Agatha Christie, Altın Kitaplar
Kendi halinde yaşayan bir kadın, tuhaf şekilde hastalanır. Öleceğini anlayıp Peder Gorman'ı başucuna çağırır ve ona bazı isimler verir. Peder Gorman evine dönerken öldürülür ancak katil isim listesini kaderin bir cilvesi yüzünden bulamamıştır. Polis isimlerin sırrını çözmeye çalışırken yolu zekice rastlantılar sonucu bu olayla kesişen kahramanımız Mark Easterbrook da kendi çapında bir dedektiflik araştırmasına başlar. Mark'ın araştırması onu civardaki Kır At isimli antik eve götürür. Evde oturan tuhaf tavırlı üç kadın cadı olduklarını ve kara büyü ile insanları öldürebileceklerini ileri sürmektedirler.
Ölüm Büyüsü, cadılar, kozmik ölüm ışınları, bilinçaltı gibi yöntemlerden bahseden farklı bir Christie romanı. Aslında kitabı içinde çok sevdiğim Mrs Ariadne Oliver var diye almıştım ama Mrs Oliver küçük bir yan karakter olarak çıkıyor karşımıza sadece. Olaylarla bir alakası yok.
Kitabın anlatımını kopuk kopuk buldum, çeviriyi hiç mi hiç beğenmedim. Ne bileyim "genç ve güzel bir bayandı" denmesi hoşuma gitmedi. Birinci ağızdan anlatılırken birden üçüncü ağıza dönen sonra yine başa geri dönen çevirmen midir yoksa Agatha teyze midir anlamadım.
Benim düşüncem bütün Agatha Teyze külliyatını okumak isteyenlerin okuması gereken bir kitap. Yoksa illa okuyunuz diyemeyeceğim.
1 Eylül 2012 Cumartesi
25 Ağustos 2012 Cumartesi
Kadın Dedektif (The No:1 Ladies Detective Agency)
Alexander McCall Smith, Epsilon Yayınları
Mma Precious Ramotswe, babasından miras kalan sürüyü satarak kendine bir dedektiflik bürosu açar. Botsvana'nın ilk kadın özel dedektifi olmayı aklına koyan Mma Ramotswe; masa sandalye bulup bir de sekreter tutmuş, masaya daktilo bile koymuştur. Ve hayret, daha ilk günden bir müşteri gelir dedektifimizin bürosuna. Mma Ramotswe bundan böyle kırmızı çalı çayını yudumlayıp kayıp kocaları, kaçırılan çocukları bulacak; esrarlı sevgilileri açığa çıkartıp tuhaf olayları çözecektir.
Dedektif macerası gibi görünse de; bu kitabın kalbinde ve ruhunda Afrika var. Mma Ramotswe yüzde yüz, tam bir Afrikalı ve bu onun için en büyük mutluluk kaynağı. Ülkesi Botsvana'yı kanıyla canıyla sevmekte. Kitap bize aslında oralardaki hayatı, düşünce şeklini, yaşayış tarzını anlatıyor tatlı tatlı. Afrika sıcağını yüzümüzde hissederken, kadim kıtanın Mma Ramotswe'de hayat bulan bilgeliğine tanık oluyoruz. Dolayısıyla baştan sona son derece keyifli bir okuma.
Bu kitabı gerçekten çok sevdim, Afrika'da geçen hikayeleri okumak çok zevkli idi. Kitaba dair tek üzüntüm Epsilon'dan yayınlanmış olması. Epsilon, seri kitaplardan bir tane çıkartıp kalanını gözardı eden bir yayınevi benim nazarımda. Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu serisi de bu şekilde tek kitapla kalacak gibi görünüyor.
Yine de okuyun, hele ki kara kıtaya merakınız var ise, kaçırmayın derim.
Mma Precious Ramotswe, babasından miras kalan sürüyü satarak kendine bir dedektiflik bürosu açar. Botsvana'nın ilk kadın özel dedektifi olmayı aklına koyan Mma Ramotswe; masa sandalye bulup bir de sekreter tutmuş, masaya daktilo bile koymuştur. Ve hayret, daha ilk günden bir müşteri gelir dedektifimizin bürosuna. Mma Ramotswe bundan böyle kırmızı çalı çayını yudumlayıp kayıp kocaları, kaçırılan çocukları bulacak; esrarlı sevgilileri açığa çıkartıp tuhaf olayları çözecektir.
Dedektif macerası gibi görünse de; bu kitabın kalbinde ve ruhunda Afrika var. Mma Ramotswe yüzde yüz, tam bir Afrikalı ve bu onun için en büyük mutluluk kaynağı. Ülkesi Botsvana'yı kanıyla canıyla sevmekte. Kitap bize aslında oralardaki hayatı, düşünce şeklini, yaşayış tarzını anlatıyor tatlı tatlı. Afrika sıcağını yüzümüzde hissederken, kadim kıtanın Mma Ramotswe'de hayat bulan bilgeliğine tanık oluyoruz. Dolayısıyla baştan sona son derece keyifli bir okuma.
Bu kitabı gerçekten çok sevdim, Afrika'da geçen hikayeleri okumak çok zevkli idi. Kitaba dair tek üzüntüm Epsilon'dan yayınlanmış olması. Epsilon, seri kitaplardan bir tane çıkartıp kalanını gözardı eden bir yayınevi benim nazarımda. Bir Numaralı Kadınlar Dedektiflik Bürosu serisi de bu şekilde tek kitapla kalacak gibi görünüyor.
Yine de okuyun, hele ki kara kıtaya merakınız var ise, kaçırmayın derim.
22 Ağustos 2012 Çarşamba
Feriköy Mezarlığında Randevu
Barış Uygur, İletişim Yayınları
Bir Süreyya Sami polisiyesi. Basında spor yazılarıyla tanınan Kemal Deren'in yeni evlendiği genç ve de güzeller güzeli karısı kaçırılmıştır. Karısının başına bir şey gelmesinden korkan adam, eski polis, yeni ne iş olsa yaparımcı Süreyya Sami'den yardım ister. Süreyya Sami kendine has tavrıyla kayıp kadını aramaya başlar.
Feriköy Mezarlığı'nda Randevu bana kaçınılmaz olarak Emrah Serbes'in Behzat Ç. polisiyelerini anımsatsa da, kitabı onlar kadar sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Belki de sebebi etliye sütlüye karışmayan, pek kendi halinde kahramanımız Süleyman Sami'dir. Adam kendini o kadar salmış ki, mavi bekar donunu 3 gün kıçından çıkarmamış. Zaten bunu okuduğumda iyice soğudum kahramanımızdan:)))
Fena yazılmamış ancak ben pek anti(ka) kahramanından ötürü sevemedim bu kitabı. Yalnız olayın 2002 senesinde geçiyor olması hoşuma gitti.
Bir Süreyya Sami polisiyesi. Basında spor yazılarıyla tanınan Kemal Deren'in yeni evlendiği genç ve de güzeller güzeli karısı kaçırılmıştır. Karısının başına bir şey gelmesinden korkan adam, eski polis, yeni ne iş olsa yaparımcı Süreyya Sami'den yardım ister. Süreyya Sami kendine has tavrıyla kayıp kadını aramaya başlar.
Feriköy Mezarlığı'nda Randevu bana kaçınılmaz olarak Emrah Serbes'in Behzat Ç. polisiyelerini anımsatsa da, kitabı onlar kadar sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Belki de sebebi etliye sütlüye karışmayan, pek kendi halinde kahramanımız Süleyman Sami'dir. Adam kendini o kadar salmış ki, mavi bekar donunu 3 gün kıçından çıkarmamış. Zaten bunu okuduğumda iyice soğudum kahramanımızdan:)))
Fena yazılmamış ancak ben pek anti(ka) kahramanından ötürü sevemedim bu kitabı. Yalnız olayın 2002 senesinde geçiyor olması hoşuma gitti.
20 Ağustos 2012 Pazartesi
Başkaldıran Kurşunkalem
Ferhan Şensoy, Ortaoyuncular Yayınları
Üstat Ferhan Şensoy'un otobiyografisinin ilk cildi, Kalemimin Sapını Gülle Donattım, 2001 yılında okuduğum ve tadı damağımda kalan bir eserdi. Taa o yıllardan beri, maceraların devamını; kendi tiyatrosunu kurmak tutkusuyla yanıp tutuşan; eşsiz yaratıcılığı beyninin ve kaleminin her zerresinden fışkıran genç Ferhan'ın tuttuğu yolda azim ve aşk dolu mücadelesinin devamını beklemekte idim.
Başkaldıran Kurşunkalem, ilk cildin bıraktığı yerden başlıyor. Kendi tiyatrosunu kurma düşüyle İstanbul'a dönen, artık otuzlarına gelen Ferhan'ın hayatındaki başka bir dönemi okuyoruz, üstadın o kendine has dilinden. Yetmişli yılların, özel olarak İstanbul genel olarak Türkiye profilini de çiziyor Ferhan Şensoy kendi yaşamını anlatırken. Ayfer Feray ile çıktığı turneler ayrı bir lezzet, ara ara geri dönüşlerle sinema tadında anlattığı aile tarihi ayrı bir lezzet. Tiyatro oyuncularını, aktör muhabbetlerini, aşklarını ve gezilerini anlattığı kısımlar ise tadından yenmez, hele bir Özcan Özgür var ki, şahane... Ayrıca canım Haldun Taner'in sık sık karşımıza çıkması ne kadar güzeldi kitapta.
Tiyatro kurma sevdasıyla Türkiye'ye dönen Ferhan Şensoy'un, bu yolda attığı büyük bir adımla bitiyor kitap, Şahları da Vururlar oyununu kaleme alıyor ve oyunu Haldun Taner'e okuyunca, yolun açık olsun diyor bu tiyatro peygamberi genç yazarımıza.
Allahım, okumadım da yuttum adeta, tek kelimeyle şahane bir kitap.
Usta diğer ciltleri de 10 yıllık aralarla yayınlarsa ne yapacağız bilmem.
Üstat Ferhan Şensoy'un otobiyografisinin ilk cildi, Kalemimin Sapını Gülle Donattım, 2001 yılında okuduğum ve tadı damağımda kalan bir eserdi. Taa o yıllardan beri, maceraların devamını; kendi tiyatrosunu kurmak tutkusuyla yanıp tutuşan; eşsiz yaratıcılığı beyninin ve kaleminin her zerresinden fışkıran genç Ferhan'ın tuttuğu yolda azim ve aşk dolu mücadelesinin devamını beklemekte idim.
Başkaldıran Kurşunkalem, ilk cildin bıraktığı yerden başlıyor. Kendi tiyatrosunu kurma düşüyle İstanbul'a dönen, artık otuzlarına gelen Ferhan'ın hayatındaki başka bir dönemi okuyoruz, üstadın o kendine has dilinden. Yetmişli yılların, özel olarak İstanbul genel olarak Türkiye profilini de çiziyor Ferhan Şensoy kendi yaşamını anlatırken. Ayfer Feray ile çıktığı turneler ayrı bir lezzet, ara ara geri dönüşlerle sinema tadında anlattığı aile tarihi ayrı bir lezzet. Tiyatro oyuncularını, aktör muhabbetlerini, aşklarını ve gezilerini anlattığı kısımlar ise tadından yenmez, hele bir Özcan Özgür var ki, şahane... Ayrıca canım Haldun Taner'in sık sık karşımıza çıkması ne kadar güzeldi kitapta.
Tiyatro kurma sevdasıyla Türkiye'ye dönen Ferhan Şensoy'un, bu yolda attığı büyük bir adımla bitiyor kitap, Şahları da Vururlar oyununu kaleme alıyor ve oyunu Haldun Taner'e okuyunca, yolun açık olsun diyor bu tiyatro peygamberi genç yazarımıza.
Allahım, okumadım da yuttum adeta, tek kelimeyle şahane bir kitap.
Usta diğer ciltleri de 10 yıllık aralarla yayınlarsa ne yapacağız bilmem.
17 Ağustos 2012 Cuma
Kütüphanem
Şirket Çarşamba gününden yaz tatili için kapatılınca, evde boş geçireceğime tatilin ilk günü işe yarasın dedim ve yıllardır ellemediğim kütüphanemi boşaltıp temizledim. Gece 10'da işim bitti, çok yoruldum, parmaklarım koca kitapların arasına sıkıştı birkaç kere filan ama sonuçtan son derece memnunum. Üstelik kayboldu sandığım 3 tane cımbız buldum, iyi mi?
Hazır temizleyip düzenlemişken, sizinle de paylaşmak istedim kitaplarımı:
Kitaplığım 3 sıra raftan oluşuyor, bir duvarı kaplıyor sadece, çok az değil mi?
Sol sıradan başlayalım. En üst rafta Afa Yayınlarının Binbir Gece Masalları var, Alim Şerif Onaran tarafından da imzalanmış üstelik:) Onların yanında kıymetli Alexandre Dumas'lar ve 3 kutu set: Anne of Green Gables seti, Yüzüklerin Efendisi seti + Hobbit ve İlahi Komedya Seti.
Bir alttaki raf komple Can yayınları, Isabel Allende, Gabriel Garcia Marquez, Vasconcelos.. Ortadaki parça pinçik roman Yüzyıllık Yalnızlık. Ailecek favorimiz olduğu belli oluyor:)))
Rafları doldurduğum objeleri de yazayım : Tahta oyuncak bebekliğimden kalma, adı Memoş:) Çinili kutu Konya'da, biblo lise yıllarından (Doksanların başı) .
Alt rafta Kermit'i Lady Charlotte bulup getirmişti bana. Porselen maske Venedik hatırası, Uğur Mumcu'nun katledildiği günlerden beri sakladığım kart. Çini güvercin biblosunu annem hediye etmişti:)
Alt raflara inelim bakalım :
Alaaddin'in oturduğu rafta İstanbul, Osmanlı tarihi, eski günler etrafında dönen kitaplar bulunuyor, misal Aydın Boysan'ın ve Jak Deleon'un İstanbul üzerine yazdığı kitaplar, Edmondo De Amicis ve Julia Pardoe'nin seyahatnameleri, Harem üzerine kitaplar, Hıfzı Topuz romanları vs vs, en eski kitaplarımdan bunlar. Gökhan Akçura'nın bayılarak okuduğum Ivır Zıvır Tarihi kitapları da bu rafta yerini buldu:)
Bir altta ise Doğan Kitap ve Yapı Kredi Yayınları romanlarını sıraladım. Yakın tarih kitaplarım da burada. Ortada ise Amazon'dan aldığım ciltli Daddy Long Legs ile Dear Enemy göze çarpıyor:)
En alttaki raflara geçelim:
Beşinci rafın sağ tarafında Orhan Pambıklar, Murathan Mungan, Elif Şafak vs var. Ortada ilkgençlik döneminden kalma Chales Bukowskiler. Çalıkuşu ile başlayan sıra karışık, Peter Pan de var, Adı Aylin de var. Burada bahsetmek istediğim, yıllar yıllar önce sahaflardan bulduğum, Erica Jong'un Fanny romanı. Kapısı önüne bırakıldığı evden kaçan, yolda cadı, fahişe, korsan ve köle olan Fanny'nin harikulade maceraları unutulmazdı gerçekten.
Rafın en solunda ise kaçınılmaz olarak Bronteler ve Austenler bulunmakta.
