kralı Zenda'dan kurtarmak için tehlikeli bir maceraya atılır.


Kılıç şakırtılı tarihi maceraları sevenler için birebir. Kitabın David O.Selznick tarafından yapılmış çok eski bir film uyarlaması da var.




31 Aralık 2015 Perşembe

Bin Yıllık Hemşehri


Halil Babilli, April Yayınları


Yılın son kitabı pek tatlı bir Istanbul güzellemesi. Theo Istanbul'un fethedildiği gün ölüp, ölümsüz bir gelincik olarak hayata geri dönüyor ve Istanbul'un bir sürü gizemine, meraklı olayına şahit oluyor.

Çok güzel bir kitap, keşke daha uzun olsaydı. Bütün hikayeler çarpıcı bir kurguyla birbirine bağlansaydı ve bütünlüklü bir roman haline gelseydi mükemmel olurdu.



1 Ağustos 2015 Cumartesi

Afrikalı Leo ( Léon, l'Africain)


Amin Maalouf, Yapı Kredi Yayınları

Çeviri : Sevim Raşa


Harikulade bir kitap! En az Semerkand kadar büyüleyici bir roman bu.Tıpkı Semerkand gibi, yıllardır kitaplıkta sararıp solan, geç keşfedilmiş bir başka hazine.


Granada'da doğan; İspanyolların Endülüs'ü ele geçirmesiyle ailesi ile Fas'a göç eden Hasan İbn Muhammed'in, Binbir Gece masallarını aratmayan macerasını kendimden geçerek okudum. Granda'da gezdim, Elhamra Sarayının eşsiz süslemelerine son kez göz attım, Fas'ta Karaviyyin Camii'nde derslere girdim, kervanlarla seyahatlere çıktım, çadırlarda uyudum, Timbuktu'ya gittim, Osmanlı İstanbuluna elçi geldim. Roma'ya köle olarak satılıp Papa'nın evlatlığı olarak Afrikalı Leo adını alan kahramanımızın serüvenleri ile kendimden geçtim kısacası. Şahane bir kitapmış, bunca sene neden okumamışım muamma!

Çok sevdim!









19 Temmuz 2015 Pazar

Osmanlı'da Bir Vampir: Béla


Mehmet Bilal, Nar Kitap


Romanya'da 1800'lerde fazla dozdan ölen Béla'yı; yaşlı bir vampir ısırıp dönüştürür. Ustasıyla Istanbul'a gelen Béla hep isyan eder yeni doğasına. Kendine gönüllü av aradığı bir gece, en iyi ve tek dostu olacak cüce ile tanışır. Cüce'den köçek olması için yardımını ister.


Güzel ama eksik bir roman. yani elimizde Osmanlı Istanbulunda terör estirebilecek, neler neler yapabilecek bir vampir var ama başına gelenler, yaptıkları (köçeklik) daha çok vampir parodisi gibi. Kaçırılmış bir fırsat diyebilirim bu kitap için. Çok daha güzel, müthiş bir roman olabilirmiş.



4 Mart 2012 Pazar

Yüzüncü Ad, Baldassare'nin Yolculuğu (Le Péeriple de Baldassare)

Amin Maalouf, Yapı Kredi Yayınları

Amin Maalouf'un Semerkant'ını, uzun yıllar kütüphanede bekletip, anca kitap sararıp solduktan sonra okumuş ve kendimden geçmiştim. Yazarın diğer kitaplarını da keşfetmek istedim ve ikinci olarak Yüzüncü Ad'ı okudum.

Yüzüncü Ad, 17. yüzyılda, Osmanlı toprağı Lübnan'da yaşayan, aslen Cenevizli bir adamın, Baldassare Embriaco'nun seyahat güncelerinden oluşuyor. Baldassare, yaşadığı Cübeyl kentinde antika kitaplar ve eşyalar satan tanınmış bir tüccar. Günün birinde mağazasına giren Moskovalı haci Evdokim, ona Yüzüncü Ad kitabından bahseder. Tanrı'nın Kuran'da zikredilen 99. isminden öte, ulu bir yüzüncü adı daha vardır. Bu adın bulunabileceği tek kaynak da, Baldassare'nin varlığına inanmadığı, batıl görüp güldüğü bu kitaptır. Hacı, Baldassare'ye  dünyanın sonunun geldiğini anlatır. Bir sene sonra 1666 yılı, canavarın yılı ve zamanın sonu olacaktır. Bunu durdurmanın tek yolu da yüzüncü adı bulmaktır.

Baldassare bir takım olaylardan  sonra yanına iki yeğeni ve uşağını da alarak, eskiden varlığına inanmadığı bu kitabın peşinde yollara düşer. Bu seyahat onu İstanbul'a, oradan İzmir'e, Sakız Adasına, Amsterdam'a, Londra'ya sürükler. Yol boyu Baldassare karşılaştığı insanları, inançları, düşünceleri defterlerine özenle not alır. Peki ama yolculuktan sonra döneceği yer neresi olacaktır?

Yüzüncü Ad, 17. yüzyılda geçen bir seyahat öyküsü, biraz insanın kendini araması, vatanına dönmesi hakkında diyebilirim. Benim açımdan bir Semerkant çıkmadı. Oldukça yavaş tempolu bir kıtap, öyle egzotik, oryantal bir anlatımı yok. Yarım bırakmadan sonuna kadar okudum. 17. yüzyılda Osmanlı topraklarında ve Avrupa'da uzun ince bir yolda yürüyen Baldassare'nin macerasında kurgu ile gerçek tarihi kişilik ve olayların harmanlanması da güzel olmuş. Yine de çok sevdiğimi söyleyemeceğim. Buna rağmen yazarın kitaplarını okumaya devam edeceğim.


30 Kasım 2011 Çarşamba

Sekiz (The Eight)

Katherine Neville, Pegasus Yayınları


782... Fransa kralı Şarlman'a, barselona'nın müslüman valisi İbn-el-Arabi'den bir hediye gelir. 8 Mağripli'nin eşlik ettiği; altın ve gümüşten yapılma kadim bir satranç takımıdır bu hediye. Afrika çöllerinde ortaya çıkmış, kaynağını en eski efsanelerden alan; göçebe kabilelerin, Bedevilerin ve Tuareglerin ve büyük Arap filozoflarının vakıf olup içine işledikleri bir sırra sahiptip bu satranç takımı. Takımın gücünden korkan kral, sarp dağların tepesine Montglane Manastırı'nı inşa ettirir ve takımı buraya gömdürür.

1789... Fransa'da ihtilal zamanı... Bin yıldır Montglane Manastırı'nda yatan takımın gün ışığına çıkma zamanı gelmiş, oyun tekrar başlamıştır. Manastırın başrahibesi asırlardır manastır yöneticilerinin gizlediği sırrı rahibelerine açar ve takımın parçalarını kadınlara dağıtarak hepsini uzaklara yollar. Böylece ihtilalcilerin takımı ele geçirip kötücül amaçları uğruna kullanmalarını engellemeye çalışmaktadır. 8 tane taşı saklayan genç rahibe adayı Mireille, Paris'te ihtilalin ve onun mimarlarının tam ortasında kalacak ve beklenmedik olaylar sonucu satranç takımına gücünü veren esrarı öğrenmek için inanılmaz bir yolculuğa çıkacaktır.

1973...  New York'da yılbaşı gecesi, genç mühendis Catherine dostlarıyla yemek yerken yanına yaklaşan falcı kadın Cat'i tehlikede olduğunu söyleyerek uyarır. Fransız ihtilalinden yaklaşık 200 yıl sonra taşların gücü birilerini harekete geçirmiş ve Oyun tekrar başlamıştır. Dünyanın 8 büyük finans firmasından birinde çalışan Cat, iş icabı Cezayir'e gitmek ve dünyadaki 8 büyük petrol firmasıyla ilgili bir yazılım hazırlamak zorundadır. Montglane takımının hikayesini öğrenen Cat, maceraya atılır, bulmacaları çözerek satranç tahtasının sırrının doğduğu çöllerde  bu sırrı çözecek formülü aramaya başlar.

Kitabımız baştan sona paralel kurguyla 2 kahramanın hikayesini anlatıyor. 200 yıl önce genç ve cesur Mireille, taşları hayatı pahasına korumaya çalışırken takımın peşindeki güçlü oyuncularla mücadele ediyor. Geçmişte Kardinal Richelieu ve onun ardından filozof Voltaire; ardından alim Newton, sonra Talleyrand ve Robespierre, genç korsikalı Napolyon ve bütün Rusya'nın hakimi Çariçe Katerina, hepsi bu takımın esrarının peşindeler. Farmasonlar, Haşhaşiler, Gül Haçlılar bir zamanlar bu sırrı taşımışlar. Altın oran, felsefe taşı, satranç oyununda at döngüsü, herşey  bu takımla alakalı. Günümüzde Cat, ummadığı şekilde Cezayir'e gidip oyuna katılıyor ve  Montglane takımı arayışına başlıyor. Taşları bulup takımın sırrını kötü adamlardan önce çözmek zorunda. Biz de iki kahramanın maceralarını okurken takımın esrarlı öyküsünü ve formülünü anlamaya çalışıyoruz.

Sekiz eski bir kitap, 1988'de yayınlanmış. İçerdiği konular;  altın oran, farmasonlar, haşhaşilerden bahsetmesi; tarihi hikayelere yer vermesi akla Da Vinci Şifresi'ni getiriyor. İki kitabı karşılaştırmamak mümkün değil.

Dürüst olmak gerekirse, Sekiz'in çok zevk veren edebi bir dili yok, Da Vinci Şifresi kadar sürükleyici olmadığını da söyleyebilirim. Kitabın yarısı Fransa İhtilali ve onu takib eden Terör döneminde geçtiği için tarihi konulardan hoşlanmayanlar sıkılabilir. Fakat dopdolu bir roman Sekiz. Gerçek kişiliklerle gerçeküstü olayları çok güzel birbirine bağdaştırmış. Pek çok konudan başarıyla bahsediyor : insanoğlunun kadim efsaneleri, yeryüzünün mistik olayları, Indiana Jones-vari egzotik maceralar, kum fırtınaları, çöllerin gizemi, esrarengiz topluluklar, bitmek bilmeyen bir hazine arayışı... Bütün bunların üzerinde, sırlarla dolu satranç tahtası ve gerçekte hayatta oynanan bir satranç oyunu var. Oyunda yer alan her kişi bir taş aslında, kahramanımız Cat ise, önemsiz bir piyonken güçlü bir Vezir olmaya giden yolda başına gelen binbir beladan kurtulmaya çalışıyor.

Sekiz oldukça uzun bir kitap, tarihi hikayelerden, efsanelerden ve mistik olaylardan hoşlanıyorsanız okuyun derim. Hiç bitmeyen macera filmi tadındaki aksiyonu da cabası. Ama çok da lezzetli bir edebiyat beklememek lazım, final bölümünü de biraz zayıf bulduğumu söylemeliyim. Yedi yüz küsür sayfa okuduk, sonunda pıt diye çözüldü mesele. Oh!

Olsun, yine de sevdim ben Sekiz'i. Tarihi ve mistik hikayelerden ve hazine avcılığı maceralarından hoşlananlara tavsiye olunur.

"Sır, çöldeki bir kayanın altında değildi. Küflü bir kütüphanede de değildi. Bu göçebe adamların yumuşak bir şekilde fısıldanan hikayelerinin arasına gizlenmişti. Gece kumşlarda ilerleyerek, ağızdan ağza dolaşan sır, ölmekte olan bir ateşin kıvılcımları gibi hareket edip sessiz kumlara dağılıp karanlığa gömülmüştü. Sır, çölün seslerinde gizliydi, halkının hikayelerinde... kayaların ve taşların gizemli fısıltılarında."


11 Aralık 2010 Cumartesi

Oniki (Twelve)

Jasper Kent, Can Yayınları

Napolyon Bonapart, 1812 senesinde o zamana kadar kurulmuş en büyük orduyu biraraya toplamış ve Rusya seferine çıkmıştır. Napolyon Moskova kapılarına dayandığında, savaşta casusluk yapan  üst düzey dört cesur Rus subayı, ülkelerini savunmak için her çareye başvurmayı akıllarına koymuşlardır. İçlerinden biri, Eflak'da Türkler'e karşı savaşırken yardım aldığı bir  grup savaşçıyı çağırmıştır Rusya'ya. Bu oniki tekinsiz savaşçı geçtikleri kasabalarda veba ve felaket söylentileri bırakarak subaylarla buluşur. "Biz gündüz uyur, gece öldürürüz" derler ve savaşın seyrinin değiştiği karanlık günler başlar.

Maceralar dört subaydan biri olan Yüzbaşı Aleksey'in ağzından anlatılıyor.Aleksey bu oniki tekinsiz adamın doğasını anlamaz, onlara güvenmez. Adamlar saldırdıkları Fransız birliklerini şaşırtıcı şekilde yokettikçe Aleksey'in rahatsızlığı büyür. Nihayet oniki adamın sırrını anlayınca bir yol ayrımına gelir. Fransızlara saldırıp ülkesini savunmasına yardım eden bu adamlarla beraber mi olmalıdır? Yoksa insanlığın yanında bu adamlara karşı mı savaşmalıdır?.

Kitap bana biraz aksak ve sıkıcı geldi. Aleksey her hareketini, her lafını uzun uzun, sebep sonuç ilişkisi içinde benzetmelerle, örneklerle açıklıyor, fazla geldi bana. Kitap gerilim romanı olarak lanse edildi ama bu yöndeki beklentilerimi de karşılamadı. Aleksey misal birine saldırdığında bile hareketlerini öyle detaylı betimliyor ki, o anların heyecanını bile yaşayamadım. Belki bir askerin savaş esnasındaki iç dünyasını, çelişkilerini, düşünüş şeklini görmek için okunabilir. Ben çok sevmedim açıkçası, fena değildi diyelim.

Oniki, 5 kitaplık bir serinin ilk kitabı. İkinci kitap "Onüç Yıl Sonra" bu sene yayınlanmış ama Türkiye'de henüz çıkmadı. Diğer üç kitap da gelecek yıllarda yayınlanacak.




15 Temmuz 2009 Çarşamba

Benim Adım Kırmızı

Yazar : Orhan Pamuk, İletişim Yayınları

16 yüzyılın İstanbulunda geçen bu harikulade kitap bence Orhan Pamuk'un en güzel romanıdır. Padişahın kitabını desenleyen nakkaşların hikayesini okurken resmen o devirlere gidip, bir hayal aleminin İstanbul sokaklarında gezdiğimi hissediyordum. Çok güzel bir kitap. Bu kitaptan sonra Yeni Hayat isimli romanı okumaya çalışmıştım ama ilk sayfadan ileri gidememiştim dostlar.

10 Şubat 2008 Pazar

Üç Silahşörler (Les Trois Mousquetaires)

Yazar : Alexandre Dumas, Oğlak Yayınları

Şövalyeliğin, dostluğun, Fransız saray entrikalarının unutulmaz romanı. Hayatta en sevdiğim kitap.

Gaskonyalı ateşli genç Dartanyan, babasının ölümünden sonra silahşör olmak için Paris'e doğru yola çıkar. Yolda babasının silahşörlerin komutanı Mösyü Trevil'e yazdığı tavsiye mektubu çalınır. Mektubu çalan Kont Roşfor'dur, karizmatik kardinal Rişliyö'nün adamı. Neyse, Dartanyan şehre inince silahşörlerin karargahına gider ve bir takım olayların sonucu üç meşhur silahşöre arka arkaya düello sözü vermek zorunda kalır. Bunlar Trevil'in en yiğit silahşörleri Athos, Porthos ve Aramis'tir. Bunlar takma isimleri, gerçekte hepsi birer asilzadedir . Tabii daha ilk kılıç çekildiğinde kardinalin askerleri bizimkileri basar, Dartanyan silahşörlerle bir olur, kardinalin adamlarını püskürtür ve bundan böyle birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz içindir, derler. Dartanyan kendine bir daire ve uşak tutar. Moruk evsahibinin karısı gencecik ve sevimli Konstanz Bonasiyö'dür. Madam Bonasiyö sarayda çalışmaktadır, 13. Lui'nin kraliçesi güzeller güzeli Avusturyalı Anne'nin çamaşırcısı ve sırdaşıdır. Kraliçe bunalımlarını Konstanz ile paylaşır: kocası kralın güvenini kazanamamıştır, kardinal sürekli ona karşı entrikalar çevirmektedir. Bu entrikalarda kardinale olağünüstü zekası ve çıldırtıcı güzelliği ile Milady de Winter yardımcı olur. Konstanz'a aşık olan Dartanyan saray entrikalarının da ortasına düşmüştür. Kraliçe, İngiliz Dükü Buchingham'a aşık olmuştur ve ona elmas kolyesinin bir parçasını verir. Fakat kardinal hemen bir balo tertipler, kral da karısına elmaslarını takmasını emreder, bunun üzerine Konstanz, Dartanyan'dan yardım ister. Dartanyan İngiltere'ye doğru yola çıkar ama Milady de Buckingham'ı öldürmek üzere yoldadır. Bir sürü maceradan sonra Dartanyan kraliçenin kolyesini geri getirir ve La Roşel kuşatmasında savaşan arkadaşlarına katılır. Ama artık Milady cazibesine kapılmıştır. Ne var ki bu büyüleyici kadınla geçirdiği aşk gecesinin sabahında korkunç bir gerçeği keşfeder, kadının omzunda "fleur de lys" işareti vardır!!! Olaylar gelişir…