27 Nisan 2011 Çarşamba

S*ktir Et (F**k It)

John C. Parkin, Arunas Yayıncılık

Kişisel gelişim kitaplarından tiksinirim. Onları saçma sapan ve gereksiz bulurum. Siktir Et de oldukça vaatkar ismine rağmen sıkıcı ve gereksiz bir kitap. 200 sayfadan az bu kitabı 2 saat yerine 3 günde okuyabildim, habire elimden atıp durdum, ayıp olmasın diye dişimi sıkıp bitirdim sonunda.

Kitabın felsefesi hayatta hiç bir şeyi önemsememek, her şeye siktir et demek; başına gelen, etrafta olan biten herşeyi tevekkülle kabullenmek gibi özetlenebilir. Gerginliği yok edin, hiçbir şey için hırs yapmayın, herşeye siktir et deyin, istemeyi bıraktığınız an herşey zaten size gelecektir diyor. Aslında bir doğu felsefesini savunuyor bu kitap ama felsefeyi Batı'ya daha uygun olacak şekilde Siktir Et olarak adapte etmişler.

Bu tarz kitaplara çok meraklıysanız alın okuyun, yoksa aman siktir edin gitsin.


25 Nisan 2011 Pazartesi

Yeni kitaplar

Selam dostlar!

Bu hafta sonuna kadar okuyarak sizlerle paylaşmayı planladığım 2 yeni kitabım var:

İlki bir kişisel gelişim kitabıymış. Asla kişisel gelişim kitabı okumam, hatta kişisel gelişim kitaplarının hepsini pencereden atmak gerektiğini düşünüyorum. Gelgelelim, tamamen isminden dolayı bu kitabı çok merak ettim ve aldım : S*ktir Et!

İkinci kitabımız ise bir çocuk  kitabı. Fakat kapağı, baskısı, cildi ve içini süsleyen resimleriyle muhteşem görünüyor : Doktor Proktor'un Osuruk Tozu. Ahahahah, okumak için sabırsızlanıyorum doğrusu:)) Amazon yorumları kitabın son derece güldürücü ve eğlenceli olduğunu söylüyor. Tam ihtiyacım olan şey bugünlerde.

Bakınız kitabın içi böyle resimlerle süslü. Baskısı 1. kalite kuşe kağıt, pırıl pırıl, çok güzel ve sahip olmak isteyeceğiniz türde bir kitap.


 Kitapları okur okumaz yorumlarımla karşınızda olacağım:))

xo xo

11 Nisan 2011 Pazartesi

Cani (The Cutting)

James Hayman, Bilge Kültür Sanat

New Yorklu dedektif Michael McCabe, karısından boşandıktan sonra kızını güvenli bir ortamda yetiştirebilmek için küçük ve sakin Portland şehrine taşınır. Bir süre sonra korkunç bir cinayet işlenir, genç bir kızın kalbi canlı canlı yerinden sökülmüştür. Bir başka genç kadın ise ortadan kaybolmuştur. Kurbanlar genç, sarışın ve sportif tiplerdir. Dedektif ve ortağı iz peşine düşerler. Kaçırılan kadını kalbi sökülmeden kurtarabilmek için zamana karşı yarışmaları gerekmektedir.

Gayet rahat okunan akıcı bir polisiye. Cnbc-e'de Amerikan dizisi izliyormuş gibi; tipler, görüntüler gözünüzün önünde kolayca canlanıyor. İnsanı çok heyecanlandırıp coşturmasa bile sıkmamayı da beceriyor. Benim için hayal kırıklığı olmadı bu kitap. Yazarın bir kitabını daha okuyabilirim.



4 Nisan 2011 Pazartesi

Psikopat (Prior Bad Acts)

Tami Hoag, Koridor Yayınları

Tami Hoag'ı Oğlak Yayınlarından çıkan 2 kitabı ile tanıdım : Gece Günahları ve Günah Kadar Suçlu. Polisiye macera severlere bu iki kitabı tavsiye ederim, son derece zevkli, akıcı ve heyecanlı romanlardı.

Psikopat okuoku.com'dan sipariş verirken kelepir kitaplar köşesinde bulup çok ucuza aldığım bir roman idi. Kitaba oldukça beklenti ile başladım ama sonuçta orta karar bulduğum bir roman oldu. Tami'nin en iyi işi değil. Çeviride bir sorun vardı sanki, bazı cümlelerde kopukluk hissettim, yani bir önceki satıra bakıyorum, sonraki satırı okuyorum ve arada bağ kuramıyordum. Bilemedim kopukluk çeviriden mi, orijinalden mi, yoksa benden mi kaynaklandı.

Sakin Minneapolis kentinde akıllara ziyan bir cinayet işlenmiş, maktülleri bulan polisler bile kendilerine gelememişlerdir. Katil zanlısı olarak Karl Haas adlı bir adam yakalanmıştır ancak savcının elinde sağlam kanıt yoktur. Yargıç Carey Moore adamın geçmişindeki suçların bu dava için kanıt sayılamayacağına karar verince bütün şehir kadından nefret etmeye başlar. Yargıç otoparkta saldırıya uğrayıp kaçırıldığındaysa, onu kurtarmak Dedektif Sam Kovac ve nüktedan partneri Nikki Liska'ya düşer.

Orta karar bir polisiye. Ama çok sıkmadan pıt diye okutuyor kendini. Bir gecede okudum.


2 Nisan 2011 Cumartesi

Semerkant (Samarcande)

Amin Malouf, Yapı Kredi Yayınları



Semerkant yıllar önce alınmış bir kitap, 90'ların sonunda. Onca sene nedense okumadan kitaplıkta bekletmişim, ne kayıp! Enfes bir roman Semerkant, tarihi bir masal gibi.

Semerkant'ın merkez noktası, Ömer Hayyam'ın elleriyle yazdığı rubaileri, yeryüzünde tek bir kopyaı olan bu Elyazması'nı, Hayyam ömrü boyunca yanında dolaştırıyor. Biz romanda önce Ömer Hayyam'ın maceralarını okumaya başlıyoruz, sonra şaşırtıcı bir şekilde Hasan Sabbah giriyor hikayemize. Sadece o mu? O devirde yaşamış ve Semerkant 'ta hüküm sürmüş Selçuklu hanedanları katılıyor hikayemize, meşhur sadrazam  Nizamülmülk'ün efsanevi maceralarını, Hasan Sabbah ile çekişmelerini okuyoruz.

Kitabın ilk 2 bölümü bu kahramanların etrafında geçiyor ve daha yüzlerce sayfa olsa okunabilecek lezette yazılmış. Çevirinin de ağızlara layık olduğunu söylemem lazım. Kitabın sonraki 2 bölümü ise yüzyıllarca ileri gidip 1800'lerin sonunda İran'da yaşanan ayaklanmalara ayrılmış ve en başından beri bize olayları anlatan; aslında tek amacı Elyazması'nı ele geçirmek olan Benjamin'in İran'da yaşadıklarına, Tebriz ayaklanmasında başına gelenlere tanık oluyoruz.

Ve en sonunda Elyazması'nı ele geçiren Benjamin, Amerika'ya dönmek için Titanic isimli bir gemiye biniyor...

Bunca senedir okumadığıma pişmanlık duyduğum harika bir kitap. Kitabın içine serpiştirilmiş Hayyam dörtlükleri de ayrı bir güzellikte.

Rengarenk Dünyada  bir adam gezer,
Ne zengin, ne fakir, ne mümin, ne zındık,
Hiçbir gerçeğe dalkavukluk etmez,
Hiçbir yasayı tanımaz...
Bu alacalı dünyada kimdir bu adam, cesur ve üzgün?


21 Mart 2011 Pazartesi

Çoluk Çocuk (Just Kids)

Patti Smith, Domingo

Patti Smith 1946 yılında doğmuş, 1967 yılında New York'a gelmiş, hayatının aşkı Robert Mapplethorpe ile tanışmış, birlikte yaşamaya başlamışlar, tek amaçları sanat yapmakmış. Sonunda Patti büyük bir şair ve şarkıcı olmuş, Robert ise sanatsal erotik fotoğraflarıyla olay yaratmış. Yaşamları ayrı yönlere gitse de, sevgileri ve dostlukları hiç tükenmemiş.

Çoluk Çocuk, Patti Smith'in hatıralar yokuşunda geriye giderek, Robert ile New York'da geçirdiği bohem yılları anlattığı bir kitap, Robert'a yakılmış bir ağıt aslında. Okurken her satırda Patti'nin Robert'a hissettiği sevgiyi, onun güzelliğine nasıl hayran olduğunu duyumsuyorsunuz  Robert eşcinsel olduğunu anladığında bile bitmeyen, eksilmeyen bir sevgi var aralarında. Bir de o yılların sanatçıları resmi geçit yapıyor adeta kitapta, yanınızdan Jimi Hendrix geçiyor, arka masada Janis Joplin yemek yiyor, Sam Shepard size bir sandviç ısmarlıyor... O bohem yaşama da tanıklık ediyoruz kitabı okurken.

Çiçek çocuklar döneminde yaşanan büyük bir aşkın, dostluğun romanı.  


16 Mart 2011 Çarşamba

Uçan Şato (Castle in the Air)

Diana Wynne Jones, İthaki Yayınları

Yürüyen Şato'nun devamı olarak lanse edilen  Uçak Şato, aslında bambaşka karakterlerle çok daha farklı bir hikaye anlatıyor. Büyülü Ingary memeleketinin Zanzib eyaletinde halı satan genç Abdullah'ın uçan bir halı satın alması ile maceralar başlıyor. Uçan halı gece vakti Abdullah'ı hayallerinin bahçesine götürünce Abdullah da  rüyalarının prensesi Gece Çiçeği ile karşılaşıyor. Fakat kötü bir cin gözlerinin önünde Gece Çiçeği'ni kaçırınca Abdullah halısıyla beraber oldukça şenlikli bir seyahate çıkıyor ve hikayenin finalinde ilk maceradan tanıdığımız büyücü Howl ve karısı Sophie de maceraya dahil oluyorlar.

Fantastikten çok masalsı bulduğum, Binbir Gece Masalları'ndan oldukça esinlenmiş, hafif, eğlencelik bir roman. Sanki bir çizgi filmi okuyormuş gibi hissettim

Umarım İthaki şato serisinin üçüncü cildini de yayınlar.


15 Mart 2011 Salı

Bin Muhteşem Güneş (A Thousand Splendid Suns)

Khaled Hosseini, Everest Yayınları

Çeviri : Püren Özgören



Uçurtma Avcısı'nın yazarından gelen ikinci kitap kesinlikle ilkini katbekat aşmış. Gerçekliği, samimiyeti iç acıtan bir roman bu, ama kahramanlarımızın başına gelenlere isyan edemiyorsunuz. Maalesef bu anlatılanların ve çok daha büyük acıların Afganistan'da gerçekten yaşanmış olduğunu biliyoruz.


Nasıl ki Uçurtma Avcısı savaşın ve yıkımın altındaki bir ülkede çocuk olmayı anlatıyorsa, Bin Muhteşem Güneş de, o ülkede kadın olmanın ne demek olduğunu gözler önüne seriyor. Meryem hali vakti yerinde 3 karılı bir adamın gayrimeşru kızıdır. Babası Meryem'den kurtulmak için kızı 15 yaşında Kabil şehrinde yaşayan orta yaşlı bir adama verir, Meryem hayatının kalanını onu burkasız sokağa çıkarmayan, çocuğu olmadığı için işkence eden bu adamın hiddeti altında geçirecektir.