En altın bir üstünde yine eski kitaplar dizili, Jackie Collins var mesela:) Baba var, en güzeli de Dehşetengiz var. Nefis bir romandır bu, Üç Silahşörler'in İkinci Dünya Savaşı'na uyarlanmış bir yorumudur. Ne yazık ki devamı basılmamış.
En alt rafta ise harika şeyler var. Bunlar büyük boy, güzel kitaplar. Star Wars, Indiana Jones, Harry Potter ile ilgili ekseri. Queen kitapları da burada. Sadun Boro'nun teknesi Kısmet ile yaptığı dünya turunu anlattığı Pupa Yelken, ortaokul yıllarından kalma, pek kıymetlimdir. Bir sürü de dergi dizili, çoğu Star Wars kapaklı, bir de Prenses Diana'nın öldüğü hafta çıkan Time ve Newsweek dergilerini saklıyorum. Atlas'ın her sene yılbaşında çıkarttığı İstanbul sayılarını da mümkün olduğunca biriktiriyorum.
1900lerin başında Nil nehrinde gezen seyyahların fotoğraflarından oluşan Vintage Egypt kitabım ise bu raftaki yıldızım.
Böylece en sol sırayı bitirmiş olduk. Gelelim orta sıraya. Orta sıranın en üst rafı Altın Kitaplar'a ait. Agatha Christie, Stephen King, Dean Koonts kitapları bu rafta. Biz lisedeyken ortalığı kasıp kavuran Çatı'yı da bu kitaplar arasında görebilirsiniz:)) Bu raftakiler kütüphanemin en eskilerinden ekseriyetle. Ayrılık Şarkısı yine sahaflardan çıkma bir hazine. Rüzgar Gibi Geçti de en eski kitaplarımdan.
Bir alttaki rafı aslında komple seyahatlarden getirdiğim ıvır zıvırla doldurmuştum ama baktım kitaplar sığmıyor, sıkıştırdım biraz bunları:) Kıymetli Harry Potter serisi ile, İspanya'dan aldığım Lady Oscar mangalarımı bu rafa dizdim. Objeler ilk seyahatlerden, Japonya'dan sake bardakları, Macaristan'dan çanak çömlek, İsveç'ten kupa vs vs.
Kütüphanenin en orta raflarında çok güzel kitaplar var. Fotoğraflarla 1900'lerden itibaren 10'ar yıllık dünya tarihini anlatan Getty kitapları favorim. Sinema kitaplarım da burada. Kocaman Moda kitabını İspanya'daki Tekstil Müzesinden almıştım ve her sayfasında ayrı bir fotoğrafla modanın tarihini gösteren nefis bir kitap. Şu bol resimli sanat kitaplarının bir kısmı da bu rafta, zevkli kitaplar köşesi burası yani:)
Alttaki rafta canım Haldun Taner kitapları, Çetin Altan kitapları, Ferhan Şensoy, Gülriz Sururi, Engin Cezzar, Haldun Dormen hatıraları, bir kaç yerli roman bulunmakta. Çok kıymetli 1964 basımı Üç Silahşörler ciltlerim de burada.
Objelere gelecek olursam, Mevlana tabii Konya'dan, karşısına Darth Vader'ı koymak fikri çok hoşuma gitti:) Sol alttaki küçük oyuncağım pek eski, Alaaddin'in uçan halısı. Tuhaf cam şişe görünümlü şey de, domuzcuk, içinde bir sürü minik domuzcuk şeklinde silgi var, çok çok eski :)
Orta sıranın en alt raflarına bakalım şimdi de:
Üstteki rafı, Twilight ve diğer pespaye aşk romanlarına ayırdım. Eğer "Allah Allah kontesi kim sikti" temalı romanları seviyorsanız Judith McNaught bu konuda favorim:)) Lordlar, dükler, düşesler al takke ver külah, tam aradığınız kitaplar bunlar:))
Ortadaki sırada vampir temalı romanlar, seri romanlar var. Bunlar hep yeni, Star Wars kitapları da bolca mevcut. Ortada güneş gibi parlayan Shantaram ise gözbebeği bu grubun:)
En alt rafta artık yer kalmadığı için buraya doldurduğum bolca roman görebilirsiniz. Tess Gerritsen kitapları polisiye rafına sığmadı, Dantel pespaye romanlar rafına sığmadı falan filan:))
Son sıraya geldik:
Kütüphanenin sağdaki sırasının en üst rafı eski tozlu kitaplara ait:
Pardayanlar, bir sürü Muazzez Tahsin Berkand ve Kerime Nadir kitabı (Kabalcı'da 0,50 kuruşa satılıyorlardı napim?) Rüzgar Gibi Geçti'nin ilk Türkiye basımı, Üç Silahşörler'in 1970 basımı hep burada.
Alttaki sırada, sıra beyaz ciltler, İthaki'nin 5 lira mı 10 lira mı çok cüzi fiyata sattığı Jules Vernes romanları. Diğer İthakiler de burada. Sağda ise pek az olan şiir kitaplarım ile Oğlak Yayınlarından 2 güzel klasik bulunmakta. Oğlak klasiklerinin hem çevirisi hem de kapakları pek güzel oluyor, seviyorum.
Objelerden çay kutuları hediye, C3P-O niye burada kalmış anlamadım, sake şişesini ben almıştım Japonya'dan, sütlük dede yadigarı, küçük plastik kutu Göteborg hatırası.
Veee en heyecanlı raflara sıra geldi. İşte sıra sıra Ahmet Ümitler, Grangeler, Dan Brownlar:)))
Altta Glenn Meade ve Stieg Larsson ile diğer polisiyeler. Christian Jacq'ın bir ara çok popüler olan Ramses serisini de buraya sıkıştırdım. Bunları aşağı atıp Tess Gerritsenleri mi alsam araya, bakayım bir.
Bu grupta özellikle dikkat çekmek istediğim Elizabeth Peters'in Mısır Polisiyeleri. Kahramanımız Amelia Peabody, kız kurusu bir İngiliz, 1884'de babasından kalan mirasla seyahate çıkıp, Mısır'da hem piramit keşfediyor hem cinayet çözüyor. Ne yazık ki Oğlak Yayınları serinin devamını getirmedi :(
Sıra geldi son dip raflara. Üst sıra Paris'e adanmış, bol fotoğraflı gezi derlemeleri, güzel kitaplar var yine burada. Resimli kitapları çok seviyorum gerçekten. Zamanında YKY'nin 10 liraya sattığı minik boy genel kültür kitapçıkları da buraya sıkıştırdım.
Orta rafta battal boy kitapları dizdim, genellikle müzelerden aldığım resim kitapları var burada. Devasa The Thousand Buildings of Paris cildi bu rafın gözbebeği:)
En alt rafta ise, bebeklik fotoğraf albümüm, benden yaşlı Doğan Kardeş ciltleri, yıllıklar, İspanyolca sözlükler, hiç okumadığım İspanyolca romanlar dizili:)
Tek tek toz alır, sıra sıra dizerken "ne çok kitabım varmış, niye hep parasız olduğumu anladım" demiştim kendi kendime. Şimdi bakınca tek bir kitaplık işte, o kadar da çok değilmiş aslında:)))
Unutmadan, bunlar da Euphoric'in son projesi için, masada okunmayı bekleyen kitap kulelerim, bunlara yer yok kitaplıkta, ne yapacağız bilmem:)
keyifli okumalar
xo xo,
Hazır temizleyip düzenlemişken, sizinle de paylaşmak istedim kitaplarımı:
Kitaplığım 3 sıra raftan oluşuyor, bir duvarı kaplıyor sadece, çok az değil mi?
Sol sıradan başlayalım. En üst rafta Afa Yayınlarının Binbir Gece Masalları var, Alim Şerif Onaran tarafından da imzalanmış üstelik:) Onların yanında kıymetli Alexandre Dumas'lar ve 3 kutu set: Anne of Green Gables seti, Yüzüklerin Efendisi seti + Hobbit ve İlahi Komedya Seti.
Bir alttaki raf komple Can yayınları, Isabel Allende, Gabriel Garcia Marquez, Vasconcelos.. Ortadaki parça pinçik roman Yüzyıllık Yalnızlık. Ailecek favorimiz olduğu belli oluyor:)))
Rafları doldurduğum objeleri de yazayım : Tahta oyuncak bebekliğimden kalma, adı Memoş:) Çinili kutu Konya'da, biblo lise yıllarından (Doksanların başı) .
Alt rafta Kermit'i Lady Charlotte bulup getirmişti bana. Porselen maske Venedik hatırası, Uğur Mumcu'nun katledildiği günlerden beri sakladığım kart. Çini güvercin biblosunu annem hediye etmişti:)
Alt raflara inelim bakalım :
Alaaddin'in oturduğu rafta İstanbul, Osmanlı tarihi, eski günler etrafında dönen kitaplar bulunuyor, misal Aydın Boysan'ın ve Jak Deleon'un İstanbul üzerine yazdığı kitaplar, Edmondo De Amicis ve Julia Pardoe'nin seyahatnameleri, Harem üzerine kitaplar, Hıfzı Topuz romanları vs vs, en eski kitaplarımdan bunlar. Gökhan Akçura'nın bayılarak okuduğum Ivır Zıvır Tarihi kitapları da bu rafta yerini buldu:)
Bir altta ise Doğan Kitap ve Yapı Kredi Yayınları romanlarını sıraladım. Yakın tarih kitaplarım da burada. Ortada ise Amazon'dan aldığım ciltli Daddy Long Legs ile Dear Enemy göze çarpıyor:)
En alttaki raflara geçelim:
Beşinci rafın sağ tarafında Orhan Pambıklar, Murathan Mungan, Elif Şafak vs var. Ortada ilkgençlik döneminden kalma Chales Bukowskiler. Çalıkuşu ile başlayan sıra karışık, Peter Pan de var, Adı Aylin de var. Burada bahsetmek istediğim, yıllar yıllar önce sahaflardan bulduğum, Erica Jong'un Fanny romanı. Kapısı önüne bırakıldığı evden kaçan, yolda cadı, fahişe, korsan ve köle olan Fanny'nin harikulade maceraları unutulmazdı gerçekten.
Rafın en solunda ise kaçınılmaz olarak Bronteler ve Austenler bulunmakta.
En altın bir üstünde yine eski kitaplar dizili, Jackie Collins var mesela:) Baba var, en güzeli de Dehşetengiz var. Nefis bir romandır bu, Üç Silahşörler'in İkinci Dünya Savaşı'na uyarlanmış bir yorumudur. Ne yazık ki devamı basılmamış.
En alt rafta ise harika şeyler var. Bunlar büyük boy, güzel kitaplar. Star Wars, Indiana Jones, Harry Potter ile ilgili ekseri. Queen kitapları da burada. Sadun Boro'nun teknesi Kısmet ile yaptığı dünya turunu anlattığı Pupa Yelken, ortaokul yıllarından kalma, pek kıymetlimdir. Bir sürü de dergi dizili, çoğu Star Wars kapaklı, bir de Prenses Diana'nın öldüğü hafta çıkan Time ve Newsweek dergilerini saklıyorum. Atlas'ın her sene yılbaşında çıkarttığı İstanbul sayılarını da mümkün olduğunca biriktiriyorum.
1900lerin başında Nil nehrinde gezen seyyahların fotoğraflarından oluşan Vintage Egypt kitabım ise bu raftaki yıldızım.
Böylece en sol sırayı bitirmiş olduk. Gelelim orta sıraya. Orta sıranın en üst rafı Altın Kitaplar'a ait. Agatha Christie, Stephen King, Dean Koonts kitapları bu rafta. Biz lisedeyken ortalığı kasıp kavuran Çatı'yı da bu kitaplar arasında görebilirsiniz:)) Bu raftakiler kütüphanemin en eskilerinden ekseriyetle. Ayrılık Şarkısı yine sahaflardan çıkma bir hazine. Rüzgar Gibi Geçti de en eski kitaplarımdan.
Bir alttaki rafı aslında komple seyahatlarden getirdiğim ıvır zıvırla doldurmuştum ama baktım kitaplar sığmıyor, sıkıştırdım biraz bunları:) Kıymetli Harry Potter serisi ile, İspanya'dan aldığım Lady Oscar mangalarımı bu rafa dizdim. Objeler ilk seyahatlerden, Japonya'dan sake bardakları, Macaristan'dan çanak çömlek, İsveç'ten kupa vs vs.
Kütüphanenin en orta raflarında çok güzel kitaplar var. Fotoğraflarla 1900'lerden itibaren 10'ar yıllık dünya tarihini anlatan Getty kitapları favorim. Sinema kitaplarım da burada. Kocaman Moda kitabını İspanya'daki Tekstil Müzesinden almıştım ve her sayfasında ayrı bir fotoğrafla modanın tarihini gösteren nefis bir kitap. Şu bol resimli sanat kitaplarının bir kısmı da bu rafta, zevkli kitaplar köşesi burası yani:)
Alttaki rafta canım Haldun Taner kitapları, Çetin Altan kitapları, Ferhan Şensoy, Gülriz Sururi, Engin Cezzar, Haldun Dormen hatıraları, bir kaç yerli roman bulunmakta. Çok kıymetli 1964 basımı Üç Silahşörler ciltlerim de burada.
Objelere gelecek olursam, Mevlana tabii Konya'dan, karşısına Darth Vader'ı koymak fikri çok hoşuma gitti:) Sol alttaki küçük oyuncağım pek eski, Alaaddin'in uçan halısı. Tuhaf cam şişe görünümlü şey de, domuzcuk, içinde bir sürü minik domuzcuk şeklinde silgi var, çok çok eski :)
Orta sıranın en alt raflarına bakalım şimdi de:
Üstteki rafı, Twilight ve diğer pespaye aşk romanlarına ayırdım. Eğer "Allah Allah kontesi kim sikti" temalı romanları seviyorsanız Judith McNaught bu konuda favorim:)) Lordlar, dükler, düşesler al takke ver külah, tam aradığınız kitaplar bunlar:))
Ortadaki sırada vampir temalı romanlar, seri romanlar var. Bunlar hep yeni, Star Wars kitapları da bolca mevcut. Ortada güneş gibi parlayan Shantaram ise gözbebeği bu grubun:)
En alt rafta artık yer kalmadığı için buraya doldurduğum bolca roman görebilirsiniz. Tess Gerritsen kitapları polisiye rafına sığmadı, Dantel pespaye romanlar rafına sığmadı falan filan:))
Son sıraya geldik:
Kütüphanenin sağdaki sırasının en üst rafı eski tozlu kitaplara ait:
Pardayanlar, bir sürü Muazzez Tahsin Berkand ve Kerime Nadir kitabı (Kabalcı'da 0,50 kuruşa satılıyorlardı napim?) Rüzgar Gibi Geçti'nin ilk Türkiye basımı, Üç Silahşörler'in 1970 basımı hep burada.
Alttaki sırada, sıra beyaz ciltler, İthaki'nin 5 lira mı 10 lira mı çok cüzi fiyata sattığı Jules Vernes romanları. Diğer İthakiler de burada. Sağda ise pek az olan şiir kitaplarım ile Oğlak Yayınlarından 2 güzel klasik bulunmakta. Oğlak klasiklerinin hem çevirisi hem de kapakları pek güzel oluyor, seviyorum.
Objelerden çay kutuları hediye, C3P-O niye burada kalmış anlamadım, sake şişesini ben almıştım Japonya'dan, sütlük dede yadigarı, küçük plastik kutu Göteborg hatırası.
Veee en heyecanlı raflara sıra geldi. İşte sıra sıra Ahmet Ümitler, Grangeler, Dan Brownlar:)))
Altta Glenn Meade ve Stieg Larsson ile diğer polisiyeler. Christian Jacq'ın bir ara çok popüler olan Ramses serisini de buraya sıkıştırdım. Bunları aşağı atıp Tess Gerritsenleri mi alsam araya, bakayım bir.
Bu grupta özellikle dikkat çekmek istediğim Elizabeth Peters'in Mısır Polisiyeleri. Kahramanımız Amelia Peabody, kız kurusu bir İngiliz, 1884'de babasından kalan mirasla seyahate çıkıp, Mısır'da hem piramit keşfediyor hem cinayet çözüyor. Ne yazık ki Oğlak Yayınları serinin devamını getirmedi :(
Sıra geldi son dip raflara. Üst sıra Paris'e adanmış, bol fotoğraflı gezi derlemeleri, güzel kitaplar var yine burada. Resimli kitapları çok seviyorum gerçekten. Zamanında YKY'nin 10 liraya sattığı minik boy genel kültür kitapçıkları da buraya sıkıştırdım.
Orta rafta battal boy kitapları dizdim, genellikle müzelerden aldığım resim kitapları var burada. Devasa The Thousand Buildings of Paris cildi bu rafın gözbebeği:)
En alt rafta ise, bebeklik fotoğraf albümüm, benden yaşlı Doğan Kardeş ciltleri, yıllıklar, İspanyolca sözlükler, hiç okumadığım İspanyolca romanlar dizili:)
Tek tek toz alır, sıra sıra dizerken "ne çok kitabım varmış, niye hep parasız olduğumu anladım" demiştim kendi kendime. Şimdi bakınca tek bir kitaplık işte, o kadar da çok değilmiş aslında:)))
Unutmadan, bunlar da Euphoric'in son projesi için, masada okunmayı bekleyen kitap kulelerim, bunlara yer yok kitaplıkta, ne yapacağız bilmem:)
keyifli okumalar
xo xo,
31 Temmuz 2012 Salı
Kaplanın Karısı (The Tiger's Wife)
Téa Obreht, Siren Yayınları
Genç doktor Natalia, savaşın parçaladığı Balkanlarda, sınırın öte tarafındaki ufak bir kasabaya çocuklar için ilaç götürmektedir. Yolda evi arar ve kötü haberi alır: Onu büyütmüş olan büyükbabası, kimselere haber vermeden evden ayrılmış; sonra ad sanı duyulmamış bir kasabada öldüğü haberi gelmiştir. Büyükbabanın bedenini yollamışlar ama kişisel eşyaları ortada yoktur. Natalia, hem savaşta yetim kalmış çocuklara aşı yapmalı, hem de adamın ölümündeki gizemi aydınlatmalıdır. Böylece genç doktorumuz, büyükbabasının anlattığı hikayeleri anımsar.
Kitaba 3 kere baştan başladım. Benim için kısa olmasına rağmen (355 sayfa) 2 haftada zor bitirdim, yer yer sıkıntıdan patladım, ama okumayı kafama koymuştum. Gencecik yazar çok başarılı, savaşın korkunçluğunu, yıkıcılığını, acımasızlığını çarpıcı şekilde anlatmış. Ama kitabın büyük kısmını bu kısımlar değil; büyükbabanın anlattığı, Balkanlara özgü, tekinsiz, tuhaf hikayeler dolduruyor. Ve bütün bu hikayelerin, ya da büyükbabanın kaybolmasının bir sonucu yok. Daha doğrusu merak duygusu yok, hikayeleri okuyoruz ama sonunda merak ettiğimiz bir gelişme ya da ana hikaye yoktu, bence eksiklik bu idi.
Okumuş olanlar düşüncelerini paylaşırlarsa sevinirim.
Genç doktor Natalia, savaşın parçaladığı Balkanlarda, sınırın öte tarafındaki ufak bir kasabaya çocuklar için ilaç götürmektedir. Yolda evi arar ve kötü haberi alır: Onu büyütmüş olan büyükbabası, kimselere haber vermeden evden ayrılmış; sonra ad sanı duyulmamış bir kasabada öldüğü haberi gelmiştir. Büyükbabanın bedenini yollamışlar ama kişisel eşyaları ortada yoktur. Natalia, hem savaşta yetim kalmış çocuklara aşı yapmalı, hem de adamın ölümündeki gizemi aydınlatmalıdır. Böylece genç doktorumuz, büyükbabasının anlattığı hikayeleri anımsar.
Kitaba 3 kere baştan başladım. Benim için kısa olmasına rağmen (355 sayfa) 2 haftada zor bitirdim, yer yer sıkıntıdan patladım, ama okumayı kafama koymuştum. Gencecik yazar çok başarılı, savaşın korkunçluğunu, yıkıcılığını, acımasızlığını çarpıcı şekilde anlatmış. Ama kitabın büyük kısmını bu kısımlar değil; büyükbabanın anlattığı, Balkanlara özgü, tekinsiz, tuhaf hikayeler dolduruyor. Ve bütün bu hikayelerin, ya da büyükbabanın kaybolmasının bir sonucu yok. Daha doğrusu merak duygusu yok, hikayeleri okuyoruz ama sonunda merak ettiğimiz bir gelişme ya da ana hikaye yoktu, bence eksiklik bu idi.
Okumuş olanlar düşüncelerini paylaşırlarsa sevinirim.
29 Temmuz 2012 Pazar
Kitap Hırsızı (The Book Thief)
Markus Zusak, Encore Yayınları
Çeviri : Teri Erbeş
Küçük kitap hırsızımız : Liesel Meminger. Nazi Almanyası'nda, savaştan hemen önce evlatlık verilmiş küçük bir kız çocuğu. Münih'in Himmel mahallesindeki yeni evinde; üvey annesi sert, sevgi dolu Rosa ve kocası akordeon çalabilen boyacı Hans ile yaşamaya başlıyor Liesel. O her gece kabuslar görerek uyanırken, başında bekleyen üvey babası ona yavaş yavaş okumayı öğretiyor. Bir de Rudy var, komşu evin sarışın küçük oğlu. Liesel ile beraber Himmel mahallesinde büyürlerken, her fırsatta kızdan bir öpücük istiyor Rudy. Sonra savaş başlıyor.
Kitabımızın anlatıcısı Ölüm. İnsanlar ölünce gelip ruhlarını alan, omzuna vurup götüren şefkatli Ölüm. Çocukların ruhlarını kucağında taşırmış. Anlatıcı ölüm olunca, kitapta hep bir gerilim hissi oluyor haliyle ve sonuna kadar bıçak sırtında tutuyor bizi.
Liesel öyle kitapçıya girip hırsızlık etmiyor. Bildiğimiz anlamda bir hırsız sayılmaz. İlk çaldığı kitap, aslında bir mezarlıkta unutulmuş; Mezar Kazıcının El Kitabı. Okumayı bile bilmedği halde, kitaplara dayanamıyor Liesel. Sonunda, yeni evinde, geceler boyu kabuslar görüp uyanırken, üvey babası ona sabırla, yavaş yavaş okuma öğretirken, kelime kelime okuyor; satır satır okuyor bu kitabı. Defalarca okuyor. Okumak onun ruhunu iyileştiriyor.
Kitap sapsade, adeta şiirsel bir dile sahip. Himmel Sokağındaki hayatı, çocukların ve büyüklerin yaşam mücadelesini, savaşın etkilerini çok vurucu şekilde anlatıyor Ölüm bize. Öyle gereksiz duygusallıklar; üvey aile melodramı filan yok Kitap Hırsızı'nda. Hayatın, gerçeğin düpedüz kendisi var. Ve ışıl ışıl parlayan kitap sevgisi tabii.
Ne yazık ki artık baskısı yapılmasa da; bulması çok zor olsa da; kitapları seven herkesin Kitap Hırsızı'nı okuması gerektiğini düşünüyorum. Harikulade bir kitap. Ancak mutlaka Encore Yayınları çevirisini okumalısınız. Martı Yayınlarından çıkan yeni çeviri maalesef kitabı katletmiş.
22 Temmuz 2012 Pazar
Kar Kuyusu
Hikmet Hükümenoğlu, Everest Yayınları
Sevgili adaşım Aslısın'ın tavsiye ettiği Kar Kuyusu, yılın en güzel keşiflerinden biri oldu benim için. Kitap yeni değil, 2005'de basılmış. Yazarımız, Kar Kuyusu'ndan sonra 2007'de "Küçük Yalanlar Kitabı" ve 2010'da "47 Numaralı Kamara" isimli romanlarını yayınlamış ki, ikisini de hemencecik okunacak kitaplar listeme ekledim.
Kitabımız hafiften gerilim, birazcık romantik komedi, az buçuk cinayet romanı. Kahramanımız Nur, kocasını boşamış, işini bırakmış, gelmiş İstiklal Caddesi'nin ara sokaklarından birine takı dükkanı açmış. Bir kere kahramanımıza bayıldığımı söylemeliyim, hikaye Nur'un ağzından anlatılıyor ve okurken "aaa tıpkı ben" deyip durdum. Yazar, doğrusu pimpirikli bir kadının düşünüş şeklini mükemmel şekilde yansıtmış. Nur tıpkı çoğumuz gibi tam bir "kurkur", kafasından habire olmayan şeyler kurup dertleniyor. Başka evde, yabancı yataklarda yatmayı sevmiyor, ne bileyim, tıpkı benim gibi yağmurdan hiç hoşlanmıyor:
"Pis bir yağmur yağıyordu. Yıllar önce, hiç durmadan şiir okuduğum bir dönemde, yağmurun her çeşidini sevmenin çok romantik bir şey olduğunu düşünürdüm. Ama birkaç defa iliklerime kadar ıslandıktan ve kendimi hiç de romantik hissetmediğimi farkettikten sonra sadece tek bir cins yağmuru sevmeye karar verdim : bardaktan boşanırcasına, hatta kiremitleri kırarcasına yağan sağanak yağmur. O da, sadece evde battaniyeme sarınmış, sıcak kahvemi yudumlayarak pencereden dışarıyı seyrediyorsam hoşuma gidiyordu. Böyle günlerce yağan ve hayatımın bir parçası haline gelen pis yağmurların sevilecek hiçbir yanı yoktu. Hele akşam oluyorsa ve gideceğim yere ulaşmak için hiçbir vasıta bulamıyorsam, -ki bu havalarda vasıta bulabilen şanslı insanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez- işte o zaman sadece yağmurdan değil, karşıma çıkan her şeyden nefret ediyordum."
Ara mahallede, pek popüler olmayan dükkanını ayakta tutmaya çalışan Nur, sokakta tuhaf insanların yaşadığını farkeder. Yavaş yavaş geçmişte yaşanan olayları öğrendikçe, tekinsiz bir maceraya, istemeden olsa karışmış bulur kendini.
Okuması pek zevkli geldi bana bu kitabın, çok severek hatta coşkuyla tavsiye ediyorum:)
Yazarın web sayfası : http://www.hikmethukumenoglu.com/
Sevgili adaşım Aslısın'ın tavsiye ettiği Kar Kuyusu, yılın en güzel keşiflerinden biri oldu benim için. Kitap yeni değil, 2005'de basılmış. Yazarımız, Kar Kuyusu'ndan sonra 2007'de "Küçük Yalanlar Kitabı" ve 2010'da "47 Numaralı Kamara" isimli romanlarını yayınlamış ki, ikisini de hemencecik okunacak kitaplar listeme ekledim.
Kitabımız hafiften gerilim, birazcık romantik komedi, az buçuk cinayet romanı. Kahramanımız Nur, kocasını boşamış, işini bırakmış, gelmiş İstiklal Caddesi'nin ara sokaklarından birine takı dükkanı açmış. Bir kere kahramanımıza bayıldığımı söylemeliyim, hikaye Nur'un ağzından anlatılıyor ve okurken "aaa tıpkı ben" deyip durdum. Yazar, doğrusu pimpirikli bir kadının düşünüş şeklini mükemmel şekilde yansıtmış. Nur tıpkı çoğumuz gibi tam bir "kurkur", kafasından habire olmayan şeyler kurup dertleniyor. Başka evde, yabancı yataklarda yatmayı sevmiyor, ne bileyim, tıpkı benim gibi yağmurdan hiç hoşlanmıyor:
"Pis bir yağmur yağıyordu. Yıllar önce, hiç durmadan şiir okuduğum bir dönemde, yağmurun her çeşidini sevmenin çok romantik bir şey olduğunu düşünürdüm. Ama birkaç defa iliklerime kadar ıslandıktan ve kendimi hiç de romantik hissetmediğimi farkettikten sonra sadece tek bir cins yağmuru sevmeye karar verdim : bardaktan boşanırcasına, hatta kiremitleri kırarcasına yağan sağanak yağmur. O da, sadece evde battaniyeme sarınmış, sıcak kahvemi yudumlayarak pencereden dışarıyı seyrediyorsam hoşuma gidiyordu. Böyle günlerce yağan ve hayatımın bir parçası haline gelen pis yağmurların sevilecek hiçbir yanı yoktu. Hele akşam oluyorsa ve gideceğim yere ulaşmak için hiçbir vasıta bulamıyorsam, -ki bu havalarda vasıta bulabilen şanslı insanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez- işte o zaman sadece yağmurdan değil, karşıma çıkan her şeyden nefret ediyordum."
Ara mahallede, pek popüler olmayan dükkanını ayakta tutmaya çalışan Nur, sokakta tuhaf insanların yaşadığını farkeder. Yavaş yavaş geçmişte yaşanan olayları öğrendikçe, tekinsiz bir maceraya, istemeden olsa karışmış bulur kendini.
Okuması pek zevkli geldi bana bu kitabın, çok severek hatta coşkuyla tavsiye ediyorum:)
Yazarın web sayfası : http://www.hikmethukumenoglu.com/
16 Temmuz 2012 Pazartesi
Muhteşem Gatsby (The Great Gatsby)
F.Scott Fitzgerald, Everest Yayınları
Canım Euphoric arkadaşım, blogunda çok güzel bir proje başlattı, proje için buraya tık tık
Euphoric, her ay 50 en klasikleşmiş kız romanından bir grup belirleyecek, bu gruptan istediğimizi seçip beğenip okuyarak 10 ay sonra 10 tane romanı okumuş olacağız. İlk grubumuz listedeki ilk beş kitap idi. Ben de Anne of Green Gables ile Pride and Prejudice'i okumuş olduğumdan, ve de Muhteşem Gatsby'i hep okumak istediğimden, bu kitabı seçip okudum.
Öncelikle kitabın inceliği karşısında pek şaşırdığımı söylemeliyim. Sadece 174 sayfa, hap gibi yuttum desem abartmış olmam. Kitabın çeşitli çevirileri mevcut, Can Yücel çevirisi bile var, ama Can Yücel kitabı alıp kendi üslubunda baştan yazmış gibi çevirmiştir diye onu istemedim. Kapağı da çok hoşuma gittiği için bu versiyonu seçtim. Püren Özgören çevirisi su gibi akıp gitti, memnunum yaptığım seçimden.
Hikayemizi taşradan New York'a gelen genç Nick Carraway anlatıyor. Nick büyük şehre gelip kendine ev bulmuştur, yandaki muzzam malikanede genç, egzantrik milyoner Jay Gatsby yaşamakta; her gece akılalmaz sıradışılıkta partiler verip malikaneyi panayır yerine çevirmektedir. Koyun karşı yakasında; tam Gatsby'nin malikanesinin karşısındaki malikanede ise Nick'in zengin kuzeni Daisy ile kocası Tom yaşamaktadır. Nick, Daisy'nin arkadaşı ve Gatsby'nin sırdaşı, golf şampiyonu Bayan Baker'dan etkilenir. Tom'un metresi Martyl ile tanışır. Bu birkaç kişi ile yaşadığı kısacık sürede başlarına gelenler; Nick'i zenginlerin gamsızlığından tiksindirecektir.
Bu kısacık kitabın hikayesi son derece canlı bir dilde anlatılmış, 20'li yıllar, kadınların kıyafetleri, caz çağı ve içkinin su gibi aktığı çılgın partiler gözlerimin önünde canlandı adeta. Nihayet bu kitabı okuduğuma memnunum.
Dahası, Moulin Rouge filminin yönetmeni, muhteşem Baz Luhrmann, bu kitabı filme uyarlamış, başrollerde Leonardo DiCaprio, Carrey Mulligan ve Tobey Maguire oynuyor. Baz Luhrmann müthiş yaratıcı ve renkli hayalgücüne sahip, görselliği mükemmel bir yönetmen. O Gatsby partilerini Baz Luhrmann'ın gözünden izlemek için sabırszlanıyorum doğrusu.
Canım Euphoric arkadaşım, blogunda çok güzel bir proje başlattı, proje için buraya tık tık
Euphoric, her ay 50 en klasikleşmiş kız romanından bir grup belirleyecek, bu gruptan istediğimizi seçip beğenip okuyarak 10 ay sonra 10 tane romanı okumuş olacağız. İlk grubumuz listedeki ilk beş kitap idi. Ben de Anne of Green Gables ile Pride and Prejudice'i okumuş olduğumdan, ve de Muhteşem Gatsby'i hep okumak istediğimden, bu kitabı seçip okudum.
Öncelikle kitabın inceliği karşısında pek şaşırdığımı söylemeliyim. Sadece 174 sayfa, hap gibi yuttum desem abartmış olmam. Kitabın çeşitli çevirileri mevcut, Can Yücel çevirisi bile var, ama Can Yücel kitabı alıp kendi üslubunda baştan yazmış gibi çevirmiştir diye onu istemedim. Kapağı da çok hoşuma gittiği için bu versiyonu seçtim. Püren Özgören çevirisi su gibi akıp gitti, memnunum yaptığım seçimden.
Hikayemizi taşradan New York'a gelen genç Nick Carraway anlatıyor. Nick büyük şehre gelip kendine ev bulmuştur, yandaki muzzam malikanede genç, egzantrik milyoner Jay Gatsby yaşamakta; her gece akılalmaz sıradışılıkta partiler verip malikaneyi panayır yerine çevirmektedir. Koyun karşı yakasında; tam Gatsby'nin malikanesinin karşısındaki malikanede ise Nick'in zengin kuzeni Daisy ile kocası Tom yaşamaktadır. Nick, Daisy'nin arkadaşı ve Gatsby'nin sırdaşı, golf şampiyonu Bayan Baker'dan etkilenir. Tom'un metresi Martyl ile tanışır. Bu birkaç kişi ile yaşadığı kısacık sürede başlarına gelenler; Nick'i zenginlerin gamsızlığından tiksindirecektir.
Bu kısacık kitabın hikayesi son derece canlı bir dilde anlatılmış, 20'li yıllar, kadınların kıyafetleri, caz çağı ve içkinin su gibi aktığı çılgın partiler gözlerimin önünde canlandı adeta. Nihayet bu kitabı okuduğuma memnunum.
Dahası, Moulin Rouge filminin yönetmeni, muhteşem Baz Luhrmann, bu kitabı filme uyarlamış, başrollerde Leonardo DiCaprio, Carrey Mulligan ve Tobey Maguire oynuyor. Baz Luhrmann müthiş yaratıcı ve renkli hayalgücüne sahip, görselliği mükemmel bir yönetmen. O Gatsby partilerini Baz Luhrmann'ın gözünden izlemek için sabırszlanıyorum doğrusu.
14 Temmuz 2012 Cumartesi
Hayalperestler (Woolgathering)
Patti Smith, Domingo Yayıncılık
Patti Smith'in anı kitabı Çoluk Çocuk, geçen yılın en sevdiğim kitaplarından idi. Bu yüzden büyük hevesle Hayalperestler'i edindim, okuyalı da epey oldu. Yazısı bir türlü çıkmadı ama, sanırım hayal kırıklığı yaşadığım için.
Hayalperestler ufacıcık bir kitap, karton kapaklı, şömiz ciltli olduğu için çok da güzel görünüyor. Ama bu tam manasıyla bir hatıra kitabı değil. Patti Smith kesik kesik bir kaç çocukluk anısından bahsediyor. Ama daha çok çocukluğunuzu düşündüğünüzde hissettiğiniz şeyleri, yarım yamalak anımsadığınız duyguları, ne bileyim o uzun yaz tatilinde, öğlen sıcağında evde uzanıp gökte uçuşan bulutları izlerken duyumsadıklarınızı anlatıyor. Tarif etmesi çok zor. Arada şiirler, mısralar, siyah beyaz fotoğraflar, hüzünlü bir kaç hatıra.
Değişik bir kitap, Hayalperestler. Çoluk Çocuk ile hiç mi hiç alakası yok. Alıp denemeden önce bu beklentiden kurtulmuş olursanız belki daha iyi olur.
Patti Smith'in anı kitabı Çoluk Çocuk, geçen yılın en sevdiğim kitaplarından idi. Bu yüzden büyük hevesle Hayalperestler'i edindim, okuyalı da epey oldu. Yazısı bir türlü çıkmadı ama, sanırım hayal kırıklığı yaşadığım için.
Hayalperestler ufacıcık bir kitap, karton kapaklı, şömiz ciltli olduğu için çok da güzel görünüyor. Ama bu tam manasıyla bir hatıra kitabı değil. Patti Smith kesik kesik bir kaç çocukluk anısından bahsediyor. Ama daha çok çocukluğunuzu düşündüğünüzde hissettiğiniz şeyleri, yarım yamalak anımsadığınız duyguları, ne bileyim o uzun yaz tatilinde, öğlen sıcağında evde uzanıp gökte uçuşan bulutları izlerken duyumsadıklarınızı anlatıyor. Tarif etmesi çok zor. Arada şiirler, mısralar, siyah beyaz fotoğraflar, hüzünlü bir kaç hatıra.
Değişik bir kitap, Hayalperestler. Çoluk Çocuk ile hiç mi hiç alakası yok. Alıp denemeden önce bu beklentiden kurtulmuş olursanız belki daha iyi olur.
13 Temmuz 2012 Cuma
Bir Çift Ayakkabı
Sunay Akın, İş Bankası Kültür Yayınları
Sunay Akın benim gözümde harika hikayeler anlatan bir adam. Herhangi bir objeyi ele alıp onun etrafında dönen sayısız minik, meraklı hikayeyi, tatlı talı anlatan bir öykücü. Ama anlattıkları hep gerçek hayattan çıkma öyküler ve hikayelerin ucu dönüp dolaşıp tanıdığımız meşhur kişilere bağlanıyor. Yazarın okuduğum bir diğer kitabı Ay Hırsızı nasıl aydede etrafında dönüp duruyorsa, Bir Çift Ayakkabı da papuçlar etrafında dönüyor. Yaşar Kemal'den Vincent Van Gogh'a; Sultan Abdülaziz'den Aşık Veysel'e sayısız gerçek kahraman bu hikayelerde başroldeler. Tüm bu öyküleri ise yazarımızın müthiş İstanbul aşkı çevreliyor.
Yaşadığımız yüzyıl ve yaşadığımız dünya hakkında kısa kısa enteresan bilgilerle dolu; zevkli; gerçek hayattan bilmediğimiz detaylarla süslü bu hikayeleri okumayı seveceksiniz sanıyorum.
Arka kapaktan :
Muhtaç olmasın diye, evden kaçan karısının ayakkabısının içine para koyan terk edilmiş koca kimdir? Van Gogh'un tablosunda ters çevirdiği ayakkabının sırrı...
Abdülaziz İstanbul'u dünyaya nasıl gezdirdi? Hayat ağacı'nın boyacı sandıklarındaki sureti...
Kız Kulesi, pabuçlarını nereye düşürdü? Galata Köprüsü'nden geçen en büyük ayaklara nasıl ayakkabı bulundu? Dünya'nın giriş kapısında kimlerin ayakkabıları duruyor?
Kıvrak hareketlerle oynatıyor kalemini Sunay Akın ve izini sürdüğü hikâyelerin her bir parçasını ustalıkla yerlerine yerleştiriyor.
Sunay Akın benim gözümde harika hikayeler anlatan bir adam. Herhangi bir objeyi ele alıp onun etrafında dönen sayısız minik, meraklı hikayeyi, tatlı talı anlatan bir öykücü. Ama anlattıkları hep gerçek hayattan çıkma öyküler ve hikayelerin ucu dönüp dolaşıp tanıdığımız meşhur kişilere bağlanıyor. Yazarın okuduğum bir diğer kitabı Ay Hırsızı nasıl aydede etrafında dönüp duruyorsa, Bir Çift Ayakkabı da papuçlar etrafında dönüyor. Yaşar Kemal'den Vincent Van Gogh'a; Sultan Abdülaziz'den Aşık Veysel'e sayısız gerçek kahraman bu hikayelerde başroldeler. Tüm bu öyküleri ise yazarımızın müthiş İstanbul aşkı çevreliyor.
Yaşadığımız yüzyıl ve yaşadığımız dünya hakkında kısa kısa enteresan bilgilerle dolu; zevkli; gerçek hayattan bilmediğimiz detaylarla süslü bu hikayeleri okumayı seveceksiniz sanıyorum.
Arka kapaktan :
Muhtaç olmasın diye, evden kaçan karısının ayakkabısının içine para koyan terk edilmiş koca kimdir? Van Gogh'un tablosunda ters çevirdiği ayakkabının sırrı...
Abdülaziz İstanbul'u dünyaya nasıl gezdirdi? Hayat ağacı'nın boyacı sandıklarındaki sureti...
Kız Kulesi, pabuçlarını nereye düşürdü? Galata Köprüsü'nden geçen en büyük ayaklara nasıl ayakkabı bulundu? Dünya'nın giriş kapısında kimlerin ayakkabıları duruyor?
Kıvrak hareketlerle oynatıyor kalemini Sunay Akın ve izini sürdüğü hikâyelerin her bir parçasını ustalıkla yerlerine yerleştiriyor.
11 Temmuz 2012 Çarşamba
Kaos (All Cry Chaos)
Leonard Rosen, Epsilon Yayınları
Kaos, Tüyap'ta Epsilon Yayınları standında bir editörle yaptığım sohbetten sonra adamın ısrarıyla aldığım, hiç listemde olmayan bir kitap idi. Sonradan keşke almasaydım dedim ama boşuna dertlenmişim. Okuması zevkli, tam bir pazar günü polisiyesi çıktı Kaos.
Kahramanımız İnterpol ajanı Fransız Henri Poincare. Torun torbaya karışmış, deneyimli ajanımız Bosna'da toplu katliam yapan katil Banovich'i yakalamış ve hücreye tıkmıştır. Yeni görevi tuhaf şekilde öldürülen bir matematikçinin davasını araştırmaktır. Vargücüyle izlerin peşine düşen ve matematik dünyasının içine dalan Poincare'nin düşünmesi gereken bir dert daha vardır. Katliamcı Banovich, dışarıda gezen kiralık katillerini Poincare'nin ailesinin peşine salmıştır.
Özellikle mutlaka okuyun demem Kaos için, ama polisiye severler için gayet iyi bir seçim. Daha önce hiç interpol ajanı macerası okumadığımdan, o yönden de hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Matematikçiler ise daha da çok sevecektir Kaos'u.
Kaos, Tüyap'ta Epsilon Yayınları standında bir editörle yaptığım sohbetten sonra adamın ısrarıyla aldığım, hiç listemde olmayan bir kitap idi. Sonradan keşke almasaydım dedim ama boşuna dertlenmişim. Okuması zevkli, tam bir pazar günü polisiyesi çıktı Kaos.
Kahramanımız İnterpol ajanı Fransız Henri Poincare. Torun torbaya karışmış, deneyimli ajanımız Bosna'da toplu katliam yapan katil Banovich'i yakalamış ve hücreye tıkmıştır. Yeni görevi tuhaf şekilde öldürülen bir matematikçinin davasını araştırmaktır. Vargücüyle izlerin peşine düşen ve matematik dünyasının içine dalan Poincare'nin düşünmesi gereken bir dert daha vardır. Katliamcı Banovich, dışarıda gezen kiralık katillerini Poincare'nin ailesinin peşine salmıştır.
Özellikle mutlaka okuyun demem Kaos için, ama polisiye severler için gayet iyi bir seçim. Daha önce hiç interpol ajanı macerası okumadığımdan, o yönden de hoşuma gittiğini söyleyebilirim. Matematikçiler ise daha da çok sevecektir Kaos'u.
8 Temmuz 2012 Pazar
Sisle Gelen Yolcu (Le Passager)
Jean Christophe Grange, Doğan Kitap
Grange'nin yeni kitabı oldukça kalın, yazıları da minik. Okumak bütün bir Cumartesimi aldı haliyle. Bordeaux, Marsilya, Nice ve Paris şehirlerinde geçen heyecan dolu takip öyküsü, sonuna kadar devam eden gerilimli merak duygusu kitabı zevkle okutuyor tabii. Sadece atmosfer beni biraz boğdu, en karanlık, kısa kış günlerinde, melankolik Fransız kentlerinde, bir kaç haftalık bir zaman diliminde geçiyor romanımız. Grange atmosferi gayet güzel oluşturduğu için o karanlık kış havasını yaşadım adeta, pırıl pırıl yaz gününde içime sıkıntı bastı havadan, belki de kitabı kışın okumak daha iyi olacaktı
Kitapta gelişmeler diğer Grange romanlarındaki gibi şaşırtarak ilerliyor, o yüzden fazla bahsetmemeyi doğru buluyorum. Kısaca 2 harika ana kahramanımız var, gencecik kadın baş komiser Anais ve zeki psikiyatrist Mathias. Olaylar Bordeaux'da işlenen akıl almaz, mitolojik esintili bir cinayetle başlıyor. Ve katilin peşinde Fransa kentlerinde soluk soluğa kaçıp kovalamaca başlıyor. Kitabın büyük kısmını kapsayan ve çok zevkli okunan kaçış macerası aklıma The Fugitive Doktor Kimble'ı getirdi biraz.
Bu romandaki cinayetler mitolojiden etkilenmiş sahneler şeklinde işlenmiş. Bu yüzden konu içinde Yunan mitolojisinden bol bol bahsedilmiş. Benim gibi bu konuyu sevenlere kitabı daha bir lezzetle okutuyor bu detaylar.
Kitabın finali ise azıcık oldu bittiye gelmiş gibi hissettim. O kadar uzun ve detaylı macera pıt diye bitiverdi. Her halükarda açıkta kalan hikaye yok, her şey bir güzel toparlanıp açıklanıyor.
Sisle Gelen Yolcu, Grange'den hayal kırıklığına uğratmayan çok sağlam, ağır bir kitap. Kurgusu mükemmel. Çevirisi mükemmel. Atmosferi karamsar, belki parlak yaz güneşinde değil ama Ekim-Kasım aylarında okumak daha rahat olabilir.
Grange'nin yeni kitabı oldukça kalın, yazıları da minik. Okumak bütün bir Cumartesimi aldı haliyle. Bordeaux, Marsilya, Nice ve Paris şehirlerinde geçen heyecan dolu takip öyküsü, sonuna kadar devam eden gerilimli merak duygusu kitabı zevkle okutuyor tabii. Sadece atmosfer beni biraz boğdu, en karanlık, kısa kış günlerinde, melankolik Fransız kentlerinde, bir kaç haftalık bir zaman diliminde geçiyor romanımız. Grange atmosferi gayet güzel oluşturduğu için o karanlık kış havasını yaşadım adeta, pırıl pırıl yaz gününde içime sıkıntı bastı havadan, belki de kitabı kışın okumak daha iyi olacaktı
Kitapta gelişmeler diğer Grange romanlarındaki gibi şaşırtarak ilerliyor, o yüzden fazla bahsetmemeyi doğru buluyorum. Kısaca 2 harika ana kahramanımız var, gencecik kadın baş komiser Anais ve zeki psikiyatrist Mathias. Olaylar Bordeaux'da işlenen akıl almaz, mitolojik esintili bir cinayetle başlıyor. Ve katilin peşinde Fransa kentlerinde soluk soluğa kaçıp kovalamaca başlıyor. Kitabın büyük kısmını kapsayan ve çok zevkli okunan kaçış macerası aklıma The Fugitive Doktor Kimble'ı getirdi biraz.
Bu romandaki cinayetler mitolojiden etkilenmiş sahneler şeklinde işlenmiş. Bu yüzden konu içinde Yunan mitolojisinden bol bol bahsedilmiş. Benim gibi bu konuyu sevenlere kitabı daha bir lezzetle okutuyor bu detaylar.
Kitabın finali ise azıcık oldu bittiye gelmiş gibi hissettim. O kadar uzun ve detaylı macera pıt diye bitiverdi. Her halükarda açıkta kalan hikaye yok, her şey bir güzel toparlanıp açıklanıyor.
Sisle Gelen Yolcu, Grange'den hayal kırıklığına uğratmayan çok sağlam, ağır bir kitap. Kurgusu mükemmel. Çevirisi mükemmel. Atmosferi karamsar, belki parlak yaz güneşinde değil ama Ekim-Kasım aylarında okumak daha rahat olabilir.
1 Temmuz 2012 Pazar
Şah Mat (Scacco Alla Regina)
Mario Mazzanti, Sonsuz Kitap
Kahramanımız Clasp, suç psikiyatrisi uzmanıdır. Çapraşık davalarda, olay yerini inceleyerek katilin ve kurbanın psikolojik kimliklerini çıkartarak polise yardımcı olmaktadır. Şehirde genç ve yalnız yaşayan bir kadın hunharca katledilince Clasp polisle beraber olay üzerinde çalışmaya başlar. En olası katil adayı, maktulün sevgilisi gibi görünmektedir ama adam o gece elektrikler kesilince asansörde kapalı kalmıştır. Çok geçmeden aynı vahşi yöntemle bir kız daha öldürülür. Korkunç bir seri katil şehirde kol gezmektedir. Katil, güzel haber programcısı Greta ile iletişim kurup Greta ve Clasp'i korkunç bir satranç oyununun içine çeker, Şah mat olduğunda biri daha ölecektir.
Şah Mat pek hevesle okumaya başladığım bir kitaptı, belki de beklentim çok olduğu için fazla beğenmedim kitabı. Dili, anlatımı akıcı evet; polislerin olayı çözmeye çalışmaları; cinayetler karşısında ağzının suyu akan medyanın işleyişi, bütün bunlar gayet gerçekçi anlatılmış. Yine de ben heyecanlanamadım kitapta, bir unsur eksikti ama ne olduğunu bilemedim. Belki hiç bir karakterle kendimi özdeşleştiremediğim için, salt televizyonda bir program izler gibi okuduğum için kitabı ısınamamışımdır. Kitapta benim için heyecan duygusu eksikti. Pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim.
Siz sevdiniz mi Şah Mat'ı?
Kahramanımız Clasp, suç psikiyatrisi uzmanıdır. Çapraşık davalarda, olay yerini inceleyerek katilin ve kurbanın psikolojik kimliklerini çıkartarak polise yardımcı olmaktadır. Şehirde genç ve yalnız yaşayan bir kadın hunharca katledilince Clasp polisle beraber olay üzerinde çalışmaya başlar. En olası katil adayı, maktulün sevgilisi gibi görünmektedir ama adam o gece elektrikler kesilince asansörde kapalı kalmıştır. Çok geçmeden aynı vahşi yöntemle bir kız daha öldürülür. Korkunç bir seri katil şehirde kol gezmektedir. Katil, güzel haber programcısı Greta ile iletişim kurup Greta ve Clasp'i korkunç bir satranç oyununun içine çeker, Şah mat olduğunda biri daha ölecektir.
Şah Mat pek hevesle okumaya başladığım bir kitaptı, belki de beklentim çok olduğu için fazla beğenmedim kitabı. Dili, anlatımı akıcı evet; polislerin olayı çözmeye çalışmaları; cinayetler karşısında ağzının suyu akan medyanın işleyişi, bütün bunlar gayet gerçekçi anlatılmış. Yine de ben heyecanlanamadım kitapta, bir unsur eksikti ama ne olduğunu bilemedim. Belki hiç bir karakterle kendimi özdeşleştiremediğim için, salt televizyonda bir program izler gibi okuduğum için kitabı ısınamamışımdır. Kitapta benim için heyecan duygusu eksikti. Pek sevdiğimi söyleyemeyeceğim.
Siz sevdiniz mi Şah Mat'ı?
20 Haziran 2012 Çarşamba
Gece Sirki (The Night Circus)
Erin Morgenstern, Pegasus Yayınları
Gece Sirki, en basit yoldan 2 büyücünün, Celia ve Marco'nun hikayesi. İkisi de kendilerini bir oyuna kısılmış buluyorlar. Birbirlerini hiç tanımadan sonsuz bir mücadele içine girecekler ve bütün hünerlerini sergilemek zorundalar. Oyun alanları ise inanılmaz Gece Sirki olacak. Bu sirk diğer sirklere hiç mi hiç benzemiyor. Tek bir büyük çadırdan ibaret değil bir kere, her biri inanılmaz gösterilerle, akıl almaz büyüleyici oyunlarla dolu bir sürü çadırlardan oluşan muazzam bir topluluk. Gece ansızın beliriveriyor, bir sabah birden bire yok olup başka bir şehirde ortaya çıkıyor. Gösteriler devam ediyor ama Celia ve Marco'nun düellosu da hiç bitmiyor. Sirkin ve genç büyücülerin akıbetini öğrenmek için kitabı okumak gerek.
Gece Sirki bu sene en sevdiğim kitaplar arasında başı çekiyor şimdilik. Sayfaları içinde kayboldum, kendimi sirkte şaşkın şaşkın gezer buldum. Yazar, hayal gücünü salıp koyvermiş, bize de onun dünyasında kaybolmak düşüyor.
Sirkleri, illüzyonistleri ve sihri seven herkes mutlaka okumalı.
Gece Sirki, en basit yoldan 2 büyücünün, Celia ve Marco'nun hikayesi. İkisi de kendilerini bir oyuna kısılmış buluyorlar. Birbirlerini hiç tanımadan sonsuz bir mücadele içine girecekler ve bütün hünerlerini sergilemek zorundalar. Oyun alanları ise inanılmaz Gece Sirki olacak. Bu sirk diğer sirklere hiç mi hiç benzemiyor. Tek bir büyük çadırdan ibaret değil bir kere, her biri inanılmaz gösterilerle, akıl almaz büyüleyici oyunlarla dolu bir sürü çadırlardan oluşan muazzam bir topluluk. Gece ansızın beliriveriyor, bir sabah birden bire yok olup başka bir şehirde ortaya çıkıyor. Gösteriler devam ediyor ama Celia ve Marco'nun düellosu da hiç bitmiyor. Sirkin ve genç büyücülerin akıbetini öğrenmek için kitabı okumak gerek.
Gece Sirki bu sene en sevdiğim kitaplar arasında başı çekiyor şimdilik. Sayfaları içinde kayboldum, kendimi sirkte şaşkın şaşkın gezer buldum. Yazar, hayal gücünü salıp koyvermiş, bize de onun dünyasında kaybolmak düşüyor.
Sirkleri, illüzyonistleri ve sihri seven herkes mutlaka okumalı.
17 Haziran 2012 Pazar
22 / 11 / 63 (11 / 22 / 63)
Stephen King, Altın Kitaplar
Stephen King, lise yıllarımın vazgeçilmezi idi, Agatha Christie ile beraber. En son 90'ların başında Oyun ve Ruhlar Dükkanı kitaplarını okumuştum, ikisini de çok sevdiğim halde tekrar bu yazarın bir kitabını okumam için 20 sene geçmesi gerekti.
Yazarımızın son çıkan kitabında zamanda yolculuğu konu ettiğini öğrenince hemen okumak istedim, oldukça ilgimi çeken bir mevzu zaman yolculuğu. Kitabı Remzi'de görür görmez aldım ve okudum.
22/11/63 epey kalın, 808 sayfa. Okuduğum en kalın Stephen King romanı olsa gerek. Başı ve ortalara kadar çok hevesle okudum, epeydir işten eve gelip televizyonu kapatmamı sağlayan, 22/11/63 gibi uykuya meydan okutan bir kitap okumamıştım diyebilirim. Kitabı bitirebilmek içinse Cumartesi günü öğlenden gece 2'ye kadar okumam gerekti. Çünkü gerçekten oku oku bitmiyor, ortalarını geçtikten sonra "azıcık daha kısa olsaymış iyiymiş" dedim. Ama son 200 sayfada kendimden geçtim, o kadar heyecanlandım ki, ara vere vere okudum kitabı. Sanki müthiş bir aksiyon filmi gözlerimin önünde canlanıyordu. Bir an bile sıkılmadan okudum. Kitabın geneli için de bunu söyleyebiliriz, biraz uzun tutulmuş birkaç kısım olduğunu kabul ederek.
Çok kısaca konusundan bahsedecek olursam, Jake Epping 30'larında, sıradan bir İngilizce öğretmenidir. Kasabadaki küçük burger lokantasında, Al'ın Yerinde şişkoburger yemeyi sever. Bir akşam Al onu restorana çağırdığında ise çok şaşıracaktır, daha dün gördüğü adam tanınmaz haldedir. Al, Jake'e büyük sırrını verir, restoranın kilerinde geçmişe, 1958 yılının 9 Eylül sabahına giden bir tavşan deliği vardır. Geçmişe gidip orada yıllarca kalan Al, hastadır ve Jake'den kendi yerine geçmişe gidip birkaç sene orada kalarak imkansız gibi görünen bir şey yapmasını ister: John F. Kennedy suikastını önlemesini. Jake geçmişten oldukça etkilenmiştir, uzun etekli şapkalı hanımlar, birbirine selam veren insanlar, sürekli çalan cep telefonu ya da zaman öldürten internetin olmaması onu büyülemiştir. Al'ın teklifini kabul edip tavşan deliğinden geçer ve JFK suikastini engellemek için çalışmaya başlar. Onu düşündüren tek şey ise Kelebek Etkisidir, yani yaptığı eylemlerin gelecekteki yansımaları...
Stephen King, lise yıllarımın vazgeçilmezi idi, Agatha Christie ile beraber. En son 90'ların başında Oyun ve Ruhlar Dükkanı kitaplarını okumuştum, ikisini de çok sevdiğim halde tekrar bu yazarın bir kitabını okumam için 20 sene geçmesi gerekti.
Yazarımızın son çıkan kitabında zamanda yolculuğu konu ettiğini öğrenince hemen okumak istedim, oldukça ilgimi çeken bir mevzu zaman yolculuğu. Kitabı Remzi'de görür görmez aldım ve okudum.
22/11/63 epey kalın, 808 sayfa. Okuduğum en kalın Stephen King romanı olsa gerek. Başı ve ortalara kadar çok hevesle okudum, epeydir işten eve gelip televizyonu kapatmamı sağlayan, 22/11/63 gibi uykuya meydan okutan bir kitap okumamıştım diyebilirim. Kitabı bitirebilmek içinse Cumartesi günü öğlenden gece 2'ye kadar okumam gerekti. Çünkü gerçekten oku oku bitmiyor, ortalarını geçtikten sonra "azıcık daha kısa olsaymış iyiymiş" dedim. Ama son 200 sayfada kendimden geçtim, o kadar heyecanlandım ki, ara vere vere okudum kitabı. Sanki müthiş bir aksiyon filmi gözlerimin önünde canlanıyordu. Bir an bile sıkılmadan okudum. Kitabın geneli için de bunu söyleyebiliriz, biraz uzun tutulmuş birkaç kısım olduğunu kabul ederek.
Çok kısaca konusundan bahsedecek olursam, Jake Epping 30'larında, sıradan bir İngilizce öğretmenidir. Kasabadaki küçük burger lokantasında, Al'ın Yerinde şişkoburger yemeyi sever. Bir akşam Al onu restorana çağırdığında ise çok şaşıracaktır, daha dün gördüğü adam tanınmaz haldedir. Al, Jake'e büyük sırrını verir, restoranın kilerinde geçmişe, 1958 yılının 9 Eylül sabahına giden bir tavşan deliği vardır. Geçmişe gidip orada yıllarca kalan Al, hastadır ve Jake'den kendi yerine geçmişe gidip birkaç sene orada kalarak imkansız gibi görünen bir şey yapmasını ister: John F. Kennedy suikastını önlemesini. Jake geçmişten oldukça etkilenmiştir, uzun etekli şapkalı hanımlar, birbirine selam veren insanlar, sürekli çalan cep telefonu ya da zaman öldürten internetin olmaması onu büyülemiştir. Al'ın teklifini kabul edip tavşan deliğinden geçer ve JFK suikastini engellemek için çalışmaya başlar. Onu düşündüren tek şey ise Kelebek Etkisidir, yani yaptığı eylemlerin gelecekteki yansımaları...
13 Mayıs 2012 Pazar
Gizemli Benedict Derneği (The Mysterious Benedict Society)
Trenton Lee Stewart, Pegasus Yayınları
Yetimhanede yaşayan küçük Reynie Muldoon, gazete gördüğü tuhaf ilana başvurmaya karar verdiğinde başına geleceklerden haberszdir. İlanda "Özel olanaklardan yararlanmak isteyen yetenekli bir çocuk musun?" diye sormakta ve çocuklar tuhaf bir sınava çağırılmaktadır. Reynie bir dizi şaşırtıcı, acayip, beklenmedik sınava girer. Sonunda sadece dört kişi bu testleri tamamlayabilecektir : Reynie, Sticky, Kate ve Constance... Bu dört çocuk tahmin edemeyecekleri tehlikelerle dolu bir maceraya atılır ve gizli ajanlar gibi çalışarak dünyayı bir felaketten kurtarmaya çabalarlar.
Bu dört çocuğun, yani Gizemli Benedict Derneği'nin macerasını okurken çok eğlendim. Hani o eskiden bayılarak okuduğumuz Enid Blyton veya Edith Nesbit romanları gibiydi, Afacan Beşler, Maceracı Dörtler tadında zevkli bir romandı. Bir serinin ilk romanı olduğu için ve Pegasus tarafından basıldığı için üzgünüm çünkü bu yayınevi serilerin devamını getirmiyor bir türlü, ilk kitabı basıp bırakıyor. Umarım bu seriyi de piç gibi bırakmazlar.
Devamı gelirse kesinlikle okuyacağım. Kafa dağıtmak için aşk-meşk dışında maceralı, aksiyonu bol, draması az, hafif bir okuma arayanlara tavsiye ederim. Sevdim.
Yetimhanede yaşayan küçük Reynie Muldoon, gazete gördüğü tuhaf ilana başvurmaya karar verdiğinde başına geleceklerden haberszdir. İlanda "Özel olanaklardan yararlanmak isteyen yetenekli bir çocuk musun?" diye sormakta ve çocuklar tuhaf bir sınava çağırılmaktadır. Reynie bir dizi şaşırtıcı, acayip, beklenmedik sınava girer. Sonunda sadece dört kişi bu testleri tamamlayabilecektir : Reynie, Sticky, Kate ve Constance... Bu dört çocuk tahmin edemeyecekleri tehlikelerle dolu bir maceraya atılır ve gizli ajanlar gibi çalışarak dünyayı bir felaketten kurtarmaya çabalarlar.
Bu dört çocuğun, yani Gizemli Benedict Derneği'nin macerasını okurken çok eğlendim. Hani o eskiden bayılarak okuduğumuz Enid Blyton veya Edith Nesbit romanları gibiydi, Afacan Beşler, Maceracı Dörtler tadında zevkli bir romandı. Bir serinin ilk romanı olduğu için ve Pegasus tarafından basıldığı için üzgünüm çünkü bu yayınevi serilerin devamını getirmiyor bir türlü, ilk kitabı basıp bırakıyor. Umarım bu seriyi de piç gibi bırakmazlar.
Devamı gelirse kesinlikle okuyacağım. Kafa dağıtmak için aşk-meşk dışında maceralı, aksiyonu bol, draması az, hafif bir okuma arayanlara tavsiye ederim. Sevdim.
29 Nisan 2012 Pazar
Sultanı Öldürmek
Ahmet Ümit, Everest Yayınları
Sultanı Öldürmek, İstanbul Hatırası'ndan beri heyecanla beklediğimiz yeni Ahmet Ümit romanı. Kitabı ilk çıktığı günlerde aldım, büyük hevesle okumaya başladım.
Romanımızın anlatıcısı, yaşını başını almış bir eski İstanbul beyefendisi, tarih profesörü Müştak Serhazin. Müştak Bey iri yarı yapılı bedeninde inanılmaz saf, yumuşak bir kalbe sahip naif bir adam. Hayatının biricik aşkı, kendi gibi tarihçi sevgilisi Nüzhet onu terkedip Amerika'ya gittiğinden beri Müştak kendine gelememiş. Tam 21 sene onu terkeden bu kadını hayal etmiş, onu beklemiş. Ve nihayet karlı bir İstanbul gecesinde, 21 sene sonra Nüzhet'le karşıkarşıya geldiğinde göreceği şey kadının cesedi! Boğazına saplanmış bir mektup açacağı ile öldürülmüş Nüzhet, mektup açacağının sapında ise Fatih Sultan Mehmet'in tuğrası var.
Müştak, Nüzhet'in cesedini bulduğu esnada bir şey farkeder. Enteresan tezleriyle her zaman ilgi çekmeyi başaran Nüzhet; Fatih ve Baba Katilliği konusunu araştırmaktadır. Yoksa şehirlerin kraliçesi İstanbul'u fethederek tarihe geçen ulu hakanı baba katili olmakla mı suçlamaktadır Nüzhet? Müştak kendini tarihle ve cinayetle örülü çapraşık olaylar içinde bulur. Başkomiser Nevzat ve ekibi de cinayetin peşine düşerler.
Sultanı Öldürmek, bir Başkomiser Nevzat polisiyesi değil. Bu tamamen Müştak Serhazin'in hikayesi. Olan biteni onun içsesinden dinliyoruz. Bu sebepten olacak, romanın ilk 100 sayfasında çok sıkıldım, sayfalar geçmek bilmedi, benim için fazla psikolojik idi bu kısım. Hatta okurken "Orhan Pambık mı okuyorum, Ahmet Ümit mi okuyorum?" diye düşündüm sürekli. 150. sayfadan sonra kitap açıldı, özellikle Fatih Sultan Mehmet ekseninde dönen olaylar ve İstanbul'un fethinin anlatıldığı sayfalar müthişti, ilk 150 sayfa iki haftada, kalan 400 sayfa 1 gecede bitti. Ve finale heyecanla bağırdım. Polisiye olarak yazılmamış bu romanın fevklade polisiye bir finali vardı, bu da Ahmet Ümit'in harika kaleminin başarısıdır.
Kitabın arka planında Ahmet Ümit'in İstabul'a; bu en çok arzulanmış eşsiz kente duyduğu büyük aşkı var gücüyle hisettim. Belki de Ahmet Ümit'le paylaştığım bu ortak aşk yüzünden seviyorum bu yazarı kim bilir?
İstanbul'un fethi ve Fatih Sultan Mehmet arka planında terkedilmiş, kimsesiz bir adamın iç dünyasını anlatan psikolojik bir roman Sultanı Öldürmek. Beklenmedik finaliyle asla unutlmayacak bir roman oldu benim için. İyi ki okumuşum. Ellerine sağlık Ahmet Ümit!
Ortaçağın bu en görkemli kalesi, Osmanlılar tarafından son kez kuşatılıyordu. Ama ilk top ateşlenmeden önce Mehmed, elçilerini Konstantin'e gönderdi. Şehri teslim ederlerse kimsenin canına ve malına zarar gelmeyeceğini, imparatorun sağ ve salim olarak istediği yere gitmesine izin verileceğini, halkın ise hayatına eskisi gibi devam edebileceğini bildirdi. Ama İmparator ve Konstantinopolisliler korkak insanlar değillerdi, belki de hala Papalıktan gelecek yardıma güveniyorlardı; şehirlerini telim etmektense ölmeyi yeğleyeceklerini söylediler. Bu cevabı alan genç padişahın önünde, cenkten başka yol kalmamıştı.
Sultanı Öldürmek, İstanbul Hatırası'ndan beri heyecanla beklediğimiz yeni Ahmet Ümit romanı. Kitabı ilk çıktığı günlerde aldım, büyük hevesle okumaya başladım.
Romanımızın anlatıcısı, yaşını başını almış bir eski İstanbul beyefendisi, tarih profesörü Müştak Serhazin. Müştak Bey iri yarı yapılı bedeninde inanılmaz saf, yumuşak bir kalbe sahip naif bir adam. Hayatının biricik aşkı, kendi gibi tarihçi sevgilisi Nüzhet onu terkedip Amerika'ya gittiğinden beri Müştak kendine gelememiş. Tam 21 sene onu terkeden bu kadını hayal etmiş, onu beklemiş. Ve nihayet karlı bir İstanbul gecesinde, 21 sene sonra Nüzhet'le karşıkarşıya geldiğinde göreceği şey kadının cesedi! Boğazına saplanmış bir mektup açacağı ile öldürülmüş Nüzhet, mektup açacağının sapında ise Fatih Sultan Mehmet'in tuğrası var.
Müştak, Nüzhet'in cesedini bulduğu esnada bir şey farkeder. Enteresan tezleriyle her zaman ilgi çekmeyi başaran Nüzhet; Fatih ve Baba Katilliği konusunu araştırmaktadır. Yoksa şehirlerin kraliçesi İstanbul'u fethederek tarihe geçen ulu hakanı baba katili olmakla mı suçlamaktadır Nüzhet? Müştak kendini tarihle ve cinayetle örülü çapraşık olaylar içinde bulur. Başkomiser Nevzat ve ekibi de cinayetin peşine düşerler.
Sultanı Öldürmek, bir Başkomiser Nevzat polisiyesi değil. Bu tamamen Müştak Serhazin'in hikayesi. Olan biteni onun içsesinden dinliyoruz. Bu sebepten olacak, romanın ilk 100 sayfasında çok sıkıldım, sayfalar geçmek bilmedi, benim için fazla psikolojik idi bu kısım. Hatta okurken "Orhan Pambık mı okuyorum, Ahmet Ümit mi okuyorum?" diye düşündüm sürekli. 150. sayfadan sonra kitap açıldı, özellikle Fatih Sultan Mehmet ekseninde dönen olaylar ve İstanbul'un fethinin anlatıldığı sayfalar müthişti, ilk 150 sayfa iki haftada, kalan 400 sayfa 1 gecede bitti. Ve finale heyecanla bağırdım. Polisiye olarak yazılmamış bu romanın fevklade polisiye bir finali vardı, bu da Ahmet Ümit'in harika kaleminin başarısıdır.
Kitabın arka planında Ahmet Ümit'in İstabul'a; bu en çok arzulanmış eşsiz kente duyduğu büyük aşkı var gücüyle hisettim. Belki de Ahmet Ümit'le paylaştığım bu ortak aşk yüzünden seviyorum bu yazarı kim bilir?
İstanbul'un fethi ve Fatih Sultan Mehmet arka planında terkedilmiş, kimsesiz bir adamın iç dünyasını anlatan psikolojik bir roman Sultanı Öldürmek. Beklenmedik finaliyle asla unutlmayacak bir roman oldu benim için. İyi ki okumuşum. Ellerine sağlık Ahmet Ümit!
Ortaçağın bu en görkemli kalesi, Osmanlılar tarafından son kez kuşatılıyordu. Ama ilk top ateşlenmeden önce Mehmed, elçilerini Konstantin'e gönderdi. Şehri teslim ederlerse kimsenin canına ve malına zarar gelmeyeceğini, imparatorun sağ ve salim olarak istediği yere gitmesine izin verileceğini, halkın ise hayatına eskisi gibi devam edebileceğini bildirdi. Ama İmparator ve Konstantinopolisliler korkak insanlar değillerdi, belki de hala Papalıktan gelecek yardıma güveniyorlardı; şehirlerini telim etmektense ölmeyi yeğleyeceklerini söylediler. Bu cevabı alan genç padişahın önünde, cenkten başka yol kalmamıştı.
15 Nisan 2012 Pazar
Kül Olmuş Gölgeler (Burnt Shadows)
Kamila Shamsie, Bilge Kültür Sanat
Kitabımız Amerika'nın Nagazaki'ye atom bombası attığı o feci gün başlıyor. Genç Hiroko, saldırıdan sağ salim kurtulmayı becerse de hayatı tepetaklak oluyor. Aşık olduğu, evleneceği sevgilisi Konrad'ı kaybediyor saldırıda. Ama Hiroko yeni bir hayat kurabilecek kadar güçlü, hayatta kaldığı için pişmanlık duymayacak kadar cesur; Konrad'dan kalan hatıraların peşinde Hindistan'a gidiyor. Orada yeni dostluklar ve hatta beklenmedik yeni bir aşkı bulacak, yine diyar diyar göçecek. Yaşadığı acımasız saldırının izlerini ömür boyu vücudunda taşıyan bu kadın, yıllar sonra bambaşka bir şiddete de tanık olacak. 11 Eylül saldırısına.
Kitap aslında iki ailenin içiçe geçmiş hikayesi gibi. Konrad'ın üvey kızkardeşi ile onun asil İngiliz kocası bir aile; Hiroko ile yeni kocası diğer aile. Hikaye onların çocuklarına hatta torunlarına kadar uzuyor. Karşılaştıkları her yıkımda Hiroko bir kere daha savaşın anlamsızlığını, acımasızlığını, yanlışlığını görüyor.
Bu kitap hakkında zorlukla yazdım, çünkü çok sevmedim romanı. Yarım da bırakmadım neyse, okuyup bitirdim. Kapağı çok hoşuma gitti bir de. Kitabın savaş karşıtı insancıl ruhunu takdir ettim. Yine de sıkıldım okurken. Eski tip aile sagalarından ve dramlardan hoşlananlar tercih edebilir Kül Olmuş Gölgeler'i.
Kitabımız Amerika'nın Nagazaki'ye atom bombası attığı o feci gün başlıyor. Genç Hiroko, saldırıdan sağ salim kurtulmayı becerse de hayatı tepetaklak oluyor. Aşık olduğu, evleneceği sevgilisi Konrad'ı kaybediyor saldırıda. Ama Hiroko yeni bir hayat kurabilecek kadar güçlü, hayatta kaldığı için pişmanlık duymayacak kadar cesur; Konrad'dan kalan hatıraların peşinde Hindistan'a gidiyor. Orada yeni dostluklar ve hatta beklenmedik yeni bir aşkı bulacak, yine diyar diyar göçecek. Yaşadığı acımasız saldırının izlerini ömür boyu vücudunda taşıyan bu kadın, yıllar sonra bambaşka bir şiddete de tanık olacak. 11 Eylül saldırısına.
Kitap aslında iki ailenin içiçe geçmiş hikayesi gibi. Konrad'ın üvey kızkardeşi ile onun asil İngiliz kocası bir aile; Hiroko ile yeni kocası diğer aile. Hikaye onların çocuklarına hatta torunlarına kadar uzuyor. Karşılaştıkları her yıkımda Hiroko bir kere daha savaşın anlamsızlığını, acımasızlığını, yanlışlığını görüyor.
Bu kitap hakkında zorlukla yazdım, çünkü çok sevmedim romanı. Yarım da bırakmadım neyse, okuyup bitirdim. Kapağı çok hoşuma gitti bir de. Kitabın savaş karşıtı insancıl ruhunu takdir ettim. Yine de sıkıldım okurken. Eski tip aile sagalarından ve dramlardan hoşlananlar tercih edebilir Kül Olmuş Gölgeler'i.
31 Mart 2012 Cumartesi
Kediler İçin Adabımuaşeret (Etiquette for Cats)
Melissa Miller, Oğlak Yayınları.
Kediler İçin Adabımuaşeret, ufacıcık bir kitap. Kediler için gerekli görgü ve davranış kurallarını anlatan eğlenceli bir başvuru eseri. İçi birbirinden şirin desenlerle bezenmiş. Ayrıca kediseverlerden yapılan alıntılarla zenginleştirilmiş kitabın içeriği. Okuyup bitirmek herhalde yarım saat bile sürmez. Ne var ki, bence yayınevi bu güzelim kitaba yazık etmiş. Bu kitap, o nefis desenleri ile kuşe kağıda basılmayı, kalın ciltli parlak bir kapakla, güzel kitaplar kategorisinde yayınlamayı hakeden ufak bir hazine. Maalesef adi saman kağıt baskısı ve çirkin karton kapağı, bu önemli kedi eserine hakkını veremiyor.
Kitabın çevirmeni Tekire Tekir olarak belirtilmiş iç kapakta:) Bütün kedilerin mutlaka okumaları gereken bir eser.
Kediler İçin Adabımuaşeret, ufacıcık bir kitap. Kediler için gerekli görgü ve davranış kurallarını anlatan eğlenceli bir başvuru eseri. İçi birbirinden şirin desenlerle bezenmiş. Ayrıca kediseverlerden yapılan alıntılarla zenginleştirilmiş kitabın içeriği. Okuyup bitirmek herhalde yarım saat bile sürmez. Ne var ki, bence yayınevi bu güzelim kitaba yazık etmiş. Bu kitap, o nefis desenleri ile kuşe kağıda basılmayı, kalın ciltli parlak bir kapakla, güzel kitaplar kategorisinde yayınlamayı hakeden ufak bir hazine. Maalesef adi saman kağıt baskısı ve çirkin karton kapağı, bu önemli kedi eserine hakkını veremiyor.
Kitabın çevirmeni Tekire Tekir olarak belirtilmiş iç kapakta:) Bütün kedilerin mutlaka okumaları gereken bir eser.
![]() |
| Bu Alice için:)) |
15 Mart 2012 Perşembe
Tatlı Rüyalar
Alper Canıgüz, İletişim Yayınları
Geçen hasta olup işe gitmediğimde Alper Canıgüz'ün en sona sakladığım, aman bitmesin diye okumalara kıyamadığım Tatlı Rüyalar'ını elime aldım. Ne kadar iyi bir karar! Okuduğum en eğlenceli, en yaratıcı, en deli dolu kitaplardan biriydi. Mütemadiyen sesli güldüm bu psiko-absürd romantik komediyi okurken:)
Sürprizli öykünün tadını kaçırmamak amacıyla, çok kısaca bahsedeyim. Bir Hector ve Hamit var. Tuhaf bir anlaşma var aralarında, bir de Nalan diye evlere şenlik, delişmen bir kız. Bir profesör ile düşlerinde diğer kişiliğini yaşadığını iddia eden meraklı Bay Şevket Hakan Tunçel var. Artık bunlar ne menem maceralar yaşıyorlar, birbirleri ile ne alakaları, ne alıp veremedikleri var okuyup keşfetmesi size kalıyor. Eğlence garanti, benden söylemesi:)
Okuyun, okuyun, okuyun!
Yirmi beş yıllık öğretim üyesi Profesör Olcayto Fişek sınıfa girdiğinde, mesleğe ilk başladığı günkü inançlarının hiç değişmediğini farketti.: Öğrencilerin hepsi gerizekalıydı. Örneğin şu en ön sırada oturan kıvırcık uzun saçlı, suratındaki o her daim menun ifadeyle angutluğunu taçlandıran çam yarmasına kim klinik psikoloji master öğrencisi diyebilirdi ki? Ya da en arkada walkman dinleyerek uyuklamakta olan sıska, sivilceli, sözüm ona çiçek çocuğa. Çiçekten çok sıçılmış bol soğanlı kapuskaya benziyor, diye düşündü Profesör Fişek.
"Hector anan, gangster baban!"
Geçen hasta olup işe gitmediğimde Alper Canıgüz'ün en sona sakladığım, aman bitmesin diye okumalara kıyamadığım Tatlı Rüyalar'ını elime aldım. Ne kadar iyi bir karar! Okuduğum en eğlenceli, en yaratıcı, en deli dolu kitaplardan biriydi. Mütemadiyen sesli güldüm bu psiko-absürd romantik komediyi okurken:)
Sürprizli öykünün tadını kaçırmamak amacıyla, çok kısaca bahsedeyim. Bir Hector ve Hamit var. Tuhaf bir anlaşma var aralarında, bir de Nalan diye evlere şenlik, delişmen bir kız. Bir profesör ile düşlerinde diğer kişiliğini yaşadığını iddia eden meraklı Bay Şevket Hakan Tunçel var. Artık bunlar ne menem maceralar yaşıyorlar, birbirleri ile ne alakaları, ne alıp veremedikleri var okuyup keşfetmesi size kalıyor. Eğlence garanti, benden söylemesi:)
Okuyun, okuyun, okuyun!
Yirmi beş yıllık öğretim üyesi Profesör Olcayto Fişek sınıfa girdiğinde, mesleğe ilk başladığı günkü inançlarının hiç değişmediğini farketti.: Öğrencilerin hepsi gerizekalıydı. Örneğin şu en ön sırada oturan kıvırcık uzun saçlı, suratındaki o her daim menun ifadeyle angutluğunu taçlandıran çam yarmasına kim klinik psikoloji master öğrencisi diyebilirdi ki? Ya da en arkada walkman dinleyerek uyuklamakta olan sıska, sivilceli, sözüm ona çiçek çocuğa. Çiçekten çok sıçılmış bol soğanlı kapuskaya benziyor, diye düşündü Profesör Fişek.
"Hector anan, gangster baban!"
12 Mart 2012 Pazartesi
Travma (The Lock Artist)
Steve Hamilton, Koridor Yayıncılık
Travma'yı okumaya pazar akşamı başladım ve bitirene kadar elimden bırakamadım. Son zamanlarda okuduğum en sürükleyici ve zevkli macera romanıydı diyebilirim.
Travma, baş kahramanımız Michael'ın ağzından anlatılıyor. Daha doğrusu biz Michael'ın yazdığı anılarını okuyoruz, Mike'ın anıları paylaşabilmesinin yegane yolu yazmak, çünkü 8 yaşından beri konuşmuyor. Mike 8 yaşındayken evde korkunç birşey olmuş ve o andan itibaren çocukcağız ağzından tek kelime çıkartmamış. Aslında bu durumu ona iş hayatında büyük avantaj sağlıyor. Çünkü Mike bir kutu adam, bir kilit ustası, her tür kilidi, kasayı, kapıyı büyük bir beceriyle açabilen enteresan bir yetenek. Üstelik çok güzel resimler çizebiliyor.
Mike, bize yazdığı öyküsünde, hikayesini 2 koldan anlatıyor. Bir yandan çocukluğu ve sessiz bir ergen olarak geçirdiği lise yılları, beri yandan 1999-2000'de yaşadığı maceraları anlatıyor. Tabii, geçmişin öyküsü bir noktada gelip o maceralarla birleşecek. Mike kilit açmayı nasıl öğrenmiş, bu işlere nasıl bulaşmış, esrarlı Bay Hayalet, güzel Amelia kimdir? Ve tabii Mike'ın yıllardır tek bir ses bile çıkartmamasına sebep olan o korkunç gecede neler olmuştur, Mike'ın travması nedir? Su gibi akan kitabı yutarcasına okuyarak bunları öğrenmeye çalışıyoruz. Bu esnada, Mike ile tehlikeli maceralara, pis işlere, kötü adamlara bulaşıyoruz.
Kahramanımız ancak 17 yaşında bir genç. O gençliğin naifliği, pırıl pırıl parlayan ruhu kitapta çok güzel yansıtılmış. Herşeyden öte güçlü bir umut var bu kitapta. Mike'ın hiç kaybetmediği ümidi var. Çok sevdim.
Travma'yı okumaya pazar akşamı başladım ve bitirene kadar elimden bırakamadım. Son zamanlarda okuduğum en sürükleyici ve zevkli macera romanıydı diyebilirim.
Travma, baş kahramanımız Michael'ın ağzından anlatılıyor. Daha doğrusu biz Michael'ın yazdığı anılarını okuyoruz, Mike'ın anıları paylaşabilmesinin yegane yolu yazmak, çünkü 8 yaşından beri konuşmuyor. Mike 8 yaşındayken evde korkunç birşey olmuş ve o andan itibaren çocukcağız ağzından tek kelime çıkartmamış. Aslında bu durumu ona iş hayatında büyük avantaj sağlıyor. Çünkü Mike bir kutu adam, bir kilit ustası, her tür kilidi, kasayı, kapıyı büyük bir beceriyle açabilen enteresan bir yetenek. Üstelik çok güzel resimler çizebiliyor.
Mike, bize yazdığı öyküsünde, hikayesini 2 koldan anlatıyor. Bir yandan çocukluğu ve sessiz bir ergen olarak geçirdiği lise yılları, beri yandan 1999-2000'de yaşadığı maceraları anlatıyor. Tabii, geçmişin öyküsü bir noktada gelip o maceralarla birleşecek. Mike kilit açmayı nasıl öğrenmiş, bu işlere nasıl bulaşmış, esrarlı Bay Hayalet, güzel Amelia kimdir? Ve tabii Mike'ın yıllardır tek bir ses bile çıkartmamasına sebep olan o korkunç gecede neler olmuştur, Mike'ın travması nedir? Su gibi akan kitabı yutarcasına okuyarak bunları öğrenmeye çalışıyoruz. Bu esnada, Mike ile tehlikeli maceralara, pis işlere, kötü adamlara bulaşıyoruz.
Kahramanımız ancak 17 yaşında bir genç. O gençliğin naifliği, pırıl pırıl parlayan ruhu kitapta çok güzel yansıtılmış. Herşeyden öte güçlü bir umut var bu kitapta. Mike'ın hiç kaybetmediği ümidi var. Çok sevdim.
11 Mart 2012 Pazar
Erken Kaybedenler
Emrah Serbes, İletişim Yayınları
Erken Kaybedenler, Behzat Ç. polisiyeleri ile tanıdığımız Emrah Serbes'in öykü kitabı. İçinde tam sekiz tane insanın içine işleyen öykü var bu ince, narin kitabın. Öykülerin kahramanları da narin erkek çocukları ama sert görünmeye çalışıyorlar. Hem alabildiğine gerçekçi ve kederli, hem de müthiş bir mizahı barındırıyor bu hikayeler. İpincecik bir kitap olmasına rağmen öyle bir oturuşta okuyup bitiremedim, her hikayeden sonra mola verdim çünkü karakterler o kadar canlı ki, yazılı hikaye bitse bile onların öyküleri devam ediyor sanki. Birinden hop diye berikine geçemedim.
Oğullar ve Rencide Ruhlar'ın kahramanı Alper Kamu'yu sevdiyseniz, bu öykülerdeki erkek çocuklara da bayılacaksınız. Çok severek tavsiye olunur.
Erken Kaybedenler, Behzat Ç. polisiyeleri ile tanıdığımız Emrah Serbes'in öykü kitabı. İçinde tam sekiz tane insanın içine işleyen öykü var bu ince, narin kitabın. Öykülerin kahramanları da narin erkek çocukları ama sert görünmeye çalışıyorlar. Hem alabildiğine gerçekçi ve kederli, hem de müthiş bir mizahı barındırıyor bu hikayeler. İpincecik bir kitap olmasına rağmen öyle bir oturuşta okuyup bitiremedim, her hikayeden sonra mola verdim çünkü karakterler o kadar canlı ki, yazılı hikaye bitse bile onların öyküleri devam ediyor sanki. Birinden hop diye berikine geçemedim.
Oğullar ve Rencide Ruhlar'ın kahramanı Alper Kamu'yu sevdiyseniz, bu öykülerdeki erkek çocuklara da bayılacaksınız. Çok severek tavsiye olunur.
8 Mart 2012 Perşembe
Canım Erdalım Sevgili Babacığım / İsmet İnönü - Erdal İnönü Mektuplaşmaları
Yayına hazırlayan : Can Dündar, Can Yayınları
1947 senesinde, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, oğlu Erdal'ı fizik üzerine yüksek lisans yapması için Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'ne yolladı. Erdal İnönü daha önce yurtdışına çıkmamıştı. Yolculuğunun ve daha sonra eğitiminin her detayını ailesine gönderdiği mektuplarda uzun uzun anlattı, babası ne kadar meşgul olursa olsun ona hep cevap yazdı, daha çok anlatmasını istedi. İşte elimizdeki kitap, baba oğulun karşılıklı mektuplaşmalarından oluşmakta.
1947'den yükseklisans ve doktoranın sonuna, 1952'ye kadar devam eden mektuplaşmalarda, sadece Erdal İnönü'nün eğitim hayatına değil; İnönü ailesinin özel yaşamlarına, bu aile üzerinden Türkiye'de o yıllarda olup biten olaylara tanıklık ediyoruz. Tasarruf amacıyla kütüphanede paltosuyla oturup mektup yazan cumhurbaşkanı İsmet İnönü, oğluna gönderilen aylık paranın kuruşu kuruşuna nasıl harcandığının hesabını istiyor, beri yandan oğluna sadece ders çalışmamasını, gezmeyi, sinemaya ve klasik müzik konserlerine gitmeyi ihmal etmemesini tembihliyor. Oğlunun mektuplarını daha iyi anlayabilmek için fizik çalışıyor. Anne Mevhibe Hanım ise aman çocuğu üşütmesin diye evhamlanıp ona baklava, sucuk göndermeye uğraşıyor. Bütün mektupların genel havası ise karşılıklı derin bir sevgi ve bir ilim adamı yetiştirdiği için sonsuz gururlanan bir baba.
Kitabın içinde İnönülerin birbirlerine attıkları karpostallar, o tarihlerin gazete manşetleri, fotoğraflar da eklenmiş. Ben çok zevkle okudum. Açıkçası, oğlunu bilim adamı olarak yetiştirdiği için gurur duyan cumhurbaşkanına hayran olmadan edemedim. Kitabın en sonunda, Erdal İnönü'nün kesin dönüş yapacağı sırada ailesinin yolladığı mektuplara ise bayıldım. Anne Mevhibe Hanım, oğlundan bulabilirse oralarda çamaşır tutmaya yarayan plastik mandal diye birşey varmış, onlardan istiyor. Kızkardeş Özden ise, Paris'ten geçerken Miss Dior parfümü alabilir mi diye soruyor ağabeysine:)
Yakın tarih meraklılarına tavsiye olunur.
1947 senesinde, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, oğlu Erdal'ı fizik üzerine yüksek lisans yapması için Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'ne yolladı. Erdal İnönü daha önce yurtdışına çıkmamıştı. Yolculuğunun ve daha sonra eğitiminin her detayını ailesine gönderdiği mektuplarda uzun uzun anlattı, babası ne kadar meşgul olursa olsun ona hep cevap yazdı, daha çok anlatmasını istedi. İşte elimizdeki kitap, baba oğulun karşılıklı mektuplaşmalarından oluşmakta.
1947'den yükseklisans ve doktoranın sonuna, 1952'ye kadar devam eden mektuplaşmalarda, sadece Erdal İnönü'nün eğitim hayatına değil; İnönü ailesinin özel yaşamlarına, bu aile üzerinden Türkiye'de o yıllarda olup biten olaylara tanıklık ediyoruz. Tasarruf amacıyla kütüphanede paltosuyla oturup mektup yazan cumhurbaşkanı İsmet İnönü, oğluna gönderilen aylık paranın kuruşu kuruşuna nasıl harcandığının hesabını istiyor, beri yandan oğluna sadece ders çalışmamasını, gezmeyi, sinemaya ve klasik müzik konserlerine gitmeyi ihmal etmemesini tembihliyor. Oğlunun mektuplarını daha iyi anlayabilmek için fizik çalışıyor. Anne Mevhibe Hanım ise aman çocuğu üşütmesin diye evhamlanıp ona baklava, sucuk göndermeye uğraşıyor. Bütün mektupların genel havası ise karşılıklı derin bir sevgi ve bir ilim adamı yetiştirdiği için sonsuz gururlanan bir baba.
Kitabın içinde İnönülerin birbirlerine attıkları karpostallar, o tarihlerin gazete manşetleri, fotoğraflar da eklenmiş. Ben çok zevkle okudum. Açıkçası, oğlunu bilim adamı olarak yetiştirdiği için gurur duyan cumhurbaşkanına hayran olmadan edemedim. Kitabın en sonunda, Erdal İnönü'nün kesin dönüş yapacağı sırada ailesinin yolladığı mektuplara ise bayıldım. Anne Mevhibe Hanım, oğlundan bulabilirse oralarda çamaşır tutmaya yarayan plastik mandal diye birşey varmış, onlardan istiyor. Kızkardeş Özden ise, Paris'ten geçerken Miss Dior parfümü alabilir mi diye soruyor ağabeysine:)
Yakın tarih meraklılarına tavsiye olunur.
6 Mart 2012 Salı
Aşk
Elif Şafak, Doğan Kitap
Konya'ya gidip Şeb-i Aruz şenliklerini izledikten sonra Elif Şafak'ın Aşk'ını okumaya karar vermiştim.Kitabın yarısını geçen ay, yarısını da bu haftasonu okuyup bitirdim.
Kitabımız Amerikalı, orta yaşlı, zengin ve ümitsiz evkadını Ella'nın hikayesi ile başlıyor. 20 yıllık evlilik, 3 çocuk ile hayatı dıştan mükemmel görünse de Ella mutsuzdur. Yaşamındaki boşluğu doldurmak için ufak bir editörlük işi alır. Mevlana ve Şems-i Tebrizi hakkında yazılmış Aşk Şeriatı isimli kitabı okuyup rapor edecektir yayınevine. Kitabı okurken fazlasıyla etkilenen Ella, bir İskoç olarak doğmuş, sonradan Sufiliği benimseyerek Müslümanlığı seçmiş olan kitabın yazarına email gönderir ve ikisi yazışmaya başlar.
Beri yandan kitabımız Mevlana ve Şems'in öyküsünü anlatır ama bunu tek düze şekilde değil, hikayeye karışmış çeşit çeşit kahramanların ağzından yapar. Olayları Şems'in, Mevlana'nın, Kerra'nın, Kimya'nın, Sultan Veled'in, Fahişe Çöl Çiçeği'nin, Sarhoş Süleyman'ın ağzından dinleriz. Şems'i sevenler kadar, ondan nefret edenlerin düşüncelerine tanık oluruz. Hikayeyi her açıdan dinlemiş oluruz.
Şems'in ve Mevlana'nın öyküsü tabii ki gerçek ve büyüleyici, kitabın bu kısımlarından oldukça zevk aldım. Gelişmelere koşut olarak Şems'in dile getirdiği Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Mezheplilerin Kırk Kuralı çok hoş bir düşünce ve Sufi felsefesini güzelce özetliyorlar.
Bu güzel anlatımda maalesef bazı diyalogları çok modern buldum. Şems'in Kimya'ya "nasıl gidiyor?" diye sorması, kızın da "iyi gidiyor" diye cevap vermesi... 13. yüzyılda bu şekil bir hitap var mıdır, bilemedim.
Sonuç olarak hikayenin Ella kısmı çok ilgimi çekmese de, bu karakterin yaşadığı yolculuk, Mevlana ve Şems hikayesinin anlatılması için gerekli idi. Hiç sıkılmadan okudum kitabı ve dediğim gibi Şems ile Mevlana kısımlarını çok daha fazla beğendim. Bildiğimiz bir hikaye, farklı tiplemelerin gözünden çok hoş aktarılmıştı. Sevdim.
Şems ve Mevlana hakkında bir kitap okumak isteyenlere tavsiye olunur.
Konya'ya gidip Şeb-i Aruz şenliklerini izledikten sonra Elif Şafak'ın Aşk'ını okumaya karar vermiştim.Kitabın yarısını geçen ay, yarısını da bu haftasonu okuyup bitirdim.
Kitabımız Amerikalı, orta yaşlı, zengin ve ümitsiz evkadını Ella'nın hikayesi ile başlıyor. 20 yıllık evlilik, 3 çocuk ile hayatı dıştan mükemmel görünse de Ella mutsuzdur. Yaşamındaki boşluğu doldurmak için ufak bir editörlük işi alır. Mevlana ve Şems-i Tebrizi hakkında yazılmış Aşk Şeriatı isimli kitabı okuyup rapor edecektir yayınevine. Kitabı okurken fazlasıyla etkilenen Ella, bir İskoç olarak doğmuş, sonradan Sufiliği benimseyerek Müslümanlığı seçmiş olan kitabın yazarına email gönderir ve ikisi yazışmaya başlar.
Beri yandan kitabımız Mevlana ve Şems'in öyküsünü anlatır ama bunu tek düze şekilde değil, hikayeye karışmış çeşit çeşit kahramanların ağzından yapar. Olayları Şems'in, Mevlana'nın, Kerra'nın, Kimya'nın, Sultan Veled'in, Fahişe Çöl Çiçeği'nin, Sarhoş Süleyman'ın ağzından dinleriz. Şems'i sevenler kadar, ondan nefret edenlerin düşüncelerine tanık oluruz. Hikayeyi her açıdan dinlemiş oluruz.
Şems'in ve Mevlana'nın öyküsü tabii ki gerçek ve büyüleyici, kitabın bu kısımlarından oldukça zevk aldım. Gelişmelere koşut olarak Şems'in dile getirdiği Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Mezheplilerin Kırk Kuralı çok hoş bir düşünce ve Sufi felsefesini güzelce özetliyorlar.
Bu güzel anlatımda maalesef bazı diyalogları çok modern buldum. Şems'in Kimya'ya "nasıl gidiyor?" diye sorması, kızın da "iyi gidiyor" diye cevap vermesi... 13. yüzyılda bu şekil bir hitap var mıdır, bilemedim.
Sonuç olarak hikayenin Ella kısmı çok ilgimi çekmese de, bu karakterin yaşadığı yolculuk, Mevlana ve Şems hikayesinin anlatılması için gerekli idi. Hiç sıkılmadan okudum kitabı ve dediğim gibi Şems ile Mevlana kısımlarını çok daha fazla beğendim. Bildiğimiz bir hikaye, farklı tiplemelerin gözünden çok hoş aktarılmıştı. Sevdim.
Şems ve Mevlana hakkında bir kitap okumak isteyenlere tavsiye olunur.
4 Mart 2012 Pazar
Yüzüncü Ad, Baldassare'nin Yolculuğu (Le Péeriple de Baldassare)
Amin Maalouf, Yapı Kredi Yayınları
Amin Maalouf'un Semerkant'ını, uzun yıllar kütüphanede bekletip, anca kitap sararıp solduktan sonra okumuş ve kendimden geçmiştim. Yazarın diğer kitaplarını da keşfetmek istedim ve ikinci olarak Yüzüncü Ad'ı okudum.
Yüzüncü Ad, 17. yüzyılda, Osmanlı toprağı Lübnan'da yaşayan, aslen Cenevizli bir adamın, Baldassare Embriaco'nun seyahat güncelerinden oluşuyor. Baldassare, yaşadığı Cübeyl kentinde antika kitaplar ve eşyalar satan tanınmış bir tüccar. Günün birinde mağazasına giren Moskovalı haci Evdokim, ona Yüzüncü Ad kitabından bahseder. Tanrı'nın Kuran'da zikredilen 99. isminden öte, ulu bir yüzüncü adı daha vardır. Bu adın bulunabileceği tek kaynak da, Baldassare'nin varlığına inanmadığı, batıl görüp güldüğü bu kitaptır. Hacı, Baldassare'ye dünyanın sonunun geldiğini anlatır. Bir sene sonra 1666 yılı, canavarın yılı ve zamanın sonu olacaktır. Bunu durdurmanın tek yolu da yüzüncü adı bulmaktır.
Baldassare bir takım olaylardan sonra yanına iki yeğeni ve uşağını da alarak, eskiden varlığına inanmadığı bu kitabın peşinde yollara düşer. Bu seyahat onu İstanbul'a, oradan İzmir'e, Sakız Adasına, Amsterdam'a, Londra'ya sürükler. Yol boyu Baldassare karşılaştığı insanları, inançları, düşünceleri defterlerine özenle not alır. Peki ama yolculuktan sonra döneceği yer neresi olacaktır?
Yüzüncü Ad, 17. yüzyılda geçen bir seyahat öyküsü, biraz insanın kendini araması, vatanına dönmesi hakkında diyebilirim. Benim açımdan bir Semerkant çıkmadı. Oldukça yavaş tempolu bir kıtap, öyle egzotik, oryantal bir anlatımı yok. Yarım bırakmadan sonuna kadar okudum. 17. yüzyılda Osmanlı topraklarında ve Avrupa'da uzun ince bir yolda yürüyen Baldassare'nin macerasında kurgu ile gerçek tarihi kişilik ve olayların harmanlanması da güzel olmuş. Yine de çok sevdiğimi söyleyemeceğim. Buna rağmen yazarın kitaplarını okumaya devam edeceğim.
Amin Maalouf'un Semerkant'ını, uzun yıllar kütüphanede bekletip, anca kitap sararıp solduktan sonra okumuş ve kendimden geçmiştim. Yazarın diğer kitaplarını da keşfetmek istedim ve ikinci olarak Yüzüncü Ad'ı okudum.
Yüzüncü Ad, 17. yüzyılda, Osmanlı toprağı Lübnan'da yaşayan, aslen Cenevizli bir adamın, Baldassare Embriaco'nun seyahat güncelerinden oluşuyor. Baldassare, yaşadığı Cübeyl kentinde antika kitaplar ve eşyalar satan tanınmış bir tüccar. Günün birinde mağazasına giren Moskovalı haci Evdokim, ona Yüzüncü Ad kitabından bahseder. Tanrı'nın Kuran'da zikredilen 99. isminden öte, ulu bir yüzüncü adı daha vardır. Bu adın bulunabileceği tek kaynak da, Baldassare'nin varlığına inanmadığı, batıl görüp güldüğü bu kitaptır. Hacı, Baldassare'ye dünyanın sonunun geldiğini anlatır. Bir sene sonra 1666 yılı, canavarın yılı ve zamanın sonu olacaktır. Bunu durdurmanın tek yolu da yüzüncü adı bulmaktır.
Baldassare bir takım olaylardan sonra yanına iki yeğeni ve uşağını da alarak, eskiden varlığına inanmadığı bu kitabın peşinde yollara düşer. Bu seyahat onu İstanbul'a, oradan İzmir'e, Sakız Adasına, Amsterdam'a, Londra'ya sürükler. Yol boyu Baldassare karşılaştığı insanları, inançları, düşünceleri defterlerine özenle not alır. Peki ama yolculuktan sonra döneceği yer neresi olacaktır?
Yüzüncü Ad, 17. yüzyılda geçen bir seyahat öyküsü, biraz insanın kendini araması, vatanına dönmesi hakkında diyebilirim. Benim açımdan bir Semerkant çıkmadı. Oldukça yavaş tempolu bir kıtap, öyle egzotik, oryantal bir anlatımı yok. Yarım bırakmadan sonuna kadar okudum. 17. yüzyılda Osmanlı topraklarında ve Avrupa'da uzun ince bir yolda yürüyen Baldassare'nin macerasında kurgu ile gerçek tarihi kişilik ve olayların harmanlanması da güzel olmuş. Yine de çok sevdiğimi söyleyemeceğim. Buna rağmen yazarın kitaplarını okumaya devam edeceğim.
26 Şubat 2012 Pazar
Kedi Hikayeleri (Das groβe Katzenlesebuch)
Derleyen : Julia Bachstein, Yapı Kredi Yayınları
Dün akşam İstiklal Caddesinde gezerken, Galatasaray'ın köşesindeki, her zamanki gibi çekici Yapı Kredi Yayınlarına uğradık. Daha birkaç dakikadır kitaplara bakıyordum ki, "kasa kapanıyor" diye seslendiler. Hemen seçmem gerekiyordu ve çabucak karar vermek zor olmadı : Kapağını pespembe burunlu enfes bir kedi ile süslemiş Kedi Hikayeleri öykü derlemesi ile Amin Maalouf'un Yüzüncü Ad'ını aldım. (Yüzüncü Ad'ın 40. baskısı olmuş maşallah). Aklınızda bulunsun, bu mağazadan kitap aldığınızda indirim oluyor fiyatlarda ve kitaplardan mutlaka kendi kapağıyla takım ayracı çıkıyor.
Bugün tombilik kedim yanımda bıyığını kıpırdatmadan uyurken, ben de başka bir sürü kedilerin hikayeleri içinde kendimi kaybettim. Aslında pek öykü sevmiyorum ben ama bunları bir çırpıda okuyuverdim. Her bir hikayenin başında, ortasında ve de sonunda yumuk yumuk uyuyan kedimin göbeğini mıncıklayıp yüzüne gözüne öpücükler kondurdum. Ne kadar küçük bir yaratık ama evdeki varlığı ne kadar büyük diye düşündüm. Hikayeleri çok sevdim, özellikle küçük kara panter Lillian, ıssız adanın Robinson Kedisi, denizci kedi Miço, Kedi Calvin, pudrayla kendilerinden Jette ile Colette en sevdiklerim:)
Kedicilerin kaçırmaması gereken bir kitap, ahhh ve eveet nidalarıyla okuyup kedinizden ve kendinizden çok şey bulacağınıza eminim:) Kitapla ilgili çok cici bir detay ise her sayfanın dibindeki minik kedi desenleri... Onlara da bayılacağınıza eminim.
Öyküsever kedicilere hararetle tavsiye olunur.
Dün akşam İstiklal Caddesinde gezerken, Galatasaray'ın köşesindeki, her zamanki gibi çekici Yapı Kredi Yayınlarına uğradık. Daha birkaç dakikadır kitaplara bakıyordum ki, "kasa kapanıyor" diye seslendiler. Hemen seçmem gerekiyordu ve çabucak karar vermek zor olmadı : Kapağını pespembe burunlu enfes bir kedi ile süslemiş Kedi Hikayeleri öykü derlemesi ile Amin Maalouf'un Yüzüncü Ad'ını aldım. (Yüzüncü Ad'ın 40. baskısı olmuş maşallah). Aklınızda bulunsun, bu mağazadan kitap aldığınızda indirim oluyor fiyatlarda ve kitaplardan mutlaka kendi kapağıyla takım ayracı çıkıyor.
Bugün tombilik kedim yanımda bıyığını kıpırdatmadan uyurken, ben de başka bir sürü kedilerin hikayeleri içinde kendimi kaybettim. Aslında pek öykü sevmiyorum ben ama bunları bir çırpıda okuyuverdim. Her bir hikayenin başında, ortasında ve de sonunda yumuk yumuk uyuyan kedimin göbeğini mıncıklayıp yüzüne gözüne öpücükler kondurdum. Ne kadar küçük bir yaratık ama evdeki varlığı ne kadar büyük diye düşündüm. Hikayeleri çok sevdim, özellikle küçük kara panter Lillian, ıssız adanın Robinson Kedisi, denizci kedi Miço, Kedi Calvin, pudrayla kendilerinden Jette ile Colette en sevdiklerim:)
Kedicilerin kaçırmaması gereken bir kitap, ahhh ve eveet nidalarıyla okuyup kedinizden ve kendinizden çok şey bulacağınıza eminim:) Kitapla ilgili çok cici bir detay ise her sayfanın dibindeki minik kedi desenleri... Onlara da bayılacