29 Eylül 2011 Perşembe

Üç Perdelik Cinayet (Three Act Tragedy)

Agatha Christie, Altın Kitaplar

Bir Hercule Poirot polisiyesi. Ünlü aktör Sir Charles Cartwright, sahneleri bırakmış, Cornwall sahilinde Karga Yuvası diye şahane bir villa yaptırmış, emekliliğin tadını çıkartmaktadır. O akşam bir kaç konuğuna yemek vermektedir. Kasabadan birkaç kişi, şehirden bazı meşhur konuklar ve Sir Charles'ın çocukluk dostu Doktor Bartholomew da yemeğe davetlidir. Herkes kokteyl içip eğlenirken, ansızın papaz efendi fenalaşır ve kimse ne olduğunu anlamadan oracıkta ölür.

Papazın ölüm nedeni kriz olarak açıklanır. Evsahibi Sir Charles ise bunun bir cinayet olduğundan emindir. Onu sadece kasabanın zeki ve hoş kızı Hermione ile yaşlı dostu Mr Satterthwaite ciddiye alırlar. Kısa süre sonra Doktor Bartholomew evinde verdiği yemekte aynı papaz efendi gibi içkisinden bir yudum alır ve oracıkta ölür. Aynı papaz efendi gibi onun da içkisinde zehir bulunmaz.  Sir Charles dostları Hermione ve Mr Satterthwaite ile cinayetleri araştırmaya koyulur.

Bu roman, Hollow Malikanesi ile aynı dertten muzdarip. Başta çok kısaca yemek davetinde karşılaştığımız Hercule Poirot, daha sonra biz kitabın ortalarına gelene kadar ortalarda görünmüyor. Charles Cartwright ve dostları çifte cinayeti çözmeye çalışıp kanıt peşinde koşarken, nihayet önceleri olayın cinayetin olduğuna inanmayan Poirot hata ettiğini kabul edip ekibe katılıyor. O zaman kadar bizim ekip oldukça ilerlemiş oluyorlar haliyle. Sonra da Poirot pıtır pıtır açıklıyor olayı. Tabii ki sürprizli bir final bizleri bekliyor.





28 Eylül 2011 Çarşamba

Hollow Malikanesi Cinayeti (The Hollow)

Agatha Christie, Altın Kitaplar

Bir Hercule Poirot polisiyesi. Angkatell ailesi ve dostları haftasonu için Lord ve Lady Angkatell'in Hallow malikanesinde toplanırlar. Yetenekli doktor John ve fazla zeki olmayan karısı Gerda misafirler arasındadır. Ailenin güzel ve karizmatik heykeltraşı Henrietta aynı zamanda John'un metresidir. Fakir uzak akraba Midge, zengin kuzen Edward'e aşıktır, Edward ise yıllardır Henrietta'yı umutsuzca beklemektedir. Diğer akraba genç David hepsinden nefret etmektedir. Aile gece yemekten sonra salonda otururken civardaki yazlık evlerden birini kiralamış olan ünlü aktris Veronica Cray salona girer ve kibrit ister. Kadını evine Doktor John götürür.

Ertesi gün o civarda yazlıkta oturan bir başka meşhur şahsiyet, dedektif Hercule Poirot, Lady Angkatell'in öğle yemeği davetine katılmak için Hollow malikanesine gelir. Bahçeye girdiği anda bir cinayete şahit olur. Doktor John havuz başında vurulmuş yatmaktadır. Karısı elinde silahla şaşkın şaşkın kocasının ölümünü izlemektedir. Ailenin diğer üyeleri de havuzun etrafına dizilmiş, bu manzarayı seyretmektedirler. Poirot karşısındaki sahneyi yapmacık bulsa da cinayet gerçektir, John ölmüştür. Poirot gerçeğin göründüğü gibi olup olmadığını incelemeye başlar.

Bu kitabı pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim çünkü roman daha çok Angkatell ailesi arasında geçiyor. Bu karakterleri ve aralarındaki ilişkileri okuyoruz, taa kitabın ortalarında sevgili dedektifimiz ortaya çıkıyor. Hani Poirot hiç Hollow köşküne gelmese, bu olay aile arasında çözülebilir, biz de gerçekleri sonradan öğrenebilirdik. Biraz sıkıldım açıkçası bu kitabı okurken. Okumasam da olur bir kitap.




27 Eylül 2011 Salı

Sonuncu Kurban (Dead Man's Folly)

Agatha Christie, Altın Kitaplar

Bir Hercule Poirot polisiyesi. Meşhur elmasever cinayet romanları yazarı Mrs Ariadne Oliver, Devon'daki Nasse malikanesine davet edilmiştir. Burada düzenlenecek panayırda insanları eğlendirmek için bir Cinayet Oyunu tertipleyecektir. Yani bir cinayet hikayesi yazacak, ipuçlarını malikane civarina yerleştirecek, bu ipuçlarını bulup doğru şekilde çözenler de cesedi bulacaklar ve cinayeti çözeceklerdir.  Mrs Oliver bu oyunu hazırlamaya başlar ancak kuvvetli önsezileri işin içinde bir tuhaflık sezmektedir. O da hemen eski dostu meşhur Belçikalı dedektif Poirot'yu Nasse köşküne davet eder. Mrs Oliver gerçek bir cinayet işleneceğinden korkmaktadır. Poirot'dan bunu önlemesini ister. Malikanedekilere de cinayet oyununda birinci gelecek kişiye ödülünü vermesi için Poirot'yu davet ettiğini söyler, böylece dedektifin gelişinden kimse şüphelenmez. Nihayet panayır günü bütün civar halkı malikanenin bahçesine doluşmuş oyunlar eğlenceler gırla giderken, Ariadne Oliver'in korktuğu başına gelir. Cinayet oyununda kurban rolünü oynamak için seçtikleri kasabalı genç kızın cesedini bulurlar. Peki dünyada tek bir düşmanı bile olmayan, içeriden kilitli kayıkhanede oturmuş bulunmayı bekleyen bu zavallı kızı kim, neden ve nasıl öldürmüştür ?

Konu itibariyle oldukça ilgimi çeken kitap olsa da genel olarak ortalama bir macera, Sonuncu Kurban. Cinayet oyununun romanda daha fazla yer almasını isterdim, olaylar bu oyun etrafında dönseydi belki kitap daha heyecanlı olabilirdi.

Kitabın güncel baskısı mevcut:



26 Eylül 2011 Pazartesi

Elmayı Yılan Isırdı (Hallowe'en Party)

Agatha Christie, Altın Kitaplar

Bir Hercule Poirot polisiyesi. Meşhur cinayet romanları yazarı Mrs Ariadne Oliver, arkadaşı Judith Butler'ın Woodleigh köyündeki evinde kalmaktadır. İki kadın, köy çocukları için düzenlenecek Cadılar Günü partisinin hazırlıklarıyla uğraşmaktadırlar. Küçük bir kız, Mrs Oliver'ın gözüne girmek için geçmişte bir cinayete tanık olduğunu iddia eder, kızı kimse ciddiye almaz. Ne var ki, parti gecesi küçük kızın cesedi kütüphanede bulunur. Çok üzülen Mrs Oliver hemen eski dostu Hercule Poirot'dan yardım ister. Küçük kızın gerçekten bir cinayete tanık olduğu doğru mudur? Yoksa herkesin yalancı olduğunu iddia ettiği bu çocuk yine hikaye mi uydurmuştur? O zaman niçin öldürülmüştür? Poirot ve Mrs Oliver köyde cinayeti araştırmaya başlarlar. hem kızın ölümünü aydınlatmaya, hem de kızın tanık olduğunu iddia ettiği geçmişteki olayın ne olabileceğini bulmaya çalışırlar.

Bu kitap bana oldukça şaşırtıcı geldi, çünkü daha önce Agatha teyzenin çocuk kurban seçtiğini görmemiştim, çocukları çekinmeden öldürmesi beklenmedik oldu. Finali de çok sürprizli olmamasına rağmen,  romanın son kısımda epey heyecanlandım, son sayfaları yutarcasına okudum. Bu sayfalarda Agatha teyzenin kurgu becerisi kendini göstermişti.

Ortalama bir Agatha Christie romanı. Kitabın güncel baskısı mevcut:







25 Eylül 2011 Pazar

Filler de Hatırlar (Elephants Can Remeber)

Agatha Christie, Altın Kitaplar

Bir Hercule Poirot polisiyesi. Ünlü cinayet romanları yazarı Ariadne Oliver, bir yazarlar konferansına katılır. Konferansın sonunda sevimsiz Mrs Burton-Cox yazarımızı yakalayıp vaftiz kızı Celia Ravenscroft hakkında yersiz sorular sorar. Celia'nın annesi ve babası uzun yıllar evvel bir uçurumun dibinde ölü bulunmuşlar ve ölümlerinin gerçek mahiyeti asla anlaşılamamıştır. Acaba adam karısını mı vurup intihar etmişti yoksa kadın mı kocasını öldürüp sonra kendini vurmuştu? Ariadne Oliver, vaftiz kızı Celia'nın gelecekteki mutluluğu için geçmişteki olayı incelemeye başlar. Tabii eski dostu, yaşlı dedektif Hercule Poirot'dan yardım istemeyi ihmal etmez.

Filler de Hatırlar, sondan bir önceki Poirot macerası. Kitapta daha önceki başka maceralara da atıfta bulunulmuş, Poirot eski hikayelerinden bahsettikçe hangisi olduğunu anlayıp seviniyorsunuz. Dedektifimiz artık oldukça ihtiyar ve kitabın büyük kısmında araştırmayı, koşuşturmayı, sorgulamayı Ariadne Oliver yapıyor. Poirot ise ilginç noktaları keşfedip gri hücrelerini çalıştırıyor. Yani buna daha çok bir Ariadne Oliver polisiyesi diyebiliriz. Kitabın ortalarında neler olabileceğini sezinlemeye başlıyorsunuz zaten. Sonunda gerçekleri bulanın Ariadne olmamasına şaşırdım doğrusu.

Kitabı ben sahaflardan buldum. Güncel baskısı da mevcut:




18 Eylül 2011 Pazar

Briç Masasında Cinayet (Cards On The Table)

Agatha Christie, Altın Kitaplar

Bir Hercule Poirot polisiyesi. Oldukça meraklı ve heyecanlı bir cinayet macerası. Londra'nın en zengin adamlarından egzantrik Mr Shaitana (ismi Şeytana diye telaffuz ediliyor:) 8 kişiyi yemeğe çağırır. Davetliler arasında Poirot, cinayet romanı yazarı Miss Oliver, Albay Race ve Baş Müfettiş Battle da bulunmaktadır. Yemekten sonra 2 gruba ayrılırlar. Dedektifler başka bir odada briç oynarken, diğer misafirler şömineli odada toplaşırlar ve Shaitana onlara arkasını dönerek şömine başına geçer, koltuğuna oturur. Oyunlar bittiğinde koltukta uyur görünen adamın öldürüldüğü anlaşılır. Yemeğe davet edilenlerden bir katildir ama hangisi? Poirot, dostlarıyla beraber şüphelileri sorgulamaya başlar.

Çok zevkli, sonu kocaman ters köşeli, harika bir Christie polisiyesi. Agatha teyzeyi seviyorsanız Briç Masasında Cinayet'i mutlaka okuyun.




17 Eylül 2011 Cumartesi

Cinayet Alfabesi (The ABC Murders)

Agatha Christie, Altın Kitaplar.

Bir Hercule Poirot polisiyesi. Mon ami Hastings Güney Amerika'dan kalkıp yaşlanmakta olan dostu Poirot'yu ziyarete gelmiştir. Poirot sıkkındır. İsimsiz, daktiloda yazılmış bir mektup almıştır ve mektubu gönderen meçhul kişi ayın 21'inde Andover'da cinayet işleyeceğini ilan edip Poirot'ya meydan okumaktadır. Mektup ABC diye imzalanmıştır. Poirot'nun korktuğu başına gelir, Andover'da Bayan Asher öldürülür. Ortada ne bir sebep, ne de makul bir şüpheli görülmektedir. Çok geçmeden Poirot'ya ikinci bir mektup gelecek ve Bexhill'den genç Miss Bernard cinayete kurban gidecektir. Poirot hiç karşılaşmadığı türden cani manyak bir katille başbaşadır ve katilin üçüncü cinayetine de engel olamaz. Churston'dan Mr Clark katilin üçüncü mektubunda bildirdiği gün ve saatte öldürülür...

ABC Cinayetleri okuduğum en sürükleyici Poirot maceralarından biri. Genellikle belirli bir mekanda;  malikanede, gemide, trende, tiyatroda; ne bileyim kütüphanede cinayet işlenir ve Belçikalı dedektifimiz maktülün yakınlarını, komşularını sorgulayarak gri hücrelerini çalıştırıp katili ilan eder. Bu kitapta farklı kasabalarda birbiriyle alakasız görülen insanlar öldürülürken Poirot bir sonraki cinayeti engellemeye çalışıyor. Sonunda yine şaşırtıcı biçimde katili ortaya çıkartan tabii Poirot oluyor. Romanın kurgusu akıcı ve cinayetin çözümü müthiş. Agatha teyzeden tam bir ters köşe geliyor bu kitapta. Çok beğendim.

Ben kitabımı sahaflardan almıştım, siz Altın Kitaplar'ın güncel baskısını bulabilirsiniz.



4 Eylül 2011 Pazar

Kar Melekleri (Snow Angels)

James Thompson - Ephesus Yayınları

Bir Dedektif Vaara polisiyesi. Noel yaklaşmaktadır ve Finlandiya'da kaamos dönemidir, yani günışığının görünmediği, ısının -40'larda dolandığı karanlık mevsim. Depresif Finliler bitmek bilmeyen karanlıktan bunalıp kendilerini alkole vururken, küçük kasabasında güvenliği sağlamaktan sorumlu Dedektif Vaara iğrenç bir cinayet vakası ile karşılaşır. Gencecik ve olağanüstü güzellikte bir Afrika göçmeni olan aktris Sufia korkunç şekilde öldürülmüştür. Noel zamanı olduğundan ekibin çoğu izinlidir ve Dedektifin acilen vakayı çözmesi gerekmektedir.

Kar Melekleri öncelikle Finlandiya'da geçtiği için ilgimi çekti, okuduğum polisiyelerin çoğu Amerikan tarzı olduğundan, farklı bir coğrafyada, değişik kültürde insanlar arasında geçen bir macera okumak zevkliydi. Cinayetin ve takib eden otopsinin anlatıldığı sayfalar oldukça açık ve kanlı yazılmıştı; bu konularda hassas olanların dikkat etmesinde fayda var. Bunların dışında olağanüstü bir tarafı yok kitabın, yani ne cinayetin sebebi, ne vakanın çözülüşünde insanı fazlasıyla meraklandıran, heyecanlandıran bir unsur göremedim. Ama sıkıcı bir yanı da yoktu, bir oturuşta bitirdim. Orta karar bir polisiye diyebiliriz sanırım.

Dedektif Vaara karakterini ve olayların Finlandiya'da geçmesini sevdiğim için, yayınevi bu kahramanın diğer macerasını (Lucifer's Tears) yayınlarsa alırım ve okurum.


3 Eylül 2011 Cumartesi

Aklından Bir Sayı Tut (Think of a Number)

John Verdon, Koridor Yayınları


Bir Dave Gurney polisiyesi.

Aklından Bir Sayı Tut, bir süredir çok satanlardan inmeyen, bir anda popüler olan bir roman. Son derece ilgi çekici konusuyla merak uyandırıp kendini aldıran bir kitap aynı zamanda. Kitabı okuyup bitirdiğimde ise CNBC-e kanalında bir polisiye izlemişim hissi kaldı bende. Yani kötü değildi, ama bunca zaman çok satan listesinde duracak kadar şahane bir kitap olduğunu da söylemem.

Kahramanımız oldukça zeki, emekli cinayet dedektifi Dave Gurney, çözdüğü vakalarla adeta bir efsane olmuş teşkilatta. Şimdi emekli olup karısının hayalindeki taşra evinde sakin bir hayat sürmeye çalışsa da işinden bir türlü kopamıyor. 25 yıldır görüşmediği eski bir okul arkadaşı Dave'i görmeye gelince adamcağız ister istemez kendini yeni bir cinayet vakasının içinde buluyor.

Dave'den yardım isteyen arkadaşı tuhaf bir mektup almıştır, el yazısı ile yazılmış mektupta arkadaşından aklından bir sayı tutması istenmiş ve mektubu gönderen bu sayıyı tahmin etmiştir, hem de doğru olarak. Peki ama kim bir adamın aklından tutacağı sayıyı tahmin edebilir ki? Arkadaşı merak ve endişeden kıvranırken Dave kafasını çalıştırmaya başlar, kısa süre sonra da kendini bir seri cinayet davasında bölge savcısına yardım ederken bulacaktır.

Kitap baştan sonra orta tempoyla devam ediyor, tempo düşmüyor, yükselmiyor. Okurken hiç sıkılmadım ama heyecandan kendimden de geçmedim. Belki kahramanımızın orta yaşlı olmasıyla ilgilidir bu durum:) Kitapta benim en sevdiğim karakter ise Dave'in olağanüstü zeki karısı Madeleine oldu. Ben editör olsam yazarı ikna edip bu harika kadını biraz daha olayın içine sokar, adeta karı koca bir ekip yaratıp cinayatleri tümden bunlara çözdürürdüm.

Kitapta olaylar gayet düzgün ilerliyor, bir cinayet vakası ve vaka üzerinde çalışan Amerikan polis teşkilatının birkaç gününe tanık oluyoruz, o yüzden Amerikan dizisi izlemiş tadı aldım kitaptan. Ama dediğim gibi çok kötü bir tad değil bu. Finalde herşeyi gayet mantık çerçevesinde çözüp açıklaması ile yazar ayrıca takdirimi kazandı, sağolsun paranormal saçmalıkların yeri yoktu kitapta.

Eli yüzü düzgün, orta karar bir polisiye.





2 Eylül 2011 Cuma

Uyuyan Güzel (Sleeping Beauty)

Ross Macdonald, Bilge Kültür Sanat Yayınları

Uyuyan Güzel, Kenneth Millar'ın Macdonald takma adı altında yazdığı Lew Archer polisiyelerinden biri. Kitap 1973'de yayınlanmış, Lew Archer'in diğer maceralarının hemen hepsi ise 1950'ler ve 60'larda yazılmış. Ama kitapta hiçbir şekilde eskimişlik, demodelik, bayatlık yok. Hatta öykü içinde bazı tarihlerden bahsedilmese kitabın günümüzde geçmediğini bile anlamayabiliriz. O denli modern ve sağlam bir dili var eserin.

Lew Archer enteresan bir adam, bu tarz maço dedektiflerde görmeye alışık olmadığımız duyarlı tarafları var; boş tarlalar arasında güneş altında yürümekten zevk alan,  etrafta uçuşan kuşların sesinden hoşlanan, okyanusa sızan ve deniz kuşlarını öldüren petrolden rahatsızlık duyan bir dedektif Archer..

Archer'ın macerası da böyle çevreci bir duyarlıkla başlıyor zaten. Los Angeles kıyılarında bir petrol platformunun denize petrol sızdırdığını gören Archer sahile gittiğinde dengesiz bir kadınla karşılaşır.  Laurel, petrol kuyusunun sahibi olan zengin ve nüfuzlu Lennox ailesinin kızıdır. Lew Archer yardımcı olmak için kadını kendi evine götürür, kadın kocasını arar ama kocası onu almaya gelmez. Laurel, banyodan Archer'ın uyku haplarını çalarak sırra kadem basar. Kendini sorumlu hisseden duyarlı dedektifimiz esrarlı Laurel'in peşine düşer. Laurel'e sırılsıklam aşık görünen kocasını ve kadına fazlasıyla düşkün zengin ailesini sorgulamaya başlar. Olay birden çetrefillenir.

Lew Archer, Laurel'i bulmak için şehirde dolanırken biz de onunla geziyoruz. Birkaç cümleyle tarif edilen tüm karakterler kafamızda capcanlı beliriyor. Başta bir aile etrafında gelişen olaylar, finale doğru şahane bir şekilde karışıyor ama gelişmeler gayet mantıklı ve sonunda uçlar birbirine mükemmelen  bağlanıp biz herşeyi anlayana kadar suçlu ortaya çıkmıyor.

Sade, klasik, maskülen bir polisiye. Öyle Hercule Poirot gibi oturduğu yerde düşünerek değil; habire ipucu peşinde koşturup insanları sorgulayan, gayet hareketli, oldukça da insancıl bir dedektif Lew Archer. Yayınevi Archer'ın başka maceralarını da yayınlamış. Hepsini alıp okuyacağım. Polisiyeseverler kaçırmasın.

Bilge Kültür Sanat'ın yayınladığı diğer Lew Archer polisiyeleri:

Kara Para
Canlı Hedef
Ölümcül Sır


Is This The Real Life : The Untold Story Of Queen

Mark Blake, Aurum

Efsanevi rock grubu Queen, bu sene 40. yılını kutluyor. Ne yazık ki son 20 yıldır grubun yarısı eksik, Freddie öldü ve John kendini emekliye ayırdı. Geriye kalanlar Brian ve Roger, 40 yıl önce Smile grubundan koparak Queen'in temelini oluşturan ikili olsalar da, Queen ile ilgili herşey hala Freddie'nin etrafında dönüyor.

Bu kitap grubun tamamı üzerinde yoğunlaşıp müziksever 4 gencin nasıl olup da dünyanın en büyük rock grubu haline geldiğini anlatıyor. İlk 100 sayfa Brian, Roger, Fred ve John'un çocukluk ve gençliklerinde kurdukları, katıldıkları ve ayrıldıkları tüm gençlik gruplarından bahsediyor. Oldukça detaylı bilgiler verilmiş, o kurulup dağılan acemi gruplardan elemanlar ile konuşulmuş. Kim kiminle hangi barda, hangi okul partisinde hangi şarkıyı çaldı iyice araştırılmış.

Kitabın ilerleyen kısımları benim için çok daha akıcıydı; grup kurulduktan sonra gençlerin çaresizce kayıt yapma çabaları, ilk albümlerin ortaya çıkış süreçleri, kariyerlerinin ilerleyişi ve en başından itibaren rock yıldızı gibi yaşayan Freddie'nin dehşet partileri hakkında yazarın araştırmalarını okumak zevkliydi. Yazar kitabı Freddie'nin ölümü ile bitirmeyip, Wembley'deki anma konserini, Made In Heaven zamanlarını da anlatıp geçen senelerdeki Queen + Paul Rodgers birlikteliğine kadar incelemiş.

Bu kitapta anlatılanların hemen hepsini başka yerlerde okuduk, belgesellerde izledik. Freddie'nin Zanzibar'daki çocukluğu ve Hindistan'daki yatılı okul yıllarını yıllar önce Rudi Dolezar'ın (bu kitapla aynı adı taşıyan) The Untold Story isimli belgeselde öğrenmiştik. Yazar işte tüm bunları, röportaj alıntılarını, araştırma bilgilerini bir araya toplayıp derli toplu bir biyografi ortaya çıkartmış ama açıkçası ben biraz ruhsuz buldum kitabı. Okurken sürekli "ben bunu başka bir yerde izlemiştim/okumuştum" demekten kendimi alamadım.

Mick Rock'ın Classic Queen kitabı bence eksik olan o ruha sahip olan, daha tercih edilesi bir Queen kitabı.


7 Ağustos 2011 Pazar

Uçabilen Kız (The Girl Who Could Fly)

Küçük Piper McCloud, basit bir çiftçi ailesinin, 25 sene evlilikten sonra doğmuş kızlarıdır. Dışarıdan oldukça normal görünen düşük çeneli Piper'ın akıllara ziyan özel bir yeteneği vardır : Piper bir kuş gibi uçabilmektedir! Yaşadıkları kasabada düzenlenen panayırda, Piper'ın yeteneği başlarına iş açınca, ailesi Piper'ın kendi gibi özel çocukların eğitildiği bir tesise gitmesine razı olur. Piper'ı tesise getiren Dr Hellion, her biri tuhaf bir özelliğe sahip bir avuç çocuğa ve birbirinden rastlanmamış gerçeküstü yaratığa ev sahipliği yapan bu tesisin yöneticisidir. Piper daha ilk günden sınıf arkadaşı Conrad ile dalaşınca okuldan kovulma tehlikesi ile yüzyüze gelir.

Uçabilen Kız, hepimizin farklılıklarımızla güzel ve mutlu olabileceğimizi anlatan bir çocuk romanı. Hafif ve eğlenceli; abartısız bir üslubu var. Piper uçuyor işte, ve uçmayı da seviyor, o halde bu yeteneği ile beraber yaşamalı, hepimiz birbirimizi olduğumuz gibi kabul etmeliyiz gibilerden mesajları var kitabın. Finalde ise sanki devam kitabı gelecekmiş hissine kapıldım.

Benim için fazlasıyla çocuksu bir roman idi Uçabilen Kız. Belki uçmak en büyük hayalim olduğundan, kitapla ilgili beklentim vardı, ne yazık ki kitabın hedef yaş kitlesini yanlış tahmin ettiğimden beklentilerim karşılıksız kaldı. Gençlik kategorisine bile girmez, 0-5 yaş gubuna uygun, bol şekerli ve iyimser bir roman. Bence olmasa da olur.


6 Ağustos 2011 Cumartesi

Pemberley'den Mektuplar (Letters From Pemberley)

Jane Dawkins, Bilge Kültür Sanat

Jane Austen'in zeki ve nüktedan Aşk ve Gurur'u (Pride & Prejudice); tarih boyunca en çok sevilen romanların başında olagelmiştir. Bu klasik roman, sevdiğimiz karakterler adına tatmin edici şekilde bitse de, tadı her daim biz okurların damağında kalmış; yıllar boyu çeşitli devam romanı denemeleri yapılmış. Pemberley'den Mektuplar; işte bu devam denemelerinden biri, bence başarılı olanlardan.

Kitabın yazarı Austen hayranı, didik didik etmiş yazarın eserlerini. En çok Elizabeth Bennet'in; Darcy ile ilk evlilik yılını merak etmiş. Lizzy alışkın olmadığı kadar büyük ve kalabalık Pemberley'de o ilk ayları acaba nasıl geçirmişti? Muhakkak ki, biricik ablası Jane'e mektuplar yazarak içini dökmüş; olan biteni anlatmıştır diyerek bu küçük kitabı ortaya çıkartmış.

Kitap, Lizzy'nin Jane'e yazdığı mektuplardan oluşuyor. Lizzy'nin Darcy'nin çevresine girip yeni yeni kişilerle tanışmasına, Georgiana ile dost olmasına şahit oluyoruz. Tanışılan yeni kişileri, isimleri farklı olsa da diğer Austen romanlarından şıp diye tanıyacaksınız. Böyle bir oyun da yapmış Jane Dawkins, kimin hangi karakter olduğunu tahmin ederek eğlenebilirsiniz.

Pemberley'den Mektuplar, incecik, küçük bir kitap. Bir çırpıda okunuyor, öyle heyecanla değil, sakin sakin, tatlı bir okuma keyfi ile hemen bitirilebilecek bir küçük roman.

Aşk ve Gurur severlere tavsiye olunur.


23 Temmuz 2011 Cumartesi

Kara Gemi'den Dehşet Hikayeleri (Tales Of Terror From The Black Ship)

Chris Priestley, Tudem Yayınları

Dehşet Hikayeleri serisinin ikinci kitabını hemen alıp okudum. Kara Gemi'den Dehşet Hikayeleri, iki küçük kardeşin; sarp bir yamaçta, gemicilerin uğrak yeri olan bir handa yaşayan Ethan ve Cathy'nin öyküsü. Çocuklar çok fırtınalı bir gecede hastalanınca babaları doktor çağırmak için kasabaya iner. Handa tek başlarına babalarını beklerken uğursuz fırtınanın içinden tuhaf bir denizci çıkagelir, Thackeray. Fırtına dininceye dek handa kalmak isteyen genç denizci, çocuklara uzak denizlerde geçen birbirinden korkutucu gemici öyküleri anlatır peşisıra. Neler yoktur ki bu öykülerde, korsanlar, uzak diyarlardan gelen görülmemiş canavarlar, gemileri lanetleyip batıran hortlaklar.. Peki Thackeray kimin nesidir? Bu maceralarda onun yeri nedir? Çocukların babası neden bir türlü hana dönmek bilmez?

Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri'nden sonra kaçırmamak gereken küçük, mücevher gibi bir kitap. Yine bakması zevkli çizimlerle bezeli. Bu sefer maceraların tamamı denizde geçiyor, uğursuz ve de talihsiz kahramanlarımız gemiciler ve tayfalardan, korkunç korsan kaptanlardan oluşuyor. Dalgalı denizlerde birbirinden korkutucu, inanılmaz maceraların peşinde yelken basıyoruz adeta. 

Tudem'den serinin üçüncüsünü de bekliyorum, haydi, lütfen!


Yıldız Tozu (Stardust)

Neil Gaiman, İthaki Yayınları

İngiltere'nin cinli perili kırlarında, bir granit çıkıntı üzerine kurulmuş Duvar köyünde yaşayan genç Tristran, gönlünü köyün en güzel kızı Victoria'ya kaptırır. Victoria, Tristran ile dalga geçer, delikanlının yüzüne güler, o esnada gökte kayan bir yıldız görürler. Victoria Tristran'a o yıldızı getirdiği takdirde ona bir öpücük vereceğini vaad eder, ama o az önce düşmüş olan yıldızı istemektedir, bir başkasını değil. Boylece Tristran köyünün güvenli sınır duvarından çıkıp Perili Ülke'ye geçer. Kayan yıldızı bulacaktır ama bilmediği yıldızın peşinde başkalarının da olduğudur, büyücü kraliçeler yani Limlimler de kayan yıldızı yakalamak istemektedirler. Gökyüzünden kayıp Perili Ülke'ye düşen yıldızcık ise aslında güpgüzel bir genç kızdır ve bacağını kırdığı için düştüğü yerde umutsuzca olacakları beklemektedir.

Yıldız Tozu, Neil Gaiman'ın Mezarlık Kitabı'ndan sonra okuduğum ikinci romanı  ve bunu çok daha fazla sevdim. Tam bir fantastik masal, ama yüzde yüz yetişkinler için yazılmış. Yıldızın peşindeki insanların gerçek üstü maceraları hızla akıp gidiyor, sonunda herkesin öyküsü başarılı bir kurgu ile mükemmel şekilde bağlanıyor. Fantazya ve masal seven büyüklerin kaçırmaması gereken bir roman. Birkaç sene önce çekilmiş bir filmi de var.


4 Temmuz 2011 Pazartesi

On Bir (Eleven)

Mark Watson, Domingo

Bir an. On bir hayat. Sonsuz sonuç.

Avustralyalı Chris, bir takım olayların ardından vatanını terkedip İngiltere'ye gelir, adını Xavier Ireland olarak değiştirir, bu ismin başharfleri XI romen rakamlarında 11 demektir, Chris için önemli bir sayı. Yerel bir radyoda çalışmaya başlayan Xavier, Londra'da tanınmış bir programcı olur. Gelgelelim, vatanını terk etmesine sebep olan olay, onun hayata karşı tutumunu değiştirmiş, çevresinde olan biten hiç bir işe karışmayan bir adam haline gelmesini sağlamıştır.

O akşam Xavier, hepimizin karşılacabileceği bir sahne ile karşılaşır ve belki de çoğumuzun göstereceği tepkiyi gösterip kaçmayı/görmezden gelmeyi tercih eder. Onun bu davranışı, kendi hiç mi hiç farkında olmasa da, pek çok insanın yaşamını değiştirecektir. Tam 11 kişinin. Xavier'in tek bir davranışı, bambaşka hayatlar üzerinde asla tahmin edemeyeceği sonuçlar doğuracaktır.

Kitabın arkasında "kahkahalarla güleceksiniz" filan gibilerden tanıtım yazıları mevcut, hatta yayınevi şaka yollu kitabın gölgede tüketilmesi gerektiğini söylemiş. Bence yanlış bir tanıtım ve okuyucularda da hatalı bir beklenti doğuruyor. Tabii ki ben kitabı Kediler ve Kitaplar'da Çavlan'ın güzelim yazısı sayesinde keşfettiğim için ne bekleyeceğimi biliyordum. Siz de güldürü beklentisi ile okumayın bu küçük kitabı. Bence kitabın hikayesi oldukça gerçekçi, neredeyse dramatik ve çok yaratıcı idi. Birbiri ile ilintili hayatlar konusu gayet klişe olabilecekken, aksine oldukça zekice ele alınmıştı. Kitap son derece akıcı olmasının yanı sıra, merak duygusu inanılmaz derecede kuvetli idi, ne olacak diye elimden bırakamadan okuyup bitirdim. Finalde naneli dondurma yemişçesine bir tat kaldı ağzımda. Hafiften de gülümsedim:)


Çoluk Çocuk'tan sonra On Bir, Domingo yayınlarından okuduğum ikinci sıradışı ve güzel kitap oldu. Bu yayınevini dikkatle takip etmek gerekli.


2 Temmuz 2011 Cumartesi

Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri (Uncle Montague's Tales Of Terror)

Chris Priestley, Tudem Yayınları

Edgar, tekinsiz bir ormanın berisinde, dedelerden kalma döküntü malikanesinde yaşayan Montague amcasını ziyarete gitmeye bayılır. Çünkü amcasının hikayelerini dinlemeye bayılır. Montague amcanın evi birbirinden tuhaf eşyalarla doludur. Şöminenin önünde, uğursuz gölgelerle çevrilmiş otururlarken, Montague amca Edgar'a bu meşum nesnelerin hikayelerini anlatır. Duyduğu her öyküden sonra biraz daha rahatsız olan Edgar, en nihayetinde Montague amcanın kendi öyküsünü de dinlemek zorunda kalacaktır.

Küçük ve sahip olmaktan mutluluk duyacağınız güzellikte bir kitap bu. Kapağı ve şömiz cildiyle bana ufakken okuduğum çocuk klasiklerini anımsattı. Kitabı okumak da aynı derecede zevkli oldu. Öyküler çok zekice yazılmış İngiliz usülü hortlak ve korku hikayeleri.  Öyküleri süsleyen çizimler ayrı güzellikte. Dili zaten sade olan kitabın çevirisi de çok akıcı olmuş. Bu kitabı Biblio sayesinde keşfettiğim için buradan ona tekrar teşekkürlerimi gönderiyorum:) Unutmadan, bu dehşetengiz hikayelerden birinin Türkiye'de geçmesi de ayrı bir sürpriz oldu.

Kitap, Dehşet Hikayeleri serisinin ilk cildi. İkinci kitabı da Tudem Yayınları çıkartmış : Kara Gemi'den Dehşet Hikayeleri. Onu da almadığıma pişmanım dostlar, ilk fırsatta okunacaklar listemde.Serinin üçüncüsü, Tünelin Ağzından Dehşet Hikayeleri, henüz ülkemizde yayınlanmadı.

Çok severek tavsiye olunur:)


8 Haziran 2011 Çarşamba

Firmin, Hümanist Entel Serseri (Firmin)

Sam Savage, Özgür Yayınları

Nedense elime yapışıp kaldı Firmin. Halbuki incecik bir kitap. Firmin 13. kardeşin sonuncusu ve en miniği olarak bir kitapçının bodrumunda dünyaya gelir. En küçük olduğundan annesinden yeterli süt ememez, açlıktan kitapları kemirmeye başlar. Yavaş yavaş okumayı öğrenir ve kitapçıdaki bütün kitapları okumaya başlar. Ne de olsa tadı güzelse okuması da güzeldir! Fakat zamanla insanlarla iletişim kurmak için dayanılmaz bir istek duymaya başlar. İşte bu istek başına belalar ve yeni serüvenler getirecektir. Zorlukların yanısıra beklenmedik bir dostluk da bulur Firmin.

Kitapsever bir farenin hüzünlü otobiyografisini okumak isteyenler için. Bütün sayfalar boyunca pek çok edebiyat referansı olduğunu da belirteyim.


6 Haziran 2011 Pazartesi

Bab-ı Esrar

Ahmet Ümit, Doğan Kitap

Karen, Türk bir baba ile İngiliz annenin kızıdır. Hippi annesi 40 sene evvel Katmandu'dan evine dönerken Konya'ya uğramış, mevlevi tekkesinde derviş olan babası ile tanışarak aşk yaşamaya başlamış. Babası dergahı terkedip annesiyle Londra'a taşınmış ama Karen 12 yaşındayken ailesini terk ederek bir mürşidin peşinden aşk yoluna düşmüş.

Karen sigorta şirketinde eksperdir. Babasının onları terk edişini anlamamış ve affedememiştir. Bir dava için Konya'ya gelmesi gerekince bir kere daha geçmişi ve babası ile yüzleşme şansı olur. Konya'daki otel yangınını incelerken tuhaf deneyimler yaşamaya başlar. 700 yıl önce yaşamış Şems-i Tebrizi , Karen'a görünmekte, hatta Karen onun suretine büünerek geçmiş dönerek yüzlerce yıl önce Konya'da yaşananlara şahit olmaktadır. Peki bütün bu olanların amacı nedir?

Bab-ı Esrar bir polisiye değil. Bir gerilim romanı da değil. Mevlana ve Şems'i, Mevlevi felsefesini anlatmaya çalışan duygusal bir roman. Bunun için de yarı Türk yarı İngiliz bir kadının Şems'in içine girerek onun gözünden olaylara şahit olması yöntemi biraz zorlama ve çok paldır küldür geldi. Keşke doğrudan Mevlana'yı anlatan bir roman olsaymış, ya da günümüzle paralel kurgu giden cinayetli, heyecanlı bir çalışma olsaymış. Bu kitabı, belki bir kadının ağzından yazıldığı için heyecansız ve biraz bayık buldum. Açıkçası kitapta merak duygusu eksik. Sayfaları çevirtecek heyecan ve merak duygusu olmayınca da sıkıcı olmuş kitap haliyle. Ahmet Ümit'ten Kavim veya Beyoğlu Rapsodisi tadında bir çalışma okumak isteyenler Bab-ı Esrar'dan uzak durmalı .


4 Haziran 2011 Cumartesi

Yakala Chet! Bir Köpek Polisiyesi (Dog On It)

Spencer McQuinn, Epsilon Yayınevi

Bir Bernie & Chet polisiyesi. Bernie karısından boşanmış, oğlunu deli gibi özleyen, eski filmleri ve külüstür Porsche arabaları seven dağınık bir özel dedektiftir. Bir gün kaybolan kızının bulunmasını isteyen Bayan Chambliss Bernie'yi bu işi çözmesi için tutar. Kız ertesi gün kendiliğinden çıkıp gelince Bernie işin bittiğini zanneder ama hafta bitmeden genç kız bir daha ortadan kaybolacaktır. Bernie ortağıyla birlikte bu vakayı çözmeyi aklına koyar. Ortağı kim mi? Chet! K9 diplomasını son anda kaçıran (tam sınavın ortasında o kedi de nereden çıkmıştı sanki?) Bernie'yi canı gibi seven, bir kulağı siyah bir kulağı beyaz, duygulu, akıllı ve çokca yaramaz polis köpeği Chet, Bernie'nin dedektiflik bürosu ortağı ve en iyi dostudur. Olağanüstü koku alma yeteneği ve müthiş sıçrama kabiliyeti ile Chet kötü adamlara aman vermeyecektir. Ama arada sırada işi unutup çalılara izini bırakmak, tavşan kovalamak, izinsiz elalemin havuzlarına dalmak gibi yaramazlıklar yapmaktan da geri kalmaz tabii.

Çok tatlı bir kitap Yakala Chet! . Kitabın özelliği şu, olayları bize Chet anlatıyor, macerayı köpeğin bakış açısından okuyoruz. Akıllı ve duygulu bir köpeğin insanlar hakkında düşünceleri, yaşama bakış açısı ve iz peşinde koşarken birden ona gayet normal gelen yaramazlıklar peşine düşmesi nefis bir şekilde anlatılıyor. Bu esprili ve cesur köpeği çok ama çok sevdim. Şahane bir karakter doğrusu.

Chet ve Bernie kötü adamların peşinden Amerikan çöllerinde hareketli bir macera yaşıyorlar. Chet arabada gitmeyi çok seviyor; biftek yemeği, çiğneme çubuklarını, çocukların kahkahalarını, ama en çok Bernie'yi. İnsanlar konuşurken bazı şeyleri anlamıyor Chet;  mesela sayıları, boşanma, velayet gibi kelimeleri... Ama kokular ona çok şey ifade ediyor, kokuları takip ederek herkesi bulabilir Chet. Bilmediği tek şey, kediler nasıl olup da kuşları yakalayabiliyorlar ki? Chet hiç yakalayamamışken hem de:)

Pek zevkli bir macera, çok severek tavsiye olunur.


29 Mayıs 2011 Pazar

Kavim

Ahmet Ümit, Everest Yayınları (Önceki basımı Doğan Yayınları)

Bir Başkomiser Nevzat polisiyesi. Nevzat ve ekibi dinsel bağlantıları olan bir cinayet vakasıyla karşılaşır. Maktül haç şeklinde bir haçerle bıçaklanmış, başunuca bırakılan İncil'den manidar bir cümlenin altı kanla çizilmiştir. İncil'in diğer bir sayfasına ise yine kanla "Mor Gabriel" yazılmıştır.

Ekip olayı inceledikçe, Anadolu'da yüzyıllardır varolan kadim dinlerin ve sır inanışların içine girerler. Süryaniler, Nusayriler, Aramiler, Hıristiyanlığın doğuşu gibi konuları araştırıken bir cinayet daha işlenir. Şimdi Güneydoğu ve terör, Kürtler ve Türkler, bu topraklarda yaşayan kavimler de olaylarla ilgili görünmektedir. Çok geç olmadan bu cinayetlerin arkasındaki sır perdesini kaldıran kadim olaylarıın üzerindeki örtüyü kaldırabilecekler midir? Bu esnada arapsaçına dönen kendi gönül işlerini de çözmeleri gerekmektedir.

Olağanüstü bir roman Kavim. Birkaç saatte okudum, hem bu lezzetli sayfalar tükenmesin, biraz daha okuyayım dedim; hem de korkunç bir merakla, bir an evvel olayların çözümünü öğrenmek için sabırsızlanarak okudum. Polisiye olarak kusursuz, edebi bir roman olarak mükemmel. Hararetle tavsiye ediyorum. Hem polisiye severlere, hem de Türk edebiyatı severlere.

Bence Ahmet Ümit'in başyapıtı.

"Gerçek olduğunu biliyorum Nevzat. O yüzden gidiyorum ya buralardan. Beni hayata bağlayan bağlardan birisin, diyorsun. Belki bencillik ama ben o hayatın kendisi olmak istiyorum. Çünkü benim için o hayatın kendisi sensin."





24 Mayıs 2011 Salı

Sihirli Ev (House of Many Ways)

Diana Wynne Jones, İthaki Yayınları

İthaki yayınları, Şato serisinin üçüncü ve maalesef son kitabı Sihirli Ev'i de fazla zaman geçirmeden yayınlayarak beni pek memnun etti. Serinin bu kitabında yaramaz büyücü Howl, karısı Sophie ve yaşadıkları şatoyu yürüten ateş cini Calcifer yine bizlerle oluyor. Ama hikayenin baş kahramanı başkası.

Charmain kitap okumayı çok seven, elini sıcak sudan soğuk suya sokmayan genç bir kızdır. Saray büyücüsü olan büyük-büyük amcası William hastalanınca, elfler William'ı alıp götürür. Büyük amcası dönene kadar Charmain büyücünün evine gözkulak olmak üzere bu sihirli eve taşınır. Ev aslında bir labirenttir, odaları zamanı ve mekanı bükebilmektedirler. Charmain aynı zamanda ülkenin kralına mektup yazarak kütüphanesinde ona yardım etmek için izin istemiştir. Kral'dan cevap alıp saraya gittiğindeyse enteresan bir şeylerin peşine düşmüş olan Howl, Sophie ve Calcifer ile karşılaşır. Böylece kalabalık ve curcunalı maceraları başlar.

Belki de seride en çok bu serüvenden zevk aldım, çok hareketli ve renkli bir kitap. Bu seriyi okuyanlar kaçırmasın.


22 Mayıs 2011 Pazar

Fedailerin Kalesi Alamut (Alamut)

Wladimir Bartol, Yurt Yayınları

Ezel dizisinde Ramiz Dayı "Hassan Sabah'ın hikayesini bilir misin yeğen" dediğinden beri bu romanı okumak istiyordum. Haftasonu 2 gecede okuyup bitirdim. Kitap 500 küsur sayfa olduğu halde çabucak okunan sade bir anlatımı var. İçerik olarak ise açıkçası hayal kırıklığına uğradım. Bence vasat bir roman Alamut.

Hasan Sabbah, İran'da yalçın bir dağın tepesindeki Alamut kalesinde bir avuç askeri ve fedaileri ile hüküm sürmüş bir tarikat lideridir. Ömer Hayyam ve Büyük Selçuklu Veziri Nizamülmülk'ün çağdaşıdır. Nizamülmülk ve Sultan Melikşah'a isyan etmiş; emrindeki fedailerin haşhaş ile beyinlerini yıkayıp onlara cennet bahçelerini vaad ederek kendisi için gözünü kırpmadan ölüme atlayan Haşhaşileri yaratmıştır. Bu Haşhaşilerin tarihin ilk suikastçileri olduğuna inanılır.

Roman Alamut kalesine getirilen köle kız Halime ve fedai adayı Avni ile başlıyor. İlk 140 sayfa bu iki gencin ayrı ayrı öykülerini okuyup kaledeki işleyişi farklı yönlerden öğrenmiş oluyoruz. Sonra ortaya çıkan Hasan Sabbah 20 yıldır kurduğu oyununu bu insanlar üzerinde oynamaya başlıyor. Oturduğu yerden suikastçileri aracılığı ile Nizamülmülk'ü ve Melikşah'ı öldürüyor. Kitap sadece bu bir kaç aylık süreci anlatmakta.

Kitabın başındaki köle kız ve harem kısımlarını gayet eski moda ve baygın buldum. Belki de sebebi tercümedir, bilemedim. Sonrasında ise açıkçası ben daha sert, daha entrikalı, aksiyonu oyunu bol bir kitap hayal etmiştim. Öyle olmadı. Bütün kitap Hasan Sabbah'ın fedailerinin haşhaşla beyinlerini sulandırıp aslında kalenin arkasında kendi yarattığı sahte cennet bahçesi ile adamları kandırması üzerine kuruluydu. Bu açıdan tam bir hayal kırıklığı oldu.

Alamut yerine Semerkant'ı tavsiye ediyorum meraklılarına.



16 Mayıs 2011 Pazartesi

Sis Ve Gece

Ahmet Ümit, Doğan Kitap

Sis ve Gece okuyup okumadığımı anımsamadığım eski Ahmet Ümit romanlarından biri. Haftasonu kitabı okudum ve finale geldiğimde kitabı daha önce okumuş olduğumu düşündüm. Fakat hiç önemli değil, çünkü akıcı dili ve çarpıcı sürpriz finaliyle okuması çok zevkli bir roman bu.

İstihbaratçı Sedat, Güzel Sanatlar öğrencisi ve kendinden hayli genç Mine ile gizli kapaklı bir ilişki yaşamıştır. Zamanla Mine Sedat'dan soğumuş ve ilişkilerini bitirmiştir. Sedat sisli bir gecede bir örgüt evi baskınına gitmiş, sonraki günlerde ise Mine esrarengiz şekilde ortadan kaybolmuştur. Sedat genç kızın yeni sevgilisi ve eski örgüt üyesi Fahri'den şüphelenirken güpegündüz suikaste uğrar. Yaralı olarak kurtulduğundaysa hem uğradığı saldırıyı, hem de Mine'nin ortadan kayboluşunu araştırmaya koyulur. Bu esnada İstihbarat Teşkilatı'nda kazanlar kaynamaktadır. Peki Mine'nin kaybolmasının örgütle alakası var mıdır?

Kesinlikle okumaya değer, gayet zevkli bir Ahmet Ümit polisiyesi. Yazarın 1996 yılında yayınladığı ilk polisiye romanı aynı zamanda.  Ayrıca yabancı dilde yayınlanan ilk Türk polisyesi imiş.

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Puslu Kıtalar Atlası

İhsan Oktay Anar, İletişim Yayınları

2007'de aldığım ve yıllardır kütüphanede sararıp solarak okunmayı bekleyen bu kitabı geçen haftasonu yutarcasına okudum. Nihayet! Bunca sene niye okumamış olduğumu da bir türlü anlamadım. Çünkü Puslu Kıtalar Atlası tam benim hayallerimdeki roman!

Kitap birbirine giren bir maceralar sarmalı. Olaylar 17. yüzyılda İstanbul'da, o zamanki adıyla Konstantiniye'de geçiyor. Kahraman levent Arap İhsan'ın akrabası Uzun İhsan ve onun oğlu Bünyamin'in yanına gelmesi ile bu şaşırtıcı hikaye başlıyor. Daha sonra sadece ana tiplerin değil, öyküye karışan irili ufaklı bir yığın karakterin hafiften fantastik, inanılmaz hikayelerini okuyoruz. Lağım kazıcılarla sefere çıkıp Konstantiniye'de hüküm süren çatlak dilenci tayfası ile haşır neşir oluyor; istihbarat teşkilatının nasıl kurulup o yıllarda nasıl işlediğine tanık oluyoruz. Büyüleyici bir dünya gözlerimizin önünde yükseliyor : 17. yüzyıl İstanbul'unun yeraltı dünyası! Beri yandan Bünyamin'in hayatını da takip ederek onu yeraltına indiren akılalmaz maceralar silsilesinde adeta Bünyamin'e eşlik ediyoruz. Bu esnada birbirinden renkli ve çarpıcı tipler etrafımızda dolanıyor : Hınzıryedi, Alibaz, Ebrehe... Ve bitmesin, bitmesin dedirterek kitabımız sürprizlerle sona eriyor.

Bolca fantastik öğeleri de barındıran tarihi bir roman. Yazım dilinde aralarda son derece usturuplu Osmanlıca kelimeler kullanması ayrı bir zevk veriyor. Bir Türk yazarın dünyaya getirdiği bu başyapıt, mutlaka okunmalı.

Yazarın diğer kitapları :
Kitab-ül Hiyel
Efrasiyab'ın Hikayeleri
Amat
Suskunlar

13 Mayıs 2011 Cuma

Doktor Proktor'un Osuruk Tozu (Doktor Proktors Prompepulver)

Jo Nesbo, Pegasus Yayınları

Kapağındaki totosundan haşmetli bir osuruk patlaması salan minik yavrucak çizimiyle aklımı çelmişti bu tatlı kitap. Konusu da tam çocuklara göre: Mahallenin uslu kızı Lise, karşı eve taşınan tuhaf oğlancık Çörek ile arkadaş olur. İkili mahallenin çılgın dahisi Doktor Proktor ile muhabbeti ilerletip mucidin şahane icadı osuruk tozunu denemeye başlarlar. Saldıkları muhteşem osuruk patlamaları ile başları dönen ufaklıklar tozu diğer arkadaşlarına satmaya başlayınca olaylar karışır, işin içine gaddar kardeşler ve devasa bir anakonda bile bulaşacaktır ama Norveç'in milli bayramı olan 17 Mayıs günü herşey inanılmaz patlamalı ve de gürültülü şekilde yoluna girecektir.

Bu yüzde yüz, tam bir çocuk kitabı. Dili olduka basit, alabildiğine hafif, çocuklar için çok da eğlenceli. Alıp okuduktan sonra yavrunuza ya da yeğenlerinize filan verirsiniz. Fakat kuşe kağıda baskısı ve kitabı dolduran çizimleriyle, belki de sahip olmak isteyeceğiniz güzel bir kitap bu aynı zamanda. Ben güzel çizimleri için benimkini saklayacağım. Ama bir daha okumaya da gerek yok.



27 Nisan 2011 Çarşamba

S*ktir Et (F**k It)

John C. Parkin, Arunas Yayıncılık

Kişisel gelişim kitaplarından tiksinirim. Onları saçma sapan ve gereksiz bulurum. Siktir Et de oldukça vaatkar ismine rağmen sıkıcı ve gereksiz bir kitap. 200 sayfadan az bu kitabı 2 saat yerine 3 günde okuyabildim, habire elimden atıp durdum, ayıp olmasın diye dişimi sıkıp bitirdim sonunda.

Kitabın felsefesi hayatta hiç bir şeyi önemsememek, her şeye siktir et demek; başına gelen, etrafta olan biten herşeyi tevekkülle kabullenmek gibi özetlenebilir. Gerginliği yok edin, hiçbir şey için hırs yapmayın, herşeye siktir et deyin, istemeyi bıraktığınız an herşey zaten size gelecektir diyor. Aslında bir doğu felsefesini savunuyor bu kitap ama felsefeyi Batı'ya daha uygun olacak şekilde Siktir Et olarak adapte etmişler.

Bu tarz kitaplara çok meraklıysanız alın okuyun, yoksa aman siktir edin gitsin.


25 Nisan 2011 Pazartesi

Yeni kitaplar

Selam dostlar!

Bu hafta sonuna kadar okuyarak sizlerle paylaşmayı planladığım 2 yeni kitabım var:

İlki bir kişisel gelişim kitabıymış. Asla kişisel gelişim kitabı okumam, hatta kişisel gelişim kitaplarının hepsini pencereden atmak gerektiğini düşünüyorum. Gelgelelim, tamamen isminden dolayı bu kitabı çok merak ettim ve aldım : S*ktir Et!

İkinci kitabımız ise bir çocuk  kitabı. Fakat kapağı, baskısı, cildi ve içini süsleyen resimleriyle muhteşem görünüyor : Doktor Proktor'un Osuruk Tozu. Ahahahah, okumak için sabırsızlanıyorum doğrusu:)) Amazon yorumları kitabın son derece güldürücü ve eğlenceli olduğunu söylüyor. Tam ihtiyacım olan şey bugünlerde.

Bakınız kitabın içi böyle resimlerle süslü. Baskısı 1. kalite kuşe kağıt, pırıl pırıl, çok güzel ve sahip olmak isteyeceğiniz türde bir kitap.


 Kitapları okur okumaz yorumlarımla karşınızda olacağım:))

xo xo

11 Nisan 2011 Pazartesi

Cani (The Cutting)

James Hayman, Bilge Kültür Sanat

New Yorklu dedektif Michael McCabe, karısından boşandıktan sonra kızını güvenli bir ortamda yetiştirebilmek için küçük ve sakin Portland şehrine taşınır. Bir süre sonra korkunç bir cinayet işlenir, genç bir kızın kalbi canlı canlı yerinden sökülmüştür. Bir başka genç kadın ise ortadan kaybolmuştur. Kurbanlar genç, sarışın ve sportif tiplerdir. Dedektif ve ortağı iz peşine düşerler. Kaçırılan kadını kalbi sökülmeden kurtarabilmek için zamana karşı yarışmaları gerekmektedir.

Gayet rahat okunan akıcı bir polisiye. Cnbc-e'de Amerikan dizisi izliyormuş gibi; tipler, görüntüler gözünüzün önünde kolayca canlanıyor. İnsanı çok heyecanlandırıp coşturmasa bile sıkmamayı da beceriyor. Benim için hayal kırıklığı olmadı bu kitap. Yazarın bir kitabını daha okuyabilirim.



4 Nisan 2011 Pazartesi

Psikopat (Prior Bad Acts)

Tami Hoag, Koridor Yayınları

Tami Hoag'ı Oğlak Yayınlarından çıkan 2 kitabı ile tanıdım : Gece Günahları ve Günah Kadar Suçlu. Polisiye macera severlere bu iki kitabı tavsiye ederim, son derece zevkli, akıcı ve heyecanlı romanlardı.

Psikopat okuoku.com'dan sipariş verirken kelepir kitaplar köşesinde bulup çok ucuza aldığım bir roman idi. Kitaba oldukça beklenti ile başladım ama sonuçta orta karar bulduğum bir roman oldu. Tami'nin en iyi işi değil. Çeviride bir sorun vardı sanki, bazı cümlelerde kopukluk hissettim, yani bir önceki satıra bakıyorum, sonraki satırı okuyorum ve arada bağ kuramıyordum. Bilemedim kopukluk çeviriden mi, orijinalden mi, yoksa benden mi kaynaklandı.

Sakin Minneapolis kentinde akıllara ziyan bir cinayet işlenmiş, maktülleri bulan polisler bile kendilerine gelememişlerdir. Katil zanlısı olarak Karl Haas adlı bir adam yakalanmıştır ancak savcının elinde sağlam kanıt yoktur. Yargıç Carey Moore adamın geçmişindeki suçların bu dava için kanıt sayılamayacağına karar verince bütün şehir kadından nefret etmeye başlar. Yargıç otoparkta saldırıya uğrayıp kaçırıldığındaysa, onu kurtarmak Dedektif Sam Kovac ve nüktedan partneri Nikki Liska'ya düşer.

Orta karar bir polisiye. Ama çok sıkmadan pıt diye okutuyor kendini. Bir gecede okudum.


2 Nisan 2011 Cumartesi

Semerkant (Samarcande)

Amin Malouf, Yapı Kredi Yayınları



Semerkant yıllar önce alınmış bir kitap, 90'ların sonunda. Onca sene nedense okumadan kitaplıkta bekletmişim, ne kayıp! Enfes bir roman Semerkant, tarihi bir masal gibi.

Semerkant'ın merkez noktası, Ömer Hayyam'ın elleriyle yazdığı rubaileri, yeryüzünde tek bir kopyaı olan bu Elyazması'nı, Hayyam ömrü boyunca yanında dolaştırıyor. Biz romanda önce Ömer Hayyam'ın maceralarını okumaya başlıyoruz, sonra şaşırtıcı bir şekilde Hasan Sabbah giriyor hikayemize. Sadece o mu? O devirde yaşamış ve Semerkant 'ta hüküm sürmüş Selçuklu hanedanları katılıyor hikayemize, meşhur sadrazam  Nizamülmülk'ün efsanevi maceralarını, Hasan Sabbah ile çekişmelerini okuyoruz.

Kitabın ilk 2 bölümü bu kahramanların etrafında geçiyor ve daha yüzlerce sayfa olsa okunabilecek lezette yazılmış. Çevirinin de ağızlara layık olduğunu söylemem lazım. Kitabın sonraki 2 bölümü ise yüzyıllarca ileri gidip 1800'lerin sonunda İran'da yaşanan ayaklanmalara ayrılmış ve en başından beri bize olayları anlatan; aslında tek amacı Elyazması'nı ele geçirmek olan Benjamin'in İran'da yaşadıklarına, Tebriz ayaklanmasında başına gelenlere tanık oluyoruz.

Ve en sonunda Elyazması'nı ele geçiren Benjamin, Amerika'ya dönmek için Titanic isimli bir gemiye biniyor...

Bunca senedir okumadığıma pişmanlık duyduğum harika bir kitap. Kitabın içine serpiştirilmiş Hayyam dörtlükleri de ayrı bir güzellikte.

Rengarenk Dünyada  bir adam gezer,
Ne zengin, ne fakir, ne mümin, ne zındık,
Hiçbir gerçeğe dalkavukluk etmez,
Hiçbir yasayı tanımaz...
Bu alacalı dünyada kimdir bu adam, cesur ve üzgün?


21 Mart 2011 Pazartesi

Çoluk Çocuk (Just Kids)

Patti Smith, Domingo

Patti Smith 1946 yılında doğmuş, 1967 yılında New York'a gelmiş, hayatının aşkı Robert Mapplethorpe ile tanışmış, birlikte yaşamaya başlamışlar, tek amaçları sanat yapmakmış. Sonunda Patti büyük bir şair ve şarkıcı olmuş, Robert ise sanatsal erotik fotoğraflarıyla olay yaratmış. Yaşamları ayrı yönlere gitse de, sevgileri ve dostlukları hiç tükenmemiş.

Çoluk Çocuk, Patti Smith'in hatıralar yokuşunda geriye giderek, Robert ile New York'da geçirdiği bohem yılları anlattığı bir kitap, Robert'a yakılmış bir ağıt aslında. Okurken her satırda Patti'nin Robert'a hissettiği sevgiyi, onun güzelliğine nasıl hayran olduğunu duyumsuyorsunuz  Robert eşcinsel olduğunu anladığında bile bitmeyen, eksilmeyen bir sevgi var aralarında. Bir de o yılların sanatçıları resmi geçit yapıyor adeta kitapta, yanınızdan Jimi Hendrix geçiyor, arka masada Janis Joplin yemek yiyor, Sam Shepard size bir sandviç ısmarlıyor... O bohem yaşama da tanıklık ediyoruz kitabı okurken.

Çiçek çocuklar döneminde yaşanan büyük bir aşkın, dostluğun romanı.  


16 Mart 2011 Çarşamba

Uçan Şato (Castle in the Air)

Diana Wynne Jones, İthaki Yayınları

Yürüyen Şato'nun devamı olarak lanse edilen  Uçak Şato, aslında bambaşka karakterlerle çok daha farklı bir hikaye anlatıyor. Büyülü Ingary memeleketinin Zanzib eyaletinde halı satan genç Abdullah'ın uçan bir halı satın alması ile maceralar başlıyor. Uçan halı gece vakti Abdullah'ı hayallerinin bahçesine götürünce Abdullah da  rüyalarının prensesi Gece Çiçeği ile karşılaşıyor. Fakat kötü bir cin gözlerinin önünde Gece Çiçeği'ni kaçırınca Abdullah halısıyla beraber oldukça şenlikli bir seyahate çıkıyor ve hikayenin finalinde ilk maceradan tanıdığımız büyücü Howl ve karısı Sophie de maceraya dahil oluyorlar.

Fantastikten çok masalsı bulduğum, Binbir Gece Masalları'ndan oldukça esinlenmiş, hafif, eğlencelik bir roman. Sanki bir çizgi filmi okuyormuş gibi hissettim

Umarım İthaki şato serisinin üçüncü cildini de yayınlar.


15 Mart 2011 Salı

Bin Muhteşem Güneş (A Thousand Splendid Suns)

Khaled Hosseini, Everest Yayınları

Çeviri : Püren Özgören



Uçurtma Avcısı'nın yazarından gelen ikinci kitap kesinlikle ilkini katbekat aşmış. Gerçekliği, samimiyeti iç acıtan bir roman bu, ama kahramanlarımızın başına gelenlere isyan edemiyorsunuz. Maalesef bu anlatılanların ve çok daha büyük acıların Afganistan'da gerçekten yaşanmış olduğunu biliyoruz.


Nasıl ki Uçurtma Avcısı savaşın ve yıkımın altındaki bir ülkede çocuk olmayı anlatıyorsa, Bin Muhteşem Güneş de, o ülkede kadın olmanın ne demek olduğunu gözler önüne seriyor. Meryem hali vakti yerinde 3 karılı bir adamın gayrimeşru kızıdır. Babası Meryem'den kurtulmak için kızı 15 yaşında Kabil şehrinde yaşayan orta yaşlı bir adama verir, Meryem hayatının kalanını onu burkasız sokağa çıkarmayan, çocuğu olmadığı için işkence eden bu adamın hiddeti altında geçirecektir.


Meryem ve kocası Raşit'in sokağında, okumuş yazmış takımından bir aile yaşamaktadır. İki oğulları dağa çıkmış, Ruslara karşı savaşmaktadır. Küçük kız Leyla ise yatağından çıkmayan annesinin yerini doldurmaya çalışır, karşı komşunun oğlu Tarik'a sevdalanır. Ama savaş, Kabil'in üzerinde vızır vızır uçan roketler hepsinin hayatını sonsuza dek değiştirecektir. Ve Meryem ile Leyla'nın acımasızca birleşen hayatları eşsiz bir dostluğa yol açacaktır.


Afganistan'ın savaş, kan, yıkım ve ölüm dolu yakın tarihini iki kadının hayatı üzerinden anlatan çok başarılı bir roman, hararetle tavsiye edilir.


Bu kentin ne çatısını aydınlatan ayları sevebilirsin,
Ne de duvarlarının gerisine gizlenen bin muhteşem güneşi.






13 Mart 2011 Pazar

Kutsal Meclis (Adam)

Ted Dekker, Martı Yayınları

FBI ajanı Daniel Clark, Havva adını taktıkları esrarengiz bir serikatilin peşindedir. Katil genç kızları kaçırıp menenjit virüsü ile zehirleyerek ölmelerine sebep olmaktadır. Daniel ve patalog Lori katilin bir kurbanını canlı bulmayı başarırlar. Kızı hastaneye yetiştirirken hayatlarını değiştirecek bir olay başlarına gelir. Katil yollarına çıkar ve Daniel'i kafasından vurur. Uzun süre tıbben ölü kalan Daniel, Lori'nin çabalarıyla hayata döner. Ancak beyni öldüğünü düşünerek bir takım kimyasallar salgılamış, bunlar Daniel'in sürekli halüsinasyon görmesine; panik atak krizi geçirmesine sebep olmaktadır. Korkunç katil karısını kaçırdığındaysa, Daniel herşeyi göze alacaktır.

Kitap kulübümüzle beraber okuduğumuz ikinci kitap ilkine göre çok daha zevkliydi. Kitabın ilk yarısı CNBC-E'de izlediğimiz Amerikan polisiyelerine benziyordu, sıkmadan kendini okutan akıcı bir anlatımı var. Kitabın ortasından sonra ise olaylar bambaşka bir yöne gitti; polisiye maceranın ötesine geçti. Açıkçası ben kitabın ikinci yarısını hiç sevmedim, finaldeki açıklama da beni hayal kırıklığına uğrattı. Benim için okumasam da olur dediğim bir kitaptı Kutsal Meclis. Bu yazarın başka bir kitabnı da okumam.


6 Mart 2011 Pazar

Dracula

Bram Stoker, Bilge Karınca Yayınları

19. yüzyılın sonları. Genç İngiliz  avukat Jonathan Harker, firmasını temsilen Transilvanya'ya seyahat etmektedir. Burada Kont Dracula adında birinin  Londra'nın çeşitli semtlerinden aldığı mülklerin satış işlemlerini tamamlayacaktır. Jonathan dünyanın en batıl bu topraklarında uğursz bir yolculuktan sonra Dracula şatosuna ulaşır. Şatonun efendisinin tuhaflıklarını farkettikten sonra şatoda esir olduğunu anlar. Kontun ölümüne  sadık çingeneleri ise  şatonun toprağını kutulara doldurmaktadır. Bu kutular gemiyle İngiltere'ye gideceklerdir. Jonathan şatonun şapelindeki tabutları görüp gece de 3 şeytani kadının saldırısına uğradıktan sonra şatodan kaçmak için ölümüne uğraşmaya başlar.

Bu esnada kutularca toprak taşıyan esrarlı gemi Londra'ya ulaşır. Gemideki tüm mürettebat ölmüştür. Jonathan'ın nişanlısı Mina bu civarda oturan en yakın arkadaşı Lucy'i ziyaret etmektedir. Lucy'de uyurgezerlik peyda olur ve bilinmeyen bir hastalıktan sararıp solmaya başlar. Lucy'nin doktoru John Seward, Amsterdam'daki üstadı Abraham Van Helsing'i Londra'ya çağırır. Van Helsing, Seward ile Lucy'nin nişanlısı Arthur Holmwood ve Amerikalı dostları Quincey P. Morris, hep beraber Lucy'i ele geçiren bu esrarengiz hastalıkla mücadele etmeye başlarlar.

Dracula klasik bir roman. Her klasik gibi zaman zaman sıkıcı olabiliyor. Bir karakter konuşmaya başladığında sayfalarca sürebiliyor konuşması. Bol bol Viktorya çağının ahlak anlayışı üzerine dem vurmaları da cabası. Kahramanlarımız uzun süre neyle karşı karşıya olduklarını anlayamıyorlar, bu yüzden olayların heyecanlı noktaya gelmesi uzuyor da uzuyor. Kitabın günümüz zevkine uyması için biraz daha tempolu olması,  azıcık kesilip biçilmesi gerekiyormuş sanki. Tabii 1897 yılında yazılmış ve efsane olmuş bir roman için bunu söylemek terbiyesizlik sayılabilir. Ama ben romanı okurken böyle hissettim. Hele finalde artık sayfalar geçmek bilmedi, bu bölümde biraz daha tempo şarttı. Finalde ise herşey 2 satırda olup bitiverince biraz sinir oldum.

Kitapta olaylar kahramanlarımızın ağzından anlatılıyor. Jonathan Harker'ın günlük yazıları, Mina'nın güncesi, Van Helsing'in notları, Doktor Seward'ın kayıtları üzerinden olayları takip edebiliyoruz.

Kitabın baskısı ise sorunlu. Tercümesi başarılı (Çeviri : Zeynep Akkuş), su gibi akıp gidiyor. Ancak baskıda sayısız yazım ve imla hatası var; dahi anlamına gelen de'nin bitişik yazılması hatası bile var. Baskıya vermeden kimse okumamış mı bu kitabı diye merak ettim doğrusu.

Vampir edebiyatı meraklılarının mutlaka okuması gereken, bu janrın kutsal kitabı olan bir roman. Ama belki yeni ve düzeltilmiş bir baskısını beklemekte fayda var.



1 Mart 2011 Salı

Ölümsüz ve Bekar (Undead and Unwed)

Mary Janice Davidson, Artemis Yayınları

Ölümsüz ve Bekar, bir serinin ilk kitabı. Kahramanımız Betsy, 30 yaşına bastığı gün sekreterlik işinden kovulur ve o akşam da yaramaz kedisi yüzünden araba altında kalarak ölüverir. Sadece birkaç gün sonra morgda ölü olarak yeni hayatına uyanacaktır. Önce bir zombiye dönüştüğünü zannederek kendini -tekrar- öldürmeye çalışır ama hiç birşey Betsy'e zarar vermemektedir. Sonunda bir vampir olduğunu anlar, hem de özel güçleri olan bir vampir, gün ışığında yanmayan, haçtan etkilenmeyen, Tanrı'nın adını rahatça anabilen bir vampirdir o. Çeşitli olaylardan sonra Betsy, kadim kitaplarda müjdelenmiş kutsal vampirler kraliçesi olduğunu öğrenir. Ama bu kızın tek derdi son moda tasarımcı ayakkabılarıdır. Klişelerden kırılan vampir toplumu ise Bela Lugosi kılıklı kaçık bir vampirin eline düşmek üzeredir.

Kitap bir yandan vampir klişeleri ile dalga geçerken beri yandan o klişelerden esinlenmekten kendini alamıyor. Yenidoğanlar olsun, Betsy'nin susuzluğuna hakim olabilmesi olsun akla Alacakaranlık serisini getiriyor. Esas kızın bir zenci bir gay yakın arkadaşı olması ile de kitabın kendi de klişe olmaktan kurtulamıyor maalesef.

Ölümsüz ve Bekar, yazın deniz kenarında okunabilecek bir kitap. Olaylar Betsy'nin ağzından anlatılıyor, ama bence Betsy çok fazla konuşuyor. Bunu yaparken de misal Sophie Kinsella karakterleri kadar komik ve eğlenceli olamıyor maalesef.


27 Şubat 2011 Pazar

Yedi Kartal Efsanesi - 1: Zülfikar'ın Hükmü

Saygın Ersin, Pegasus Yayınları

Zülfikar'ın Hükmü; Saygın Ersin'in Yedi Kartal Efsanesi üçlemesinin ilk kitabı. Ama ne kitap! Son derece heyecanlı ve sürükleyici, dili de su gibi akıp giden; kadim Anadolu efsaneleri ile İstanbul şehrinin yüzlerce yıllık sırları ile dolu dolu bir fantastik bir macera romanı.

Kitabın başında Lokman Hekim efsanesini öğrenip bu aleme adım atıyoruz. Rivayete göre kadim zamanlarda şeytan büyüyü dünyaya göndermiş, yeryüzünde kol gezen şerle mücadele etmek için de cennetten 2 melek sanatlarını dünyaya getirmiş. Ne var ki  yıllar yıllar geçtikçe meleklerin sanatına sahip insanlarıın bile şerrin hizmetine girdiğini görünce cennetin kapıları sonsuza kadar kapanmış. Lokman Hekim ise ölümsüzlüğün sırrını bulmuş ama reçeteyi elinden uçurup kaybetmiş. Diyar diyar gezerek meleklerin sanatıyla doğmuş 7 çocuk bulmuş, onları cengaver yetiştirmiş, boyunlarına kendi yaptığı madalyonları takmış, böylece Lokman Hekim Ocağı kurulmuş olmuş. Yediler yeryüzündeki her türlü şerle, kötülükle savaşmaya başlamışlar ama bu savaşta ölenler olmuş. Ölenlerin yerine yine meleklerin sanatına vakıf başka kız- erkek çocuklar bulmuş Lokman Hekim, Yediler yine tamamlanmış, namları almış yürümüş. Lokman Hekim ölümsüzlük reçetesini aklında kaldığınca yeniden hazırlamış. Bu iksir Yediler'in ömrünü 50 sene uzatıyormuş. Ama ölümsüz değilmiş Yediler, kalleş bir ok, kılıç darbesi yine öldürürmüş onları. Ama yaşlılık, hastalık dokunmazmış onlara, sadece 50 senede bir bu iksiri içmeleri gerekmiş. Böylece Yediler yeryüzündeki ifritlerle, melunlarla savaşmaya devam etmişler. Ustalardan ya da Hatunlardan biri eksildi mi, yerine yenisini bulmuşlar. Lokman da 50 senede bir Yedilere görünüp iksiri hazırlarmış. İksirin reçetesini 8 parçaya bölmüş Hekim, her Usta'ya ve Hatun'a 1 parçasını vermiş saklamaları için.

Yüzyıllar geçmiş, Osmanlı cihana hakim olmuş, İstanbul da cihanın merkezi olunca bütün melunlar İstanbul'a akın etmiş, padişahları bu karanlık güçlerden Solaklar derler 12 en seçme yeniçeriden oluşan bir grup korurmuş. Bunlar bütün melunlarla savaşsalar da Geceliler denen kan içicileri İstanbul'dan söküp atamamışlar. Zaman içinde Yediler de dünyanın merkezi İstanbul'a yerleşmişler ve kötülüğe karşı savaşlarına devam etmişler Solaklar'la beraber.

İşte bu girizgahtan sonra asıl roman başlıyor. Roman günümüzde İstanbul ve Ankara'da geçiyor. Yediler varlıklarını devam ettirmektedirler. Yine iksir yapma zamanı gelmiştir, bunun için yedisinin de birarada olması gerekmektedir ki, Salih Usta'nın çırağı, en gençleri Elif kayıp olduğundan ne yapacaklarını bilemezler. Beri yandan Hassan Sabah'ın Alamut kalesi fedailerine öykünen bir tarikat yıllardır güçlenmiş, şimdi Yediler'e büyük bir darbe vurmayı planlamaktadır. Hiç hesapta olmayan biri de Topkapı Sarayı'ndan esrarlı bir paket çalar. Paketin içinde Hz Ali'nin herşeye muktedir kılıcı Zülfikar olduğunu bilen çok az kişi vardır. Ve Yediler'in iksir yapamadıkları takdirde çok kısa zamanları kalmıştır.

İşte böyle günümüzün modern şehirlerinde geçen, insanüstü efsanevi varlıkların maceralarını anlatan, mükemmel bir roman Zülfikar'ın Hükmü. Efsaneleri  ve fantastik maceraları sevenler bayılarak okuyacak bu kitabı. Salt macera seviyorsanız da kitabın heyecandan tırnak yedirten temposu sizi oldukça tatmin edecek.

Çok sevdim, hararetle tavsiye olunur.



26 Şubat 2011 Cumartesi

Büyük Roman, son cariye ilk sultaniçe

İzzeddin Çalışlar, Doğan Kitap

Sene 1941, Vaniköy'de bir yalı. Yalıda bir araya gelmiş 5 birbirinden egzantrik tip. Yalının efendisi Azamet hanım, son padişah Vahdettin'e olan aşkıyla kafayı yemiş Çingen asıllı bir saray cariyesidir; saçmasapan olaylar neticesinde İstanbul'dan kaçmazdan evvel padişah'tan bu yalıyı hediye olarak almayı başarmış, ama Vahdettin'i hiç unutmamış, takıntı yapmış. Cüce Füruzi, erkek görünümlü dişi bir hilkat garibesi, sarayda cüce soytarı iken Azamet'le yalıya gelmiş, Azamet'in eli ayağı olmuş, inanılmaz bir hafızası var, herşeye divan edebiyatından bir beyitle cevap veriyor. Halime Hanım, bir eski İstanbul beyefendisi! Kitapta okuyacağınız tuhaf olaylardan sonra artık bir İstanbul hanımefendisi olduğuna inanmış, hayatını bu şekilde geçiriyor. Şair Şefik eski bir sosyalist, Halim-Halime'nin de üvey ağabeyi. 1 Mayıs 1923'de Amele bayramında çıkarttığı olaylardan beri aranmakta. Müslim, çocukluğu İstanbul'da tekkede geçerken nasıl olduysa Malta Kardinali Mösyö Duposte olmuş emekli bir monsenyör.

Bütün bu şahane karakterler, bir takım olaylar sonucu Vaniköy'deki yalıda bir araya geliyor. Azamet hanım kafayı üşütmüş, Sosyalist Osmanlı İmparatorluğunu kurup dünyaya hükmetmeyi aklına koymuştur. Bu beş tatlı kaçık ister istemez öyle bir nümayiş çıkartırlar ki, olaylar Reisicumhur İsmet Paşa'nın kulağına kadar gider.

Büyük Roman tarihi bir güldürü. Kısacık, tadı damakta kalan bir kitap (Sadece 174 sayfa), kısa kısa bölümler, geçmişle 1942 arasında gidip gelerek 5 kahramanımızın hikayelerini açıklarken nasıl olup da bu köhne yalıda biraraya geldiklerini anlatıyor. Anlatırken de bol bol güldürüyor. Okuduğum en değişik lezzete kitaplardan biri oldu:))) Tarihi kitap sevenlere hararetle tavsiye olunur.

"Bu kez orta salonu “Yaşasın Osmanlı emperyalizmi,” nidaları kapladı. Kimi impiryalizması, kimi emprimesi, kimi emprazaryosu diyordu ama neyse... "

"İffet Hala, “Olur mu canım öyle şey? Ne demek ‘Halim değilim, Halimeyim?’ Tövbe de. Bu ne biçim şaka?” dedi. Derin bir iç geçirmeyle yerinden doğrulan 89 yaşındaki,Balkan Harbi gazisi Memduh Bey, bastonuna dayanıp, “Devril, bre kafir!” diye ayağa kalktı ve aynen yere yığılıp fücceten gitti."


"Füruzi artık her adamı erkek olarak görmeye başlamıştı. Her bir adam bir erkekti, ve şaşılacak şey, her birinin bir malafatı olmalıydı."






21 Şubat 2011 Pazartesi

Patasana

Ahmet Ümit, Doğan Kitap. Yeni basımı Everest Yayınlarından çıktı.

Patasana'yı 2003 yılında almışım, okumak 8 sene sonra kısmet oldu. Tam olarak bir polisiye roman diyemeyiz Patasana'ya. Antep civarında kazı yapan bir arkeoloji ekibi, daha önce hiç keşfedilmemiş gizli bir oda bulur  kazdıkları antik kentte. Bu odayı 2700 yıl önce Hititli saray yazmanı Patasana yaptırmış ve başından geçenleri anlattığı kil tabletleri saklamıştır odaya, tam 28 tane. Ekip bir yandan kayıp tabletleri ararken beri yandan çevrelerinde işlenen cinayetler yüzünden işlerini yarım bırakmamaya çalışır. Kazı başkanı Esra olukça kaygılıdır, acaba kazıyı durdurmalı mı? Ancak kdim Patasana tabletleri resmi olmayan tarihe ait en önemli yazılı anıtlardır, hepsini bulup yazmanın öyküsünün tamamını da öğrenmek isterler. Esra cinayetlerin 78 yıl önce bu topraklarda işlenmiş başka cinayetlere benzerliğini keşfedince işler iyice karışır.

Kitapta kazı ekibinin Esra ekseninde yaşadıklarıyla tabletlerin öyküsünü beraber okuyoruz. Bir bölüm kazı ekibinin başına gelenler, sonra bir tablet ve Patasana'nın öyküsünü okuyoruz, tam 28 bölüm ve 28 tabletten oluşuyor kitabımız. Enteresan bir nokta şu ki, her yeni bölüm bir önceki bölümün son cümlesinde geçen kelimelerle başlıyor, oldukça enteresen bir detay. Kitapta kişileri uzun uzun konuşturan Ahmet Ümit, o toprakların kanlı geçmişine, işgallere, Ermeni, Kürt sorununa derken her konuya el atmaya çalışmış. Ama polisiye gibi gitmiyor kitap, cinayetler işleniyor, şaşırtıcı bir şekilde katil ortaya çıkıyor. Yani Esra çıkıp Yüzbaşı Eşref'le ipucu arayıp olayları çözmeye kalkmıyor. Patasana'nın tabletleri ise çok daha meraklı, 2700 yıl önce bu topraklarda hüküm sürmüş bir uygarlığı ve başına gelenleri anlatırken kendini merakla okutuyor.

Bütünüyle akıcı ve rahatlıkla okunan bir kitap, ama polisiye olarak değil de, Güneydoğu üzerine bir roman olduğunu düşünerek okumakta fayda var.


Büyükbabam Fırat'a baktığında, içimizdeki sevincin sırrını görürdü, babamsa Fırat'ta bizi düşmanlarımızdan daha üstün kılan gücü görürdü.; zeytini, nohudu, buğdayı, kayısı ve üzümü görürdü. Büyükbabama "Fırat nedir" diye sorduğunuzda, "Gündüzleri sevgilinin gözlerine yansıyan ışıktır" derdi, "geceleriyse sevgilinin çözülmüş siyah saçları". Babama sorsanız alacağınız yanıt belliydi: "Düşmana kaptırılmaması gereken bereketli bir sudur Fırat."


19 Şubat 2011 Cumartesi

Bir Gün (One Day)

David Nicholls, Pegasus Yayınları

Çeviri : Nalan Işık Çeper


15 Temmuz 1988 Cuma. Emma Morley ve Dexter Mayhew üniversiteden mezun oldukları kutlama gecesini beraber geçirirler. Emma çift anadal yapmış, çok zeki, orta halli kuzeyli bir aileden gelme, etkileyiciliğinin farkında olmayan bir kızdır. Dexter ise hali vakti yerinde bir ailenin biricik oğlu, güçbela mezun olmuş ama gelecek kaygısı yaşamayan yakışıklı bir genç. O geceden sonra çok yakın arkadaş olurlar. Romanımız da 20 yıl boyunca her sene 15 Temmuz gününe gider ve kahramanlarımızın yaşamlarının nasıl ilerlediğine şahit oluruz. Her seneden bir günün hikayesini okuruz. Yıllar boyu bazen beraberdirler, bazen ayrı. Mektuplaşırlar, telefonlaşırlar, birbirleri için vazgeçilmez, zaman zaman da çekilmez olurlar. Her yılın 15 Temmuz gününde olan biteni okurken; Em ve Dex'in kariyerlerinde ilerlemelerine ya da tıkanıp kalmalarına;  aşklarına, yalnız  kalışlarına, bazen yırtıp bazen de çuvallamalarına şahit oluruz. Tıpkı bizler gibi! Ve yıllar hızla birbirini takip eder.Seksenler doksanlara evrilir, sonunda 2000'li yıllara geliriz.

Olağanüstü bir kitap Bir Gün. Kesinlikle pembe bir aşk romanı değil. Okuduğum en zevkli, sürükleyici ve gerçekçi romanlardan biri. Emma ve Dexter son derece canlı karakterler, ilk sayfadan yanıbaşımda belirdiler ve kitap bitene kadar herşeyi film gibi izledim adeta. Çok canlılardı kesinlikle. Onların hayat öyküleri, üniversiteden mezun olup gelecekte ne yaşayacağını merak eden 20'li yaşlardan, kariyerinin nereye gittiğini merak eden 30'lu yaşlara, artık yavaşlamaya başlayan hayatına şaşırdığın 40'lı yaşlara kadar, herkesin kendini bulacağı ve muhakkak etkileneceği birer macera aslında. Kitabın merak duygusu da çok yüksek. Acaba Emma ve Dexter bir araya gelecekler mi? Acaba üniversiteden mezun olduklar sonra hayatları nereye varacak, hayal ettikleri başarıya kavuşabilecekler mi? Adeta onlara ne olacağının cevabı, bizim kendi hayatımızın bir aynası olacakmış gibi geliyor, o kadar insancıl ve realistik bir hikaye bu.

Çok beğendim, hararetle tavsiye ediyorum.

"Selam. Benim. Sadece yola çıktığımı ve kahvaltı büfesini görmek için sabırsızlandığımı söyleyeceğim. Belki beş dakika gecikirim.Ayrıca mesajın için teşekkürler, ben de...çok sabırsız olduğum için üzgünüm; o aptalca tartışma için de. Seninle ilgisi yoktu. Birazcık tozuttum o anda. Önemli olan şey seni çok fazla seviyor olmam. İşte. Buyur bakalım. Şanslı herif! Sanırım hepsi bu. Hoşçakal, sevgilim. Hoşçakal." 



14 Şubat 2011 Pazartesi

Beyaz Kale

Orhan Pamuk, İletişim Yayınları

Orhan Pamuk'un 180 sayfalık bu kısacık romanı; Osmanlıların eline düşen bir İtalyan kölenin ağzından payitahtın başkentinde yaşadıklarını anlatıyor. İyi eğitim görmüş bu delikanlı, esir düşüp  İstanbul'a getirilince hekim olduğunu öne sürerek ağır işlere koşulmaktan kurtulur. Sonra bir Paşa'nın kölesi olur, Paşa da onu "Hoca" diye tanınan bir alime hediye eder. İkili 25 sene beraber yaşar, düşünür, yazar ve "ben neden benim" sorusuna cevap ararlar. Sonunda da kaçınılmaz olarak birbirlerine dönüşürler.

Düşünce akışı olarak ilerleyen bir roman. Bu yüzden benim için zaman zaman sıkıcı olduğunu söylemeliyim.  Şehirde veba salgını çıktığı ya da padişah ve avanesiyle sefere gittikleri yerleri daha severek okudum. Orhan Pamuk'un tarzını seviyorsanız okuyabileceğiniz; yoksa sıkılacağınız bir anlatı.


13 Şubat 2011 Pazar

Uçurtma Avcısı (The Kite Runner)

Khaled Hosseini, Everest Yayınları

Çeviri : Püren Özgören



Amerika'da yaşayan Afganlı yazar Emir'e bir gece telefon gelir. Telefondaki, zavallı bahtı kara Afganistan memleketinden en sevdiği aile dostu Rahim Han'dır. "Gel" der Rahim Han, "Yeniden iyi biri olmak mümkün".


Böylece Emir o uzak ülkedeki aslında hiç unutmadığı çocukluğuna bir kere daha geri döner. Savaştan, Rus işgalinden önce hali vakti yerinde bir adamın biricik evladı, zengin bir küçük beydir o. En yakın arkadaşı ise, evin hizmetkarı Ali'nin, Emir'e taparcasına bağlı olan oğlu Hasan'dır. İki küçüğün hayatı 1975 senesindeki uçurtma yarışlarında kökünden değişecektir.


Böylece biz Emir'in ağzından bu hikayeyi okur, o karanlık günde olanları; öncesini; yıllar sonra gelen Rus işgaliyle Emir ve babasının Amerika'ya kaçıp burada yeni bir hayat kurmalarını öğreniriz. Afganistan'da kalanlar ise artık Ruslar'ın değil Taliban'ın insafına kalmıştır, bu zavallı ülkenin halkı bir kere daha insanlık dışı, sefil hayatlara mahkum olmuştur.


Kitap böylece Emir'in ağzından ardı ardına gelen trajik olayları anlatıyor. Her sayfayı çevirdiğimizde başka bir felaketle karşılaşıyoruz ama yazar bu felaketlerin üzerinden duygu sömürüsü yapmamış, olaylar sakince, oldukça akıcı ve sürükleyici bir şekilde anlatıldığı için ne okursak okuyalım sayfaları çevirmekten geri kalmıyoruz. 


Benim için Afganistan'ın tarihini anlatması, dağların arasında kalmış bu bahtsız ülkede yaşananlara; çocukların kaderine dikkat çekmesi açısından sevdiğim bir kitap oldu Uçurtma Avcısı. Yazarın diğer eseri Bin Muhteşem Güneş'i de mutlaka okuyacağım.


"Sokağın köşesini dönmek üzereydi; lastik botları yerden kar öbekleri kaldırıyordu.Durdu, döndü.Ellerini ağzının iki yanına götürdü."Bin tane iste, senin için yakalayayım !" dedi. Sonra o bildik Hasan gülümsemesiyle gülümsedi, köşeyi dönüp gözden yitti."