Meryem ve kocası Raşit'in sokağında, okumuş yazmış takımından bir aile yaşamaktadır. İki oğulları dağa çıkmış, Ruslara karşı savaşmaktadır. Küçük kız Leyla ise yatağından çıkmayan annesinin yerini doldurmaya çalışır, karşı komşunun oğlu Tarik'a sevdalanır. Ama savaş, Kabil'in üzerinde vızır vızır uçan roketler hepsinin hayatını sonsuza dek değiştirecektir. Ve Meryem ile Leyla'nın acımasızca birleşen hayatları eşsiz bir dostluğa yol açacaktır.


Afganistan'ın savaş, kan, yıkım ve ölüm dolu yakın tarihini iki kadının hayatı üzerinden anlatan çok başarılı bir roman, hararetle tavsiye edilir.


Bu kentin ne çatısını aydınlatan ayları sevebilirsin,
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi.






13 Mart 2011 Pazar

Kutsal Meclis (Adam)

Ted Dekker, Martı Yayınları

FBI ajanı Daniel Clark, Havva adını taktıkları esrarengiz bir serikatilin peşindedir. Katil genç kızları kaçırıp menenjit virüsü ile zehirleyerek ölmelerine sebep olmaktadır. Daniel ve patalog Lori katilin bir kurbanını canlı bulmayı başarırlar. Kızı hastaneye yetiştirirken hayatlarını değiştirecek bir olay başlarına gelir. Katil yollarına çıkar ve Daniel'i kafasından vurur. Uzun süre tıbben ölü kalan Daniel, Lori'nin çabalarıyla hayata döner. Ancak beyni öldüğünü düşünerek bir takım kimyasallar salgılamış, bunlar Daniel'in sürekli halüsinasyon görmesine; panik atak krizi geçirmesine sebep olmaktadır. Korkunç katil karısını kaçırdığındaysa, Daniel herşeyi göze alacaktır.

Kitap kulübümüzle beraber okuduğumuz ikinci kitap ilkine göre çok daha zevkliydi. Kitabın ilk yarısı CNBC-E'de izlediğimiz Amerikan polisiyelerine benziyordu, sıkmadan kendini okutan akıcı bir anlatımı var. Kitabın ortasından sonra ise olaylar bambaşka bir yöne gitti; polisiye maceranın ötesine geçti. Açıkçası ben kitabın ikinci yarısını hiç sevmedim, finaldeki açıklama da beni hayal kırıklığına uğrattı. Benim için okumasam da olur dediğim bir kitaptı Kutsal Meclis. Bu yazarın başka bir kitabnı da okumam.


6 Mart 2011 Pazar

Dracula

Bram Stoker, Bilge Karınca Yayınları

19. yüzyılın sonları. Genç İngiliz  avukat Jonathan Harker, firmasını temsilen Transilvanya'ya seyahat etmektedir. Burada Kont Dracula adında birinin  Londra'nın çeşitli semtlerinden aldığı mülklerin satış işlemlerini tamamlayacaktır. Jonathan dünyanın en batıl bu topraklarında uğursz bir yolculuktan sonra Dracula şatosuna ulaşır. Şatonun efendisinin tuhaflıklarını farkettikten sonra şatoda esir olduğunu anlar. Kontun ölümüne  sadık çingeneleri ise  şatonun toprağını kutulara doldurmaktadır. Bu kutular gemiyle İngiltere'ye gideceklerdir. Jonathan şatonun şapelindeki tabutları görüp gece de 3 şeytani kadının saldırısına uğradıktan sonra şatodan kaçmak için ölümüne uğraşmaya başlar.

Bu esnada kutularca toprak taşıyan esrarlı gemi Londra'ya ulaşır. Gemideki tüm mürettebat ölmüştür. Jonathan'ın nişanlısı Mina bu civarda oturan en yakın arkadaşı Lucy'i ziyaret etmektedir. Lucy'de uyurgezerlik peyda olur ve bilinmeyen bir hastalıktan sararıp solmaya başlar. Lucy'nin doktoru John Seward, Amsterdam'daki üstadı Abraham Van Helsing'i Londra'ya çağırır. Van Helsing, Seward ile Lucy'nin nişanlısı Arthur Holmwood ve Amerikalı dostları Quincey P. Morris, hep beraber Lucy'i ele geçiren bu esrarengiz hastalıkla mücadele etmeye başlarlar.

Dracula klasik bir roman. Her klasik gibi zaman zaman sıkıcı olabiliyor. Bir karakter konuşmaya başladığında sayfalarca sürebiliyor konuşması. Bol bol Viktorya çağının ahlak anlayışı üzerine dem vurmaları da cabası. Kahramanlarımız uzun süre neyle karşı karşıya olduklarını anlayamıyorlar, bu yüzden olayların heyecanlı noktaya gelmesi uzuyor da uzuyor. Kitabın günümüz zevkine uyması için biraz daha tempolu olması,  azıcık kesilip biçilmesi gerekiyormuş sanki. Tabii 1897 yılında yazılmış ve efsane olmuş bir roman için bunu söylemek terbiyesizlik sayılabilir. Ama ben romanı okurken böyle hissettim. Hele finalde artık sayfalar geçmek bilmedi, bu bölümde biraz daha tempo şarttı. Finalde ise herşey 2 satırda olup bitiverince biraz sinir oldum.

Kitapta olaylar kahramanlarımızın ağzından anlatılıyor. Jonathan Harker'ın günlük yazıları, Mina'nın güncesi, Van Helsing'in notları, Doktor Seward'ın kayıtları üzerinden olayları takip edebiliyoruz.

Kitabın baskısı ise sorunlu. Tercümesi başarılı (Çeviri : Zeynep Akkuş), su gibi akıp gidiyor. Ancak baskıda sayısız yazım ve imla hatası var; dahi anlamına gelen de'nin bitişik yazılması hatası bile var. Baskıya vermeden kimse okumamış mı bu kitabı diye merak ettim doğrusu.

Vampir edebiyatı meraklılarının mutlaka okuması gereken, bu janrın kutsal kitabı olan bir roman. Ama belki yeni ve düzeltilmiş bir baskısını beklemekte fayda var.



1 Mart 2011 Salı

Ölümsüz ve Bekar (Undead and Unwed)

Mary Janice Davidson, Artemis Yayınları

Ölümsüz ve Bekar, bir serinin ilk kitabı. Kahramanımız Betsy, 30 yaşına bastığı gün sekreterlik işinden kovulur ve o akşam da yaramaz kedisi yüzünden araba altında kalarak ölüverir. Sadece birkaç gün sonra morgda ölü olarak yeni hayatına uyanacaktır. Önce bir zombiye dönüştüğünü zannederek kendini -tekrar- öldürmeye çalışır ama hiç birşey Betsy'e zarar vermemektedir. Sonunda bir vampir olduğunu anlar, hem de özel güçleri olan bir vampir, gün ışığında yanmayan, haçtan etkilenmeyen, Tanrı'nın adını rahatça anabilen bir vampirdir o. Çeşitli olaylardan sonra Betsy, kadim kitaplarda müjdelenmiş kutsal vampirler kraliçesi olduğunu öğrenir. Ama bu kızın tek derdi son moda tasarımcı ayakkabılarıdır. Klişelerden kırılan vampir toplumu ise Bela Lugosi kılıklı kaçık bir vampirin eline düşmek üzeredir.

Kitap bir yandan vampir klişeleri ile dalga geçerken beri yandan o klişelerden esinlenmekten kendini alamıyor. Yenidoğanlar olsun, Betsy'nin susuzluğuna hakim olabilmesi olsun akla Alacakaranlık serisini getiriyor. Esas kızın bir zenci bir gay yakın arkadaşı olması ile de kitabın kendi de klişe olmaktan kurtulamıyor maalesef.

Ölümsüz ve Bekar, yazın deniz kenarında okunabilecek bir kitap. Olaylar Betsy'nin ağzından anlatılıyor, ama bence Betsy çok fazla konuşuyor. Bunu yaparken de misal Sophie Kinsella karakterleri kadar komik ve eğlenceli olamıyor maalesef.


27 Şubat 2011 Pazar

Yedi Kartal Efsanesi - 1: Zülfikar'ın Hükmü

Saygın Ersin, Pegasus Yayınları

Zülfikar'ın Hükmü; Saygın Ersin'in Yedi Kartal Efsanesi üçlemesinin ilk kitabı. Ama ne kitap! Son derece heyecanlı ve sürükleyici, dili de su gibi akıp giden; kadim Anadolu efsaneleri ile İstanbul şehrinin yüzlerce yıllık sırları ile dolu dolu bir fantastik bir macera romanı.

Kitabın başında Lokman Hekim efsanesini öğrenip bu aleme adım atıyoruz. Rivayete göre kadim zamanlarda şeytan büyüyü dünyaya göndermiş, yeryüzünde kol gezen şerle mücadele etmek için de cennetten 2 melek sanatlarını dünyaya getirmiş. Ne var ki  yıllar yıllar geçtikçe meleklerin sanatına sahip insanlarıın bile şerrin hizmetine girdiğini görünce cennetin kapıları sonsuza kadar kapanmış. Lokman Hekim ise ölümsüzlüğün sırrını bulmuş ama reçeteyi elinden uçurup kaybetmiş. Diyar diyar gezerek meleklerin sanatıyla doğmuş 7 çocuk bulmuş, onları cengaver yetiştirmiş, boyunlarına kendi yaptığı madalyonları takmış, böylece Lokman Hekim Ocağı kurulmuş olmuş. Yediler yeryüzündeki her türlü şerle, kötülükle savaşmaya başlamışlar ama bu savaşta ölenler olmuş. Ölenlerin yerine yine meleklerin sanatına vakıf başka kız- erkek çocuklar bulmuş Lokman Hekim, Yediler yine tamamlanmış, namları almış yürümüş. Lokman Hekim ölümsüzlük reçetesini aklında kaldığınca yeniden hazırlamış. Bu iksir Yediler'in ömrünü 50 sene uzatıyormuş. Ama ölümsüz değilmiş Yediler, kalleş bir ok, kılıç darbesi yine öldürürmüş onları. Ama yaşlılık, hastalık dokunmazmış onlara, sadece 50 senede bir bu iksiri içmeleri gerekmiş. Böylece Yediler yeryüzündeki ifritlerle, melunlarla savaşmaya devam etmişler. Ustalardan ya da Hatunlardan biri eksildi mi, yerine yenisini bulmuşlar. Lokman da 50 senede bir Yedilere görünüp iksiri hazırlarmış. İksirin reçetesini 8 parçaya bölmüş Hekim, her Usta'ya ve Hatun'a 1 parçasını vermiş saklamaları için.

Yüzyıllar geçmiş, Osmanlı cihana hakim olmuş, İstanbul da cihanın merkezi olunca bütün melunlar İstanbul'a akın etmiş, padişahları bu karanlık güçlerden Solaklar derler 12 en seçme yeniçeriden oluşan bir grup korurmuş. Bunlar bütün melunlarla savaşsalar da Geceliler denen kan içicileri İstanbul'dan söküp atamamışlar. Zaman içinde Yediler de dünyanın merkezi İstanbul'a yerleşmişler ve kötülüğe karşı savaşlarına devam etmişler Solaklar'la beraber.

İşte bu girizgahtan sonra asıl roman başlıyor. Roman günümüzde İstanbul ve Ankara'da geçiyor. Yediler varlıklarını devam ettirmektedirler. Yine iksir yapma zamanı gelmiştir, bunun için yedisinin de birarada olması gerekmektedir ki, Salih Usta'nın çırağı, en gençleri Elif kayıp olduğundan ne yapacaklarını bilemezler. Beri yandan Hassan Sabah'ın Alamut kalesi fedailerine öykünen bir tarikat yıllardır güçlenmiş, şimdi Yediler'e büyük bir darbe vurmayı planlamaktadır. Hiç hesapta olmayan biri de Topkapı Sarayı'ndan esrarlı bir paket çalar. Paketin içinde Hz Ali'nin herşeye muktedir kılıcı Zülfikar olduğunu bilen çok az kişi vardır. Ve Yediler'in iksir yapamadıkları takdirde çok kısa zamanları kalmıştır.

İşte böyle günümüzün modern şehirlerinde geçen, insanüstü efsanevi varlıkların maceralarını anlatan, mükemmel bir roman Zülfikar'ın Hükmü. Efsaneleri  ve fantastik maceraları sevenler bayılarak okuyacak bu kitabı. Salt macera seviyorsanız da kitabın heyecandan tırnak yedirten temposu sizi oldukça tatmin edecek.

Çok sevdim, hararetle tavsiye olunur.



26 Şubat 2011 Cumartesi

Büyük Roman, son cariye ilk sultaniçe

İzzeddin Çalışlar, Doğan Kitap

Sene 1941, Vaniköy'de bir yalı. Yalıda bir araya gelmiş 5 birbirinden egzantrik tip. Yalının efendisi Azamet hanım, son padişah Vahdettin'e olan aşkıyla kafayı yemiş Çingen asıllı bir saray cariyesidir; saçmasapan olaylar neticesinde İstanbul'dan kaçmazdan evvel padişah'tan bu yalıyı hediye olarak almayı başarmış, ama Vahdettin'i hiç unutmamış, takıntı yapmış. Cüce Füruzi, erkek görünümlü dişi bir hilkat garibesi, sarayda cüce soytarı iken Azamet'le yalıya gelmiş, Azamet'in eli ayağı olmuş, inanılmaz bir hafızası var, herşeye divan edebiyatından bir beyitle cevap veriyor. Halime Hanım, bir eski İstanbul beyefendisi! Kitapta okuyacağınız tuhaf olaylardan sonra artık bir İstanbul hanımefendisi olduğuna inanmış, hayatını bu şekilde geçiriyor. Şair Şefik eski bir sosyalist, Halim-Halime'nin de üvey ağabeyi. 1 Mayıs 1923'de Amele bayramında çıkarttığı olaylardan beri aranmakta. Müslim, çocukluğu İstanbul'da tekkede geçerken nasıl olduysa Malta Kardinali Mösyö Duposte olmuş emekli bir monsenyör.

Bütün bu şahane karakterler, bir takım olaylar sonucu Vaniköy'deki yalıda bir araya geliyor. Azamet hanım kafayı üşütmüş, Sosyalist Osmanlı İmparatorluğunu kurup dünyaya hükmetmeyi aklına koymuştur. Bu beş tatlı kaçık ister istemez öyle bir nümayiş çıkartırlar ki, olaylar Reisicumhur İsmet Paşa'nın kulağına kadar gider.

Büyük Roman tarihi bir güldürü. Kısacık, tadı damakta kalan bir kitap (Sadece 174 sayfa), kısa kısa bölümler, geçmişle 1942 arasında gidip gelerek 5 kahramanımızın hikayelerini açıklarken nasıl olup da bu köhne yalıda biraraya geldiklerini anlatıyor. Anlatırken de bol bol güldürüyor. Okuduğum en değişik lezzete kitaplardan biri oldu:))) Tarihi kitap sevenlere hararetle tavsiye olunur.

"Bu kez orta salonu “Yaşasın Osmanlı emperyalizmi,” nidaları kapladı. Kimi impiryalizması, kimi emprimesi, kimi emprazaryosu diyordu ama neyse... "

"İffet Hala, “Olur mu canım öyle şey? Ne demek ‘Halim değilim, Halimeyim?’ Tövbe de. Bu ne biçim şaka?” dedi. Derin bir iç geçirmeyle yerinden doğrulan 89 yaşındaki,Balkan Harbi gazisi Memduh Bey, bastonuna dayanıp, “Devril, bre kafir!” diye ayağa kalktı ve aynen yere yığılıp fücceten gitti."


"Füruzi artık her adamı erkek olarak görmeye başlamıştı. Her bir adam bir erkekti, ve şaşılacak şey, her birinin bir malafatı olmalıydı."






21 Şubat 2011 Pazartesi

Patasana

Ahmet Ümit, Doğan Kitap. Yeni basımı Everest Yayınlarından çıktı.

Patasana'yı 2003 yılında almışım, okumak 8 sene sonra kısmet oldu. Tam olarak bir polisiye roman diyemeyiz Patasana'ya. Antep civarında kazı yapan bir arkeoloji ekibi, daha önce hiç keşfedilmemiş gizli bir oda bulur  kazdıkları antik kentte. Bu odayı 2700 yıl önce Hititli saray yazmanı Patasana yaptırmış ve başından geçenleri anlattığı kil tabletleri saklamıştır odaya, tam 28 tane. Ekip bir yandan kayıp tabletleri ararken beri yandan çevrelerinde işlenen cinayetler yüzünden işlerini yarım bırakmamaya çalışır. Kazı başkanı Esra olukça kaygılıdır, acaba kazıyı durdurmalı mı? Ancak kdim Patasana tabletleri resmi olmayan tarihe ait en önemli yazılı anıtlardır, hepsini bulup yazmanın öyküsünün tamamını da öğrenmek isterler. Esra cinayetlerin 78 yıl önce bu topraklarda işlenmiş başka cinayetlere benzerliğini keşfedince işler iyice karışır.

Kitapta kazı ekibinin Esra ekseninde yaşadıklarıyla tabletlerin öyküsünü beraber okuyoruz. Bir bölüm kazı ekibinin başına gelenler, sonra bir tablet ve Patasana'nın öyküsünü okuyoruz, tam 28 bölüm ve 28 tabletten oluşuyor kitabımız. Enteresan bir nokta şu ki, her yeni bölüm bir önceki bölümün son cümlesinde geçen kelimelerle başlıyor, oldukça enteresen bir detay. Kitapta kişileri uzun uzun konuşturan Ahmet Ümit, o toprakların kanlı geçmişine, işgallere, Ermeni, Kürt sorununa derken her konuya el atmaya çalışmış. Ama polisiye gibi gitmiyor kitap, cinayetler işleniyor, şaşırtıcı bir şekilde katil ortaya çıkıyor. Yani Esra çıkıp Yüzbaşı Eşref'le ipucu arayıp olayları çözmeye kalkmıyor. Patasana'nın tabletleri ise çok daha meraklı, 2700 yıl önce bu topraklarda hüküm sürmüş bir uygarlığı ve başına gelenleri anlatırken kendini merakla okutuyor.

Bütünüyle akıcı ve rahatlıkla okunan bir kitap, ama polisiye olarak değil de, Güneydoğu üzerine bir roman olduğunu düşünerek okumakta fayda var.


Büyükbabam Fırat'a baktığında, içimizdeki sevincin sırrını görürdü, babamsa Fırat'ta bizi düşmanlarımızdan daha üstün kılan gücü görürdü.; zeytini, nohudu, buğdayı, kayısı ve üzümü görürdü. Büyükbabama "Fırat nedir" diye sorduğunuzda, "Gündüzleri sevgilinin gözlerine yansıyan ışıktır" derdi, "geceleriyse sevgilinin çözülmüş siyah saçları". Babama sorsanız alacağınız yanıt belliydi: "Düşmana kaptırılmaması gereken bereketli bir sudur Fırat."


19 Şubat 2011 Cumartesi

Bir Gün (One Day)

David Nicholls, Pegasus Yayınları

Çeviri : Nalan Işık Çeper


15 Temmuz 1988 Cuma. Emma Morley ve Dexter Mayhew üniversiteden mezun oldukları kutlama gecesini beraber geçirirler. Emma çift anadal yapmış, çok zeki, orta halli kuzeyli bir aileden gelme, etkileyiciliğinin farkında olmayan bir kızdır. Dexter ise hali vakti yerinde bir ailenin biricik oğlu, güçbela mezun olmuş ama gelecek kaygısı yaşamayan yakışıklı bir genç. O geceden sonra çok yakın arkadaş olurlar. Romanımız da 20 yıl boyunca her sene 15 Temmuz gününe gider ve kahramanlarımızın yaşamlarının nasıl ilerlediğine şahit oluruz. Her seneden bir günün hikayesini okuruz. Yıllar boyu bazen beraberdirler, bazen ayrı. Mektuplaşırlar, telefonlaşırlar, birbirleri için vazgeçilmez, zaman zaman da çekilmez olurlar. Her yılın 15 Temmuz gününde olan biteni okurken; Em ve Dex'in kariyerlerinde ilerlemelerine ya da tıkanıp kalmalarına;  aşklarına, yalnız  kalışlarına, bazen yırtıp bazen de çuvallamalarına şahit oluruz. Tıpkı bizler gibi! Ve yıllar hızla birbirini takip eder.Seksenler doksanlara evrilir, sonunda 2000'li yıllara geliriz.

Olağanüstü bir kitap Bir Gün. Kesinlikle pembe bir aşk romanı değil. Okuduğum en zevkli, sürükleyici ve gerçekçi romanlardan biri. Emma ve Dexter son derece canlı karakterler, ilk sayfadan yanıbaşımda belirdiler ve kitap bitene kadar herşeyi film gibi izledim adeta. Çok canlılardı kesinlikle. Onların hayat öyküleri, üniversiteden mezun olup gelecekte ne yaşayacağını merak eden 20'li yaşlardan, kariyerinin nereye gittiğini merak eden 30'lu yaşlara, artık yavaşlamaya başlayan hayatına şaşırdığın 40'lı yaşlara kadar, herkesin kendini bulacağı ve muhakkak etkileneceği birer macera aslında. Kitabın merak duygusu da çok yüksek. Acaba Emma ve Dexter bir araya gelecekler mi? Acaba üniversiteden mezun olduklar sonra hayatları nereye varacak, hayal ettikleri başarıya kavuşabilecekler mi? Adeta onlara ne olacağının cevabı, bizim kendi hayatımızın bir aynası olacakmış gibi geliyor, o kadar insancıl ve realistik bir hikaye bu.

Çok beğendim, hararetle tavsiye ediyorum.

"Selam. Benim. Sadece yola çıktığımı ve kahvaltı büfesini görmek için sabırsızlandığımı söyleyeceğim. Belki beş dakika gecikirim.Ayrıca mesajın için teşekkürler, ben de...çok sabırsız olduğum için üzgünüm; o aptalca tartışma için de. Seninle ilgisi yoktu. Birazcık tozuttum o anda. Önemli olan şey seni çok fazla seviyor olmam. İşte. Buyur bakalım. Şanslı herif! Sanırım hepsi bu. Hoşçakal, sevgilim. Hoşçakal." 



14 Şubat 2011 Pazartesi

Beyaz Kale

Orhan Pamuk, İletişim Yayınları

Orhan Pamuk'un 180 sayfalık bu kısacık romanı; Osmanlıların eline düşen bir İtalyan kölenin ağzından payitahtın başkentinde yaşadıklarını anlatıyor. İyi eğitim görmüş bu delikanlı, esir düşüp  İstanbul'a getirilince hekim olduğunu öne sürerek ağır işlere koşulmaktan kurtulur. Sonra bir Paşa'nın kölesi olur, Paşa da onu "Hoca" diye tanınan bir alime hediye eder. İkili 25 sene beraber yaşar, düşünür, yazar ve "ben neden benim" sorusuna cevap ararlar. Sonunda da kaçınılmaz olarak birbirlerine dönüşürler.

Düşünce akışı olarak ilerleyen bir roman. Bu yüzden benim için zaman zaman sıkıcı olduğunu söylemeliyim.  Şehirde veba salgını çıktığı ya da padişah ve avanesiyle sefere gittikleri yerleri daha severek okudum. Orhan Pamuk'un tarzını seviyorsanız okuyabileceğiniz; yoksa sıkılacağınız bir anlatı.


13 Şubat 2011 Pazar

Uçurtma Avcısı (The Kite Runner)

Khaled Hosseini, Everest Yayınları

Çeviri : Püren Özgören



Amerika'da yaşayan Afganlı yazar Emir'e bir gece telefon gelir. Telefondaki, zavallı bahtı kara Afganistan memleketinden en sevdiği aile dostu Rahim Han'dır. "Gel" der Rahim Han, "Yeniden iyi biri olmak mümkün".


Böylece Emir o uzak ülkedeki aslında hiç unutmadığı çocukluğuna bir kere daha geri döner. Savaştan, Rus işgalinden önce hali vakti yerinde bir adamın biricik evladı, zengin bir küçük beydir o. En yakın arkadaşı ise, evin hizmetkarı Ali'nin, Emir'e taparcasına bağlı olan oğlu Hasan'dır. İki küçüğün hayatı 1975 senesindeki uçurtma yarışlarında kökünden değişecektir.


Böylece biz Emir'in ağzından bu hikayeyi okur, o karanlık günde olanları; öncesini; yıllar sonra gelen Rus işgaliyle Emir ve babasının Amerika'ya kaçıp burada yeni bir hayat kurmalarını öğreniriz. Afganistan'da kalanlar ise artık Ruslar'ın değil Taliban'ın insafına kalmıştır, bu zavallı ülkenin halkı bir kere daha insanlık dışı, sefil hayatlara mahkum olmuştur.


Kitap böylece Emir'in ağzından ardı ardına gelen trajik olayları anlatıyor. Her sayfayı çevirdiğimizde başka bir felaketle karşılaşıyoruz ama yazar bu felaketlerin üzerinden duygu sömürüsü yapmamış, olaylar sakince, oldukça akıcı ve sürükleyici bir şekilde anlatıldığı için ne okursak okuyalım sayfaları çevirmekten geri kalmıyoruz. 


Benim için Afganistan'ın tarihini anlatması, dağların arasında kalmış bu bahtsız ülkede yaşananlara; çocukların kaderine dikkat çekmesi açısından sevdiğim bir kitap oldu Uçurtma Avcısı. Yazarın diğer eseri Bin Muhteşem Güneş'i de mutlaka okuyacağım.


"Sokağın köşesini dönmek üzereydi; lastik botları yerden kar öbekleri kaldırıyordu.Durdu, döndü.Ellerini ağzının iki yanına götürdü."Bin tane iste, senin için yakalayayım !" dedi. Sonra o bildik Hasan gülümsemesiyle gülümsedi, köşeyi dönüp gözden yitti."



9 Şubat 2011 Çarşamba

Boğazkesen, Fatih'in Romanı

Nedim Gürsel, Doğan Kitap

 Sene 1980. Paris'te yaşan, hatta üniversitede ders veren bir Türk yazar, Ağustos ayında karısı ve arkadaşlarıyla Anadoluhisarı'nda bir yalı kiralayıp tatil yapar. Karşıdan Boğazkesen diye bilinen Rumeli Hisarı'nı izlerken, Boğzakesen'in; onu inşa ettiren ve Konstantiniyye'yi kuşatıp sonunda Bizans imparatorluğuna son veren Fatih Sultan Mehmed'in öyküsünü yazmayı aklına koyar. Karısı ile arkadaşlarını tatil bitişi Paris'e yollar, kendi de yalıda Boğazkesen'in hikayesinde geçmişe döner.

Biz kitapta hem yazarın Boğaz'daki köhne, güzel bir yalıda romanı nasıl yazdığını, hem de yazdığı romanı okuyoruz. Yazara yalıda bir kadın da katılıyor sonradan, bir kaçak. 12 Eylül gelip çatınca darbecilerden kaçıp yalıya sığınan bu güzel kadınla tutkulu bir ilişki yaşayan yazarımız, beri yandan Sultan 2. Mehmed'in tutkularını anlatıyor bize. Sultan Mehmed'in şehzadeliğinden beri İstanbul'u ele geçirmek tutkusuyla nasıl kavrulduğunu okuyoruz.

Kitabın geçmişi anlatan kısımları adeta masal tadında. Bazen Fatih'in hayatında yer etmiş misal Sadrazam Halil, Akşemseddin, içoğlan Nicolo'nun ağzından olanları okuyoruz. Bazen sadece oradan gelip geçen bir Venedik kaptanının başına gelenleri okurken Fatih'in zalimliğine tanıklık ediyoruz. Yani kısa kısa ve birbirine çok da bağlı olmayan kısımlardan oluşuyor kitap ve hem Fatih'i hem de İstanbul'un alınması değişik yönlerden anlatıyor bu sayede. Fatih Sultan Mehmed'in oğlanseverliğine şöyle bir değinirken; evlere şenlik; genç padişahın Edirne sarayında o zaman hapis olan Drakula Vlad Tepeş'e de hallendiğini, bundan sebep hiddetlenen Vlad'ın Fatih'den daha hiddetli olduğunu göstermek adına kazıklı Voyvoda'ya dönüştüğü bile yazıyor kitapta. Sonra İstanbul'un kuruluş efsanelerini yine pek zevkli, şiir gibi anlatıyor yazar. Ve İstanbul'un kuşatmasını Fatih'in içoğlanı, tüysüz devşirme Nicolo yani Selim'in ağzından okurken kendimizi o savaşın, cesurca çarpışan yiğit Türk ve Bizans askerlerinin yanıbaşında buluyoruz. Şahi denen devasa topun attığı gülleler, İstanbul'u çevreleyen surlara değil, neredeyse bizim kafamıza düşecekmiş gibi hikayenin içine giriyoruz.

Kitabın sonunda bunalmaya başlayan yazarım, yalıda saklanan kaçak kadınla tutkulu bir ilişki yaşıyor,  hababam sevişiyor bunlar ama bize ne bundan? Kitabın 1453'ü anlatan kısımları o kadar şahane ki, o zamana geri dönsün istiyoruz ve sonra bir anda pıt diye bitiyor kitap.

Keşke Nedim Gürsel o şahane kalemiyle, daha uzun, dolu dolu bir Fatih romanı yazsa imiş, ağzımızın suları akarcasına okurduk bu İstanbul aşığı, keyif düşkünü, pek zeki padişahın hayatını.

İstanbul'a dair efsanelere, Osmanlı tarihine, İstanbul'un fethine, Fatih Sultan Mehmed'e merakınız varsa benim gibi bayılarak okuyacağınıza eminim bu küçük ve lezzetli kitabı. Tavsiye olunur.

"Orada, batan güneşin erguvan rengine dönüştürdüğü Boğaz'a karışan Göksu Deresi'nin ağzında küçük bir yelkenli demirlemişti. Bordası Karadeniz'in dalgalarıyla yıpranmış geminin artık rüzgar tutmayan, yırtık pırtık yelkenlerinin arasından Güzelcehisar görülüyordu. Giderek kararan surları, surların dibindeki namazgahı ve kalenin içinden fışkıran ağaçlarıyla insanı yatıştıran bir görünüm vardı. Savaş burada bitmiş, daha doğrusu hiç başlamamış gibiydi.Göksu Çayırı'nın üzerinde kızıl bulutlar dolaşıyordu."



7 Şubat 2011 Pazartesi

Shantaram


Gregory David Roberts, Artemis Yayınları

Çeviri : Banu T. Öğüdücü



Avustralyalı eğitimli bir adam; uyuşturucu müptelası olur, para bulmak için silahlı soygunlar yapar, hapse atılır, bu sebepten karısından ve kızından ayrı düşer, sonunda habire gardiyanlardan dayak yediği acımasız hapishaneden kaçıp Hindistan'a gelir, Bombay (Mumbai) şehrine... Kitap işte tam burada başlıyor, kendine Lin diyen kahramanımız, Bombay'a adım atar atmaz en yakın dostu olacak kişiyle tanışır, dünya tatlısı turist rehberi Prabu! Onunla beraber Bombay'ın parlak yüzünün ardındaki coşkulu ve rengarenk sefaleti keşfederken, Hindistan'ın gerçek yüzünü tanır ve bu şehre aşık olur.


Prabu sevgi ve saygı belirtisi olarak Linbaba diye hitap ettiği kahramanımızı köyüne götürür, Lin burada yerel lehçeyi öğrenir. Dönüş yolunda sarhoş olurlar, hırsızlar bunlara saldırır, Lin'in bütün parasını çalarlar. Prabu, Lin için kendi yaşadığı 25000 kişilik gecekondu alanında bir baraka ayarlar. Linbaba barakada ücretsiz olarak klinik işletir, her işe koşar, gecekondu ahalisinden biri olur çıkar. Kolera salgınında canla başla bokun içinde çalışmaktan yüksünmez.


Kentin parlak tarafında da çeşit çeşit arkadaşları vardır, Fransız Didier, Alman fahişe kız Ulla, kovboy olmayı hayal eden Vikram, Vikram'ın umutsuzca aşık olduğu soğuk İngiliz kızı Lettie ve Lin'in Bombay'daki ilk gecesinde karşılaşıp ilk bakışta vurlduğu soluk kesici buzlar kraliçesi Karla. Rengarenk ve baharat kokan Bombay sokaklarında macera, hareket bitmez. Linbaba bu sokaklarda hüküm süren büyük Mafya Lordu Abdül Kadir Han ile tanışır ve zamanla onun ekibine katılarak her tür yasa dışı mafya işinde çalışır, çok para kazanır, Kadir'i babası gibi sever. Hint hapishanesine düşüp 4 ay korkunç çileler çeker. Onu hapisten çıkartan Kadir bhai ile Afgan dağlarına gidip Ruslar'a karşı savaşır. Bombay'a sağ salim döndüğünde Bollywood işine bile bulaşır. Yeni dostlar ona yeni serüvenler getirecektir. Sadece Bombay'a duyduğu aşk ile Karla'ya beslediği tutku onu hiç bırakmaz. Ve Linbaba yaşamaya devam eder.


Çok uzun bir kitap Shantaram. Neredeyse 900 sayfa, sayfaları büyük yazıları küçük. Ama daha ilk cümlesiyle beni içine çekti ve tüm kitap Linbaba'nın ağzından yazıldığı halde bir an bile sıkılmadan okudum. Ben hiç çizmem satırların altını. Eğer öyle bir huyum olsaydı, kitabın sürüyle satırını çizmiş olurdum. Pek çok acı, sayısız serüven, aşklar ve mutluluklar görmüş bu adamın hayattan öğrenip bizimle paylaştığı altı çizilecek ve unutulmaz alıntılardı gerçekten.


Bununla beraber bir felsefe kitabı, birbirimizi sevelim, öpelim; çakra mantra kitabı değil kesinlikle Shantaram. Macerası, heyecanı, merak duygusu hiç bitmeyen köri kokulu, rengarenk ve capcanlı bir roman o. Linbaba ve Prabu ile beraber Bombay sokaklarına daldığımız ilk sayfalarda Hindistan; baharat kokuları, abartılı renkleri, delişmen insanları ile yanı başımızda beliriyor; adeta biz de kahramanlarımızla beraber hareketli sokaklarda dolaşıyor; sıcaktan ter döküp Muson yağmurlarıyla ferahlıyor; akşam olunca gecekonduya dönüp yerde yatıyor; keyiflenmek için haşhaş tüttürüp Kadir bhai'den hayat bilgisi öğreniyoruz.


Eğer sizi bambaşka bir  kıtada çok farklı bir ülkeye götürecek, sanki orada o macerayı yaşatıyormuş gibi içine alıp her şeyi unutturacak akıcı bir anı-macera romanı okumak istiyorsanız Shantaram sizi bekliyor. Özel olarak Hindistan merakınız varsa da mutlaka okumanız gereken, kesinlikle ülkenin kalbini ve ruhunu anlatan bir kitap.

Etkileyici ve unutulmaz.


"İşte böyle yaparız. Önce bir ayağımızı, sonra diğerini öne atarız. Bir kez daha gözlerimizi kaldırır dünyadaki karmaşıklığa, neşeye bakarız. Düşün. Yap. Hisset. Kendi yaşadıklarımızı, dünyayı besleyen ya da kurak bırakan iyilik ve kötülük dalgalarına bırakırız. Gölgeyle kaplı haçlarımızı umutla bir sonraki gece için yanımızda sürükleriz. Yeni bir günün vaatleriyle cesur yüreklerimizi ittiririz. Kendimizin dışında bir gerçeği tutkuyla, aşkla ararız. Özlemle, tarifsiz bir istekle kurtarılmayı tüm kalbimizle bekleriz. Kader bizi beklediği sürece yaşamaya devam ederiz. Tanrı yardımcımız olsun. Tanrı bizi affetsin. Yaşamaya devam ediyoruz."





17 Ocak 2011 Pazartesi

Hercule'ün On İki Görevi (The Labours of Hercules)

Agatha Christie, Altın Kitaplar

Bir Hercule Poirot polisiyesi. Kitap kulübümüzde beraber okumak için seçtiğimiz ilk kitap.

Diğer Agatha kitaplarına oranla oldukça volümlü olan bu eserde, sevgili detektifimiz emekli olmadan önce 12 eşsiz davayı çözüp kendini 12 mitolojik görevi başarıyla yerine getiren Herkül ile özdeşleştirmek istiyor. Seçtiği davaların da Herkül'ün görevlerini andırması gerektiğine karar veriyor. Ve bir yıl içinde bu işleri tamamlamaya çalışıyor.

Dolayısıyla kitabımız 12 kısa öyküden oluşuyor. Maceralar uzun olmadığından davaların çözümü de haliyle çabuk ve kısa yoldan oluyor. Bu yüzden tipik bir polisiye vakasını ve onun çözümündeki heyecanı yaşayamıyoruz. Bu yüzden bana sıkıcı geldi bu hikayeler.

Daha önce Agatha Christie okumadıysanız sakın bu kitapla başlamayın. Hercule Poirot'yu seviyorsanız bu kitabı okumanıza gerek yok, çünkü kitaptaki Poirot sanki bizim yumurta kafalı detektifimiz değil. Yoksa asla bu Miss Marple'a layık davalarla ilgilenmezdi. Eğer hiç Poirot macerası okumadıysanız, yine bu kitaptan uzak durun ve detektifimizin diğer harika maceralarına bir göz atın derim. Sonuç olarak tavsiye etmiyorum, okumasanız da olur. Tatsız.


16 Ocak 2011 Pazar

Tarihçi (The Historian)


Elizabeth Kostova, İnkılap Yayınevi

Çeviri : İdem Erman



Tarihçi'yi okumaya başladığımda, daha ilk sayfalarında kitaba yapıştım, kitabı bitirene kadar her gece uykusuz kalmayı göze aldım, roman adeta beni kendine esir etti. Her gün işyerinde akşam olsun eve gideyim de bayılana kadar Tarihçi'yi okuyayım diye saatleri saydım. Son derece lezzetli, tarihle macerayı birbirine katıştıran bu kadar  meraklı bir romanı epeydir okumamıştım.


Kitabımızın anlatıcısı, ismini öğrenemediğimiz bir  genç kız. 1970'li yıllarda, babasının kütüphanesinde acayip bir kitap buluyor, sayfaları bomboş ama ortasında ürkütücü bir ejderha baskısı var kitabın. Babası Paul ile  Avrupa şehirlerini gezerken yavaş yavaş kitabın hikayesini ve babasının 20 yıl önce başına gelenleri öğrenmeye başlıyor. Bu kitabı Paul üniversitede iken bulmuştur. Danışman öğretmeni Profesör Rossi'ye kitabı gösterince, profesörde de aynı kitaptan olduğunu öğrenmiştir. Rossi korkunç bir sır vermiştir Paul'e : Voyvoda Tepeş, kazıklı voyvoda olarak anılan Prens Vlad hala yaşamaktadır! Rossi ortadan kaybolunca Paul ondan geriye kalan mektupları takip ederek, güzel antropolog Helen ile Dracula'nın peşine düşmüştür.


Paul bu serüveni anlatırken aynı Rossi gibi ortadan kaybolur. Kızı ondan kalan mektupları bulur ve hikayeyi bir babanın kızına yazdığı mektuplardan takip etmeye başlarız. Bir yandan 1950'lerin Avrupasında İstanbul-Macaristan-Bulgaristan'da vampir dehşeti gölgesinde bir arayış, bir yanda 1970'lerde eski maceranın gölgesinde babasını bulmaya çalışan bir kız. Peki ama Dracula gerçekten yaşıyor mudur ve Rossi nerededir?


Paul ve Helen Avrupa'da araştırma yaparken biz de şehir şehir gezeriz onlarla, İstanbul'da Ayasofya'ya onların hayranlık dolu gözlerinden bakarız. Balkan ülkelerinin içiçe geçmiş şaşırtıcı tarihine tanık olur, folklorlarını öğreniriz. Vampirler her daim bu kültürün bir parçası olmuştur. İstanbul'da bile vampirlerden korkulduğunu ve 500 yıl önce birtakım felaketler yaşandığını anlarız. Geçmişteki hikayeyi bizimle beraber öğrenen anlatıcımız ise babasını bulmaya kararlı onun ayak izlerini takip eder.


Oldukça lezzetli; tarihle, seyahat ile dopdolu, gerilimi eksik olmayan bir macera romanı. Çok sevdim. Kitabın Osmanlı tarihinden, Dracula olarak anılan Kazıklı Voyvoda Vlad'ın çağdaşı Fatih Sultan Mehmet'ten; İstanbul'dan, Türkler'den hayranlık ve sevecenlikle söz ediyor oluşu ise kitabı sevmemde ayrı bir faktör oldu.



9 Ocak 2011 Pazar

Kürk Mantolu Madonna

Sabahattin Ali, Yapı Kredi Yayınları

Gerek sözlükte gerek blog aleminde hezeyanlar yaratan bu kitabı bir süredir merak ediyordum. Maalesef bu Yeşilçam filmlerini aratmayan aşk hikayesi benim içimi sıktı; betimlemeler, saptamalar, iç konuşmalar ve tasvirlerle dolu metin bitmek bilmedi. Sevmedim.

Kitabın başında anlatıcı, adını bilmediğimiz genç bir memur, işsiz güçsüz gezerken bir arkadaşının iyiliğiyle kapağı onun şirketine atıp şirketin Almanca tercümanı Raif Efendi ile tanışıyor. Raif efendi adeta yaşayan ölü gibi bir adam, tepkisiz, heyecansız, sevgisiz. Anlatıcımız, hastalandığı bir gün Raif efendiyi ziyaret edip onunla yakınlaşıyor, gel zaman git zaman Raif'in hastalığı ağırlaşınca anlatıcımızdan işyerindeki eşyalarını istiyor, bu eşyaların arasında bir defter var. Raif efendi Birinci Dünya Savaşı esnasında geçen gençlik günlerini yazmış buraya. Bu noktadan itibaren, Raif efendi anlatıcı oluyor ve hayatını değiştiren olayı ve tüm düşüncelerini okuyoruz onun kaleminden. Raif hastalık derecesinde çekingen, içine kapanık biri. Kadın gibi korkak, utangaç bir genç. Babasıı onu sabunculuk öğrensin diye Berlin'e yolluyor. Raif Berlin'de gezip tozarken bir sergide gördüğü Kürk Mantolu Madonna resmine aşık oluyor. Tesadüfler zinciri sayesinde resimde otoportresini çizmiş olan kadınla tanışıyor: Maria Puder!. Günlerini beraber geçiriyorlar, Raif körkütük aşık, kadın ise onun aşkına inanmadığından kendisinin de aşık olduğunu kabullenmiyor. Ne zaman ki erkeğin aşkına inanıyor, o da kendi duygularını o vakit kabul edebiliyor. Kitabın sonu da Türk filmlerine layık şekilde geliyor. Sayfalar boyu Raif'in içsesiyle yaptığı çıkarımları, saptamaları, tespitleri, bunalımları, zayıflığını, zavallılığını okuyoruz. Nihayet kendisinin lüzumsuz bir adam olduğu tespitini yapıyor da rahatlıyoruz biraz.

Düşüncelerin akışı ve içses üzerinden ilerleyen kitapları sevenlerin bayılacağı bir kısa roman.



8 Ocak 2011 Cumartesi

Yürüyen Şato (Howl's Moving Castle)

Diana Wynne Jones, İthaki Yayınları

Yürüyen Şato'yu çoğumuz Miyazaki ustanın harika animesi olarak tanıdık. Anime meğersem bu kitaptan esinlenerek yapılmış. Kitabın hikayesi filmden biraz farklı da olsa, başı, sonu, temel kahramanları aynı gibi.

Romanımızın kahramanı en büyük kız kardeş olma bahtsızlığına uğrayan Sophie. Sophie babasının ölmesiyle ileride devralacağı şapka dükkanında çalışmaya başlıyor. Bu esnada büyücü Howl'un yürüyen şatosu kasabaya geliyor ve Howl'un genç kızları kandırıp kalplerini yediği dedikodusu ile kasaba çalkalanmaya başlıyor. Bir akşam Sophie, pastanede çalışan güzel kız kardeşi Lettie'yi ziyarete giderken yolda esrarlı ve de yakışıklı bir genç ile karşılaşıyor. Dükkana geri döndüğünde ise korkunç Çöl Cadısı tarafından lanetlenip 90 yaşında iki büklüm bir nineciğe dönüşüyor. Büyüyü bozabilmesi ümidiyle Sophie Howl'un yürüyen şatosuna gidip Howl'un sevimli asistanı Michael ile tanışıyor, kendini temizlikçi olarak şatoya kabul ettirip ocakta yaşayan Howl'un ateş cini ile bir anlaşma yapıyor. Eğer Sophie cin ile Howl arasındaki anlaşmayı bozup cini özgürlüğüne kavuşturursa, cin de onun üzerindeki büyüyü kaldıracaktır. Böylece aslında Sophie'nin o gece karşılaştığı esrarlı delikanlı olan Howl hain Çöl Cadısını yoketmeye uğraşırken; bütün yürüyen şato ahalisinin şenlikli maceraları da başlamış oluyor.

Fantastik edebiyat ile çok aram olmamasına rağmen bu kitabı zevkle okudum. Dili akıcı, çeviri ve baskısı çok düzgün, rahatça okunuyor. Hafif, masalsı, fantastik okuma arayanlara severek öneriyorum.

Not : Bu yazarın şato kitapları aslında bir üçleme. İthaki ikinci kitap "Uçan Şato"yu da yayınlamış, onu da alıp okuyacağım, bu seriyi gerçekten sevdim.



2 Ocak 2011 Pazar

İstanbul Hatırası

Ahmet Ümit, Everest Yayınları

Bir Başkomiser Nevzat polisiyesi. Ahmet Ümit'den tamamen İstanbul'a adanmış müthiş bir kitap. Sayfaları soluksuz çevirdiğim, hem bitsin hem de bitmesin istediğim; sürükleyici ve çok lezzetli bir roman.

Roman Sarayburnu'ndaki Atatürk anıtının dibinde bir cesedin bulunması ile başlıyor. Cesedin avcunda bir Bizans sikkesi saklıdır. Başkomiser Nevzat, yardımcısı Ali ve kriminolog Zeynep ile katili araştırmaya başlar. Ne yazık ki ertesi gün bu sefer Çemberlitaş'ta, yine avucunda bir sikke ile başka bir ceset bulunur. Nevzat her bir cesedin bir sonraki cinayet yerini işaret edecek şekilde yerleştirildiğini farkeder. Her bir kurban tarihte Byzantion-Constantinopolis-Konstantinniye-İstanbul olarak tanınmış yeryüzünün en güzel şehrinin binlerce yıllık geçmişinde iz bırakmış anıtsal bir noktada bırakılmakta; her bir cesedin eline o döneme ait bir sikke yerleştirilmektedir. Cinayetlerin İstanbul'un tarihi ile alakalı olduğunu anlayan Nevzat, bir yandan İstanbul'un efsaneler, kıyımlar, katliamlar ve görkemli zaferlerle dolu geçmişini keşfetmeye koyulurken beri yandan bir sonraki kurbanın nerede ortaya çıkacağını çözmeye çalışır. Ta ki yedinci cinayete kadar.

"Balat'da doğdum, Haliç kıyısında... Sevdiklerimin mezarları da orada. En yakın arkadaşlarım bu şehirde, en güzel anılarım da öyle, gördüğünüz gibi işim de burada. Ve kısmetse bu şehirde ölmeyi isterim."


1 Ocak 2011 Cumartesi

Engin Cezzar'ı Takdimimdir

İzzeddin Çalışlar, Doğan Kitap

Sevgili Engin, sen Türk Tiyatrosu'nun tarihini yazan, bu tarihi oluşturan birkaç onurlu isimden birisin. Birgün nasılsa birileri gerçekleri yazacak, ilerde genç birileri kaldıracak o tülleri, üfürecek o külleri ve gerçeği görecek ve yazacak. Sen de hakettiğin biçimde ebediyen anılmak üzere sayfalar arasındaki son yerini alacaksın. Gülriz.

Küçük bir kitap bu, uzun uzun yazılmış bir özyaşam öyküsü değil. Büyük sanatçı Engin Cezzar hayatında iz bırakan anları anlatıyor, sanki rakı sofrasına oturmuş muhabbetteyiz. O denli rahat ve samimi bir kitap. Küçüklüğü, Actor's Studio dönemi, İstanbul'a dönüşte estirdiği Hamlet fırtınası, Gülriz Sururi ile ardı ardına sahneye koyduğu efsanevi oyunlar, ve tabii sonsuz tiyatro aşkı,  bu küçük kitapta parça parça ve oldukça akıcı bir şekilde kaleme dökülmüş.


31 Aralık 2010 Cuma

Bir An Gelir


Gülriz Sururi, Doğan Kitap


Gülriz Sururi'nin anılarının 1980 döneminden 2000'lerin başına kadar olan kısmını da bu kitapta okuyoruz. Efsanevi Hair  ve Kaldırım Serçesi oyunlarının sahneye konulma süreçlerini, bu oyunların tüm maceralarını, tiyatronun altın çağının bitişini, fırtınalı ve bol gökgürültülü Gülriz Sururi & Engin Cezzar aşkının devamını yine Gülriz Sururi'nin ucundan bal damlayan enfes kaleminden zevkle okuyoruz.


Bu denli zengin bir sanatçıya sahip olduğumuz için ve o bizimle hayatını, hayatı ile birlikte gerçekten ülkemizin tarihini paylaştığı için ne kadar teşekkür etsek azdır.



30 Aralık 2010 Perşembe

Kıldan İnce Kılıçtan Keskince


Gülriz Sururi, Doğan Kitap


Nota olsa, do olurdu
Renk olsa, nar rengi
Kraliçe olsa, Nefertiti
İçki olsa, Fransız şampanyası
Tarihi kişi, Hürrem Sultan
bilin bakalım kimdir o?


Türk tiyatrosunun gelmiş geçmiş en büyük oyuncularından Gülriz Sururi'nin kaleme aldığı özyaşam öyküsü. Sanatçının ilk hatıralarından 1980 dönemine kadar olan periyoda tanık oluyoruz bu kitapta. Bir kere Gülriz Sururi'nin dili ve anlatımı olağanüstü, son derece lezzetli bir kitap okuyoruz. Anıları ve yaşamı ise soluksuz okunacak bir zenginlikte. Köklü bir sanatçı ailesine doğan bu küçük İstanbul kızının büyüme sancıları, sahneye çıkması, Karaca tiyatro ile Anadolu'yu gezerken pişmesi, tiyatro aşkıyla beraber efsanevi Engin Cezzar aşkını okurken; tiyatro kapılarında kuyrukların uzadığı, devlet başkanlarının  aktörleri ayakta alkışladıkları bambaşka bir Türkiye'nin de panoramasını izliyoruz. Ülkemizin en güzel düşünen, yazan, oynayan insanlarıyla tanışıyor, oyundan oyuna, tiyatrodan tiyatroya, kulislerden kokteyllere, terzilerden balık çarşısına gezerek 20. yüzyıl Türk sanat hayatına tanıklık ediyoruz.

Tek kelimeyle muhteşem bir kitap. Büyüleyici.



29 Aralık 2010 Çarşamba

Uygarlığı Değiştiren 100 Kedi (100 Cats Who Changed Civilization)

Sam Stall, Can Yayınları

Kediseverlerin kaçırmaması gereken bir kitap. Kısa kısa yazılardan oluşan bu kitapta, tarihte bir şekilde patisinin izini bırakmış 100 tane kuyruklu ve tüylü kahramanın hikayelerini okuyoruz. Yazılar gerçek öyküleri anlatmalarına rağmen esprili bir dille yazılmış, pek keyifle okunuyor. Dünyanın en talihli kara kedisi Kaspar, Londra'nın şampiyon şişman kedisi Tiddles, gorille oynayan kedi Hep Top, bu kitapta tanışacağımız kedilerden sadece bir kaçı. Kedileri seviyorsanız bu kitaba bayılacaksınız.


Tek Ve Tek Başına Türkan

Ayşe Kulin, Everest

Türkan Saylan'ın hayatını, geri dönüşlerle; kendi ağzından ve o eşsiz hayattan geçmiş dostlarının, hastalarının hatıraları ile anlatan bir kitap. Belki edebiyat olarak favori Ayşe Kulin romanım Füreya kadar iyi değil, azıcık aceleye gelmiş gibi. Ama Türkan Saylan'ı; hayatını hekimlik mesleğine vakfetmiş, hastalarını ve mesleğini yaşamındaki herşeyden üstün gören, cüzamı bu coğrafyada bitirmek için ömrünü seve seve harcayan, yüreği insan sevgisi ile dolu hakiki bir vatansever olan bu eşsiz kadını bir kere daha hayranlık ve minnetle anarak, zevkle okudum bu kitabı. Örnek almak ve gurur duymak için okunması gereken etkileyici bir yaşam öyküsü.



28 Aralık 2010 Salı

Ölümün Sesi, Çakma Agatha Christie romanı

Agatha Christie taklidi, Altın Kitaplar

İnanılır gibi değil sevgili dostlar. Kitabın orijinal adı "Voice Of The Dead" diye yazıyor kitabın kapağında. Kitap hakkında araştırma yaptığımda bu isimden hiç sonuç çıkmadı. Çok şaşırdım. Agatha Christie kitap listelerinde de adı geçmiyordu. Bazen Agatha teyzenin kitapları farklı isimlerle basıldığından karakter isimleri ile arattım, aaaa, sadece Türkçe sayfalar çıkıyordu. Yoksa gerçekten fake bir Christie ile karşı karşıya mı idik? Sonunda Cinai Blog sitesinin forum sayfalarında bu kitaptan bahseldiğini gördüm. Evet, bu bir Agatha Christie romanı değil. Ama Altın Kitaplar bunu bir Christie romanı gibi basıp lanse etmiş. Bu büyük bir suç değil mi? Yayınevi nasıl böyle birşeye göz yummuş? Ve bu kitabı kim yazmış? Çevirmen olarak adı geçen Gönül Suveren mi? Bilemiyoruz.

Çakma olmasını bir yana koyacak olursak, oldukça zevkli bir roman. Bana biraz "Ceset Dedi Ki" romanını anımsattı, çünkü kasabanın güzel kızı ile onun yakın bir arkadaşı cinayeti çözmeye çalışıp sonunda birbilerine aşık olmayı da ihmal etmiyorlar. Kitabın anlatımı güzel ama cinayetin çözümü çok çarpıcı değil. Herşeye rağmen, sahaftan bulduğum bu kitabı saklayacağım. Hiç resmi çakma kitabım olmamıştı:))))


27 Aralık 2010 Pazartesi

Cesetler Merdiveni (The Body In The Library)

Agatha Christie, Altın Kitaplar

Bir Miss Marple polisiyesi. Altın Kitaplar Agatha teyzenin romanlarına kafasına göre isim veriyor biliyoruz, bol ölümlü, cesetli isimler seçtiklerini de biliyoruz ama doğrusu bu kitabın Türkçe adı kadar saçma bir isim görmedim. Ne merdiveni ayol??

Neyse kitabımız hoştu, özellikle baştaki bölümler, Miss Marple'ın köyünde yaşayan tipler eğlenceli idi. Köyün sagıdeğer beyefendilerinden birinin kütüphanesinde gencecik sarışın bir kızın cesedi bulunur. Adam küplere binmiştir, cesetin onun kütüphanesinde ne işi vardır ki? Karısı ise hemen Miss Marple'ı çağırır ve ikisi cinayeti çözmeye uğraşırlar.

Sanırım Miss Marple maceralarının genel özelliği olarak, yaşlı kızı yine pek ortalarda görmüyoruz. Herkesi sorglayıp cinayet mahalinde fink atan Poirot'ya nazaran, Miss Marple çok daha geri planda kalarak çözüyor cinayetleri.

Belki bir Poirot romanı kadar hareketi ve girişken değil; yine de fena olmayan bir Miss Marple macerası.


26 Aralık 2010 Pazar

Agatha Christie'nin Gizli Defterleri (Agatha Christie's Secret Notebooks)

John Curran, Altın Kitaplar

Kitabın yazarı sağlam bir Christie hayranı imiş. Günün birinde Agatha teyzenin yıllar boyu notlarını tuttuğu  karmakarışık defterleri inceleme şansı elde etmiş ve ortaya bu kitap çıkmış. Agatha teyzenin hiçbir kronolojik sıraya uymadan; kafasına estiği gibi çalakalem aldığı notlarını yazar, başlık başlık tasnif etmiş ve böylece sevdiğimiz Christie romanlarını yazmadan önce Agatha teyzenin hangi noktaları not ettiğini, nasıl çalışmış olduğunu görebiliyoruz. Kitabın ekinde daha önce hiç yayınlanmamış 2 kısa Hercule Poirot öyküsü de var.

Agatha Christie'nin Gizli Defterleri'ni okumadan önce Agatha külliyatına iyice hakim olmak gerekiyor. Böylece bir zamanlar heyecanla okuduğunuz kitabı, yazarın nasıl bir düşünce sürecinden geçerek yarattığına şahit olabiliyorsunuz. Gerçekten büyük bir şans bu kitap Agatha severler için.


23 Aralık 2010 Perşembe

Ölüm Çığlığı (The Murder At The Vicarage)

Agatha Christie, Altın Kitaplar

Bir Miss Marple polisiyesi. Uzun zamandır Miss Marple'ın birkaç macerasını okumak istiyordum. Kendisini sadece filmlerden Angela Lansbury olarak tanıdığımdan kitaplarını çok merak etmekteydim.

Ölüm Çığlığı, Agatha teyzenin yazdığı ilk Marple polisiyesi. Miss Marple , St Mary Mead kasabasında yaşayan dedikoducu yaşlı kadınlardan biridir. Diğerlerinden farkı gözlerinin çok keskin olması (tabii dürbünle kuş izlemesinin de bunda etkisi var), detayları hiç kaçırmaması ve oldukça zeki oluşudur. Bu küçük, huzurlu köyde işlenen cinayeti de tabii ki esprili zekasıyla ufak tefek, narin Miss Marple çözecektir.

Kitap, köy papazı Clement'in ağzından anlatılmış. Kurban, köyün eski köşkünde yaşayan ve kimselerin sevmediği Bay Prothero. Pekçok kişi bu aksi adamın ölmesini istemektedir. Mutsuz karısı, karısının aşığı yakışıklı ressam, tuhaf kızı, kasabaya gelen ve Bay Prothero ile tartıştığı görülen esrarlı güzel kadın, hatta papaz efendinin kendisi bile. Peki ama gerçekte Bay Prothero'yu kim vurmuştur? Bunu da çözmek Miss Marple'a kalır.

Kitapta Miss Marple oldukça yan bir rolde, çok az görünüyor; olayı çözmeye çalışan (ve bize anlatan) papaz efendi ile polis müfettişine ipuçlarını gösterip evine çekiliyor, en sonunda da katili ifşa etmeye geliyor. Yani sanki Miss Marple daha fazla göz önünde olmalıymış bu kitapta.

Fazla heyecanlı bir kitap değil, hani çok Agatha hastası değilseniz okumasanız da olur sanıyorum. Ancak katili kesinlikle tahmin edemediğimi de söylemeliyim, büyük sürpriz oldu:)



19 Aralık 2010 Pazar

Mezarlık Kitabı (The Graveyard Book)

Neil Gaiman, İthaki Yayınları

Yayınevi bu kitabı çocuk kitapları serisinde çıkartmış, kitap güzel resimlerle bezeli.  Ama ben kafamda çocuk kitabı kategorisine oturtamadım Mezarlık Kitabı'nı. Yetişkin kitabı olamayacak kadar da çocuksu aslında.

Uğursuz bir gece, Jack diye bir adam bir aileyi katleder. Sadece ailenin en miniği, yeni yürümeye başlayan oğlan farkına varmadan evden çıkar, ölümden kurtulur ve civardaki eski mezarlıkta bulur kendini. Mezarlıkta yaşayan hayaletler çocuğa Nobody Owens adını verip onu evlat edinirler. Bod bundan böyle mezarlıkta hayaletler ve diğer mahlukatla beraber yaşayacak; büyüdükçe uğursuz maceralar yaşayıp gülyabaniler, kurtadamlar, cadılarla tanışacaktır. Ailesini öldüren adam ise dışarıda bir yerdedir hala.

Hayat, ölüm ve büyümeye dair fantastik ve çocukluğun saflığını taşıyan bir roman.


17 Aralık 2010 Cuma

Sır Tutabilir misiniz? (Can You Keep A Secret?)

Sophie Kinsella, İnkılap Kitabevi (Yeni basımı Artemis'den çıktı)

Emma kötü geçen bir iş gezisinden dönerken uçak türbulansa girer. Zaten uçaktan korkan kahramanımız birkaç dakika sonra öleceğini düşünerek yan koltuktaki adama eteğindeki taşları döküp bütün sırlarını anlatmaya başlar: Stringim popomu sıkıyor, aslında 40 bedenim, işyerinde kahve berbat, fotokopiyi de ben bozdum derken uçak güzelce inene kadar Emma adama içinde ne varsa boşaltır. Tabii uçak düşmediğinden ertesi gün işe gider ve bir de ne görsün? Şirketin heyecan ve korkuyla beklenen yeni patronu, evet o uçaktaki adamdır!

Çok eğlenceli ve hafif bir roman, birkaç keyifli saat için severek tavsiye ediyorum.


Beni Hatırladın mı? (Remember Me?)

Sophie Kinsella, Artemis Yayınları

2004 yılında Lexi yağmurlu bir akşam bar çıkışı düşüp kafasını vurur. Kendine geldiğinde sene 2007, Lexi çok zengin bir adamla evlenmiş, işinde çok hırslı bir kariyer kadını olmuş, dişlerini bile yaptırmış? Ama nasıl? Lexi o kazadan sonra olan biteni, hayatının nasıl bu duruma geldiğini, Harry Potter'ın son kitabında neler olduğunu, hiçbir şey hatırlamamaktadır. Bu yeni hayatı kusursuz görünürken yavaş yavaş aslında işlerin göründüğü gibi mükemmel olmadığını farkeder. Hem neden bütün arkadaşları ondan nefret eder hale gelmiştir ki?

Hafif, eğlenceli, zevkle okunan bir kitap.


Alışverişkolik Ve Pembe Dünyası (The Secret Dreamworld of a Shopaholic)

Sophie Kinsella, İnkılap Yayınevi

Becky, Londra'da yaşayan, işini sevmeyen ve de hiç hesabını bilmeyen bir kızdır. Ne yazık ki Becky'nin bir türlü hakim olamadığı alışveriş tutkusu hayatını karartmaya başlamıştır. O kadar alışverişkoliktir ki; ekonomi yapmak için işyerine yemek getirmeye karar verdiğinde gidip çok pahalı termos filan alır:))) Bu sırada kredi kartı borcu yüzünden bankadan mektuplar ardı ardına gelmeye devam etmektedir.

Sophie Kinsella'dan yine çok eğlenerek okuduğum bir kitap, hafif eğlencelik arayanlara tavsiye olunur.


Yirmiler Kızı (Twenties Girl)

Sophie Kinsella, Artemis Yayınları

Yirmiler Kızı; Sophie Kinsella'nın süper eğlenceli romanları ile tanışmamı sağlayan , oldukça gülünç bir roman. Romantik komedi ama komedisi daha fazla, romantizmi vıcık vıcık değil. Canlı, diri, akıcı, hafif ve eğlenceli; gerçekten okurken kahkahalarla güldüğüm bir kitap.

Olaylar Lara'nın ailesi ile beraber hiç tanımadığı büyük teyzesi Sadie'nin cenazesine gitmesi ile başlıyor. Cenazede inanılmaz bir şekilde Sadie'nin hayaleti çıkagelip Lara'ya musallat oluyor. Çünkü Sadie'nin çok sevdiği yusufçuk kolyesi kayıptır ve o kolye olmadan Sadie'nin ruhu huzura erişemeyecektir. Hayalet Sadie'nin gençliği şeklinde yani tam bir 20'ler kızı çarliston kraliçesi görünümündedir. Lara onun sözünü dinlemek zorunda kalır ve kolyeyi aramaya başlar. Çılgın hayalet, Lara'dan bir de yakışlı kavalye bulup çarliston partisine gitmesini isteyince işler bizim oldukça hoşumuza gidecek şekilde karışır:)))

Şöyle gülüp eğleneyim, birkaç saat kafam rahatlasın diyorsanız hiç düşünmeden bu kitabı seçebilirsiniz.


11 Aralık 2010 Cumartesi

Oniki (Twelve)

Jasper Kent, Can Yayınları

Napolyon Bonapart, 1812 senesinde o zamana kadar kurulmuş en büyük orduyu biraraya toplamış ve Rusya seferine çıkmıştır. Napolyon Moskova kapılarına dayandığında, savaşta casusluk yapan  üst düzey dört cesur Rus subayı, ülkelerini savunmak için her çareye başvurmayı akıllarına koymuşlardır. İçlerinden biri, Eflak'da Türkler'e karşı savaşırken yardım aldığı bir  grup savaşçıyı çağırmıştır Rusya'ya. Bu oniki tekinsiz savaşçı geçtikleri kasabalarda veba ve felaket söylentileri bırakarak subaylarla buluşur. "Biz gündüz uyur, gece öldürürüz" derler ve savaşın seyrinin değiştiği karanlık günler başlar.

Maceralar dört subaydan biri olan Yüzbaşı Aleksey'in ağzından anlatılıyor.Aleksey bu oniki tekinsiz adamın doğasını anlamaz, onlara güvenmez. Adamlar saldırdıkları Fransız birliklerini şaşırtıcı şekilde yokettikçe Aleksey'in rahatsızlığı büyür. Nihayet oniki adamın sırrını anlayınca bir yol ayrımına gelir. Fransızlara saldırıp ülkesini savunmasına yardım eden bu adamlarla beraber mi olmalıdır? Yoksa insanlığın yanında bu adamlara karşı mı savaşmalıdır?.

Kitap bana biraz aksak ve sıkıcı geldi. Aleksey her hareketini, her lafını uzun uzun, sebep sonuç ilişkisi içinde benzetmelerle, örneklerle açıklıyor, fazla geldi bana. Kitap gerilim romanı olarak lanse edildi ama bu yöndeki beklentilerimi de karşılamadı. Aleksey misal birine saldırdığında bile hareketlerini öyle detaylı betimliyor ki, o anların heyecanını bile yaşayamadım. Belki bir askerin savaş esnasındaki iç dünyasını, çelişkilerini, düşünüş şeklini görmek için okunabilir. Ben çok sevmedim açıkçası, fena değildi diyelim.

Oniki, 5 kitaplık bir serinin ilk kitabı. İkinci kitap "Onüç Yıl Sonra" bu sene yayınlanmış ama Türkiye'de henüz çıkmadı. Diğer üç kitap da gelecek yıllarda yayınlanacak.




10 Aralık 2010 Cuma

Gece Evi Serisi (House Of Night Series)

Kristin Cast - P.C. Cast , Pegasus Yayınları

Zoey Montgomery! Gece seni seçti; ölümün doğuşun olacak. Gecenin tatlı sesine kulak ver. Kaderin seni Gece Evi'nde bekliyor.

Son yılların vampir akımından doğan sayısız serilerden bir de Gece Evi - House of Night  serisi oldu.

 Serinin bugüne kadar yayınlanmış kitapları:

Marked- İşaret
Betrayed - İhanet
Chosen - Seçilmiş
Untamed - Vahşi
Hunted - Av
Tempted - Baştan Çıkarılmış
Burned - Yanmış
Awakened - henüz Türkiye'de yayınlanmadı

Bu seriye göre, vampirlerin varlığı insanlar tarafından bilinmekte ve kabul edilmektedir. (Burada Güneyli Vampir Serisine benziyor) Hatta bazı meşhur artistler, en ünlü sanatçılar vampirmiş aslında.... Vampirlerin alınlarının ortasında safir rengi bir hilal dövmesi ve gözlerinin çevresinde de kendilerine özgü şekillerde dövmeler bulunuyor. İz sürücü vampirler de insanların arasında dolaşıp uygun görülen gençleri işaretliyor, yani alnının çatısına içi boş safir renkli dövmeyi çakıyor ve böylece vampir çaylağı oluyorsun. Bir vampir çaylağı gün ışığında fazla kalamayacağı için derhal o civarlardaki Gece Evi'ne gitmesi gerekiyor. Gece Evi; vampir koleji diyebileceğimiz bir yatılı okul. Çaylak vampirler akşam 8 - sabah 3 arası derslere girip Vampir Sosyolojisi, binicilik, tiyatro vs vs öğreniyorlar. Bu süreçte vücutları değişimi redderse iğrenç bi şekilde patlayıp ölüyorlar, aksi halde alınlarındaki dövmenin içi doluyor ve gözlerinin çevresinde güzel şekiller beliriyor ve yetişkin tam bir vampire dönmüş oluyorlar.

Serinin kahramanı tam geometri sınavına girmeden önce işaretlenen Zoey Montgomery. Büyükannesi Cherokee asıllı olan Zoey, onun soyadını kullanmayı tercih ediyor, Zoey Kızılkuş yani. Annesi berbat bi adamla evlenmiş (üvey-zavallım) , Zoey'den uzaklaşmış, o yüzden bu vampir damgalanma olayından dehşete düşüyor, Zoey hemen Gece Evi'ne gitmeli yoksa ölecek, o da büyükkannesinin lavanta çiftliğine kaçıyor ve çiftlikte NYX ile transal bir deneyim yaşıyor. Evet bu serideki vampir alemi anaerkil bir toplum, yüksek rahibelerce yönetiliyorlar ve ana tanrıça NYX'e tapıyorlar.

Büyükannesi Zoey'i Gece Evi'ne getiriyor ve olağanüstü güzellikteki (vampir ne olsa) Yüksek Rahibe Neferet Zoey'in farklı olduğunu görüyor, şimdiden içi dolu bir hilal dövmesi var Zoey'nin. Böylece Zoey'nin maceraları başlamış oluyor.

İlk kitapta Zoey'nin diğer çaylak arkadaşları ile tanışıyoruz, oldukça klişe tipler, işte inek gay oğlan, zengin kankican kızlar, taşra güzeli Stevie Rae ve okulun gelecekteki Yüksek Rahibe adayı muhteşem ve kaltak kişilik Afrodit. Bir sürü olaylardan sonra Zoey Nyx'e tapındıkları çember ayinini yönetebildiğini, bütün elementlere hükmettiğini öğreniyor : Hava-Toprak-Ateş-Ruh. Böylece Afrodit'i tahtından indirip yerine Zoey geçiyor ve hemen erkek arkadaş sorunları yaşamaya başlıyor. Liseli çocukluk aşkı Heath mi? Tiyatro öğretmeni yakışıklı Erik mi? Vampir Şair Loren mi?

Kitaplar ilerledikçe işler karışıyor, iyi görünenler kötü, kötü görünenler en harbi karakterler çıkabiliyor. İşin içine Cherokee, Kelt mitolojileri giriyor. Olaylar çok hızlı gelişiyor bu seride, Şu ana kadar Türkçesi yayınlanan tüm kitapları okudum, daha olayların başlamasının üstünde 2 ay bile geçmedi düşünün, zart herşey oluyor bitiyor, arada Zoey erkek arkadaşları hakkında sızlanıyor, takkkk kitap bitti. Ayrıca ilk kitaplarda oldukça fazla tekrarlamalar var; karakterler, olaylar sürekli tekrar tekrar anlatılıyor. Ancak Alacakaranlık serisinin aksine ilk kitaptan sonra seviye düşmüyor aksine kitaplar birazcık daha ilginçleşiyor macera ilerledikçe, hikayeler daha zengin hale geliyor. Bence serinin en iyisi son kitaptı.

Anlatım dili oldukça basit, konusu da eğlenceli bu kitapları çıtır çerez niyetine, hafif okumalar istediğinizde zevkle okuyabilirsiniz. Vampir mitolojisi adına yaratıcı birşeyler anlatma çabası da takdir edilebilir.



6 Aralık 2010 Pazartesi

Ejderha Dövmeli Kız (Män som hatar kvinnor)

Stieg Larsson, Pegasus Yayınları

İşte Pazar günü sabahtan akşama kadar sadece 1 kere yemek , 3 kere de tuvalet molası vererek yutarcasına okudum bu kitabı. Kütük gibi kalın olduğuna bakmayın, oldukça rahat okunan son derece zevkli bir macera romanı. Uzun olmasının sebebi kitapta tüm karakterin ve yan karakterlerin iyice detayına kadar anlatılıyor olması. Belki bu anlamda biraz kısaltılabilirdi kitap. Oku oku bitmedi anasını satayım. Bu açıdan Glenn Meade kadar başarılı değil diyebilirim, misal Kar Kurdu'nu okurken habire yeni tip çıkar, her sayfadan başka bir karakter olaya katılır ama uzatmış demezsiniz. Neyse Ejderha Dövmeli Kız da ona yakın bir başarı sergilemiş.

Kitabımız İsveç'de geçiyor. İsveççe isimleri takip etmek, kim kimdi diye hatırlamak bazen zor olabiliyor, neyse ki kitabın başına soy ağacı çakmışlar, oradan yardım alabiliyorsunuz. Kahramanımız Mikael Blomkvist isminde bir gazeteci, dürüstlüğü ile nam salmış, adi ekonomistlerin ipliğini pazara çıkaran cinsten bir araştırmacı Mikael. Ne yazık ki son yazısında çuvallayıp itibarını kaybediyor. Dergisi Millenium'un ayakta kalması için dergiden istifa ediyor ve bu esnada ilginç bir iş teklifi alıyor.

Eski sanayici ailelerden Vangerler'in patronu Henrik Vanger, Mikael'e enteresan bir iş veriyor. 40 yıl önce kaybolan yeğeni Harriet'i bulması. Harriet 16 yaşındayken ailenin yaşadığı küçük adadan esrarengiz bir şekilde kaybolmuş, cesedi bulunamamış. Harriet'e ne olduğu merakı Henrik'in beynini kemirmekteymiş. Bu yüzden Mikael'in halen yaşadığı o adaya taşınmasını, görünüşte Henrik'in otobiyografisini yazar gibi yapıp aslında Harriet'ın kayboluşunu araştırmasını istiyor.

Araştırma ilerledikçe, Mikael'in yolu belki kitabın asıl kahramanı olan Lisbeth Salander ile kesişiyor. Lisbeth özel bir güvenlik firmasının araştırma elemanı, yani birisi sizin hakkında birşeyler öğrenmek istiyorsa Lisbeth donunuzun rengine kadar bulup rapor edebiliyor. Gayet nevi şahsına münhasır , unutulmaz bir karakter Lisbeth.

Lisbeth ve Mikael nihayet güç birliği yapıyorlar ve Harriet olayının düğümlerini teker teker çözüyorlar.Ancak düğüm çözüldükçe hayatları da tehlikeye giriyor. Bize de bu tehlikeli macerayı soluk soluğa okuması kalıyor.

Millenium serisi 3 kitaptan oluşuyor:

Ejderha Dövmeli Kız
Ateşle Oynayan Kız
Arı Kovanına Çomak Sokan Kız







İki Şehrin Hikayesi (A Tale Of Two Cities)

Charles Dickens, Mehmet Gökhan Topçu çevirisi tavsiye edilir. Antik Yayınları olsa gerek.


Ezel'in 44. bölümünde yapılan alıntılardan o kadar etkilendim ki, hemen sahaflardan Dayı'nın okuduğu İki Şehrin Hikayesi'ni alıp bir çırpıda okuyuverdim. Benim aldığım birebir dizide Dayı'nın elinde gördüğümüz 1971 baskısı, Altın Kitaplar yayını, Gönül Suveren çevirisi. Size ise araştırmalarıma göre şu sıra piyasadaki en iyi çeviri olan Mehmet Gökhan Topçu versiyonunu almanızı öneririm.

Muhteşem bir girişi var kitabın, belki edebiyat tarihinin en şahane açılışlarından biri :

"Zamanların en iyisiydi…en kötüsü de. Akıl çağıydı, budalalık çağıydı da. İnanç çağıydı aynı zamanda, ama inkâr çağıydı da. Bir taraftan aydınlık, bir taraftan da karanlık bir mevsim yaşanıyordu. Umudun baharıydı, yeisin kışı…Her şeyimiz vardı, ama hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz doğruca cennete gidiyorduk ama hepimiz cehenneme de gidiyorduk. Kısaca o çağ bu devre öyle benziyordu ki, sesi en çok çıkan otoriteler iyisiyle kötüsüyle ikisinin mukayesesinin, sadece üstünlük bağlamında yapılmasında ısrar ediyorlardı"

Kitapta olaylar Fransız İhtilali esnasında geçiyor. Benim okuduğum çeviri eski moda olduğundan, orta kısımlarda biraz sıkıldım, ama kitaba Cuma akşamı başlamıştım, Cumartesi sabah bitirdim, sonunda da gözlerim dolu dolu oldu. Fransa tarihine de kişisel bir ilgim olduğundan İhtilal dönemi Paris'ini anlatan bu klasik kitabı zevkle okudum.

Kısaca konusundan bahsedecek olursak, Doktor Manette 18 yıl haksız yere Bastille'de hapis yatmıştır. Hapisten çıktığında ise aklını tırlatmıştır, babasını öldü bilen kızına haber verilir, Lucie babasını alıp Londra'ya gider. Doktor Manette zamanla iyileşir, Lucie genç bir Fransız ile evlenir ancak Charles Darnay aslında bir asilzadedir ve İhtilal'in hedefindeki giyotine gidecek suçlulardan biri yapmaktadır bu onu. Charles bir dostunu kurtarmak amacıyla Paris'e girince İhtilalcilerin eline düşer. Doktor ve kızı da peşinden gelirler, Doktor zamanında Bastille'de yatmış olduğundan İhtilalciler arasında adeta bir kahramandır peki ama Doktor Bastille'e neden düşmüştür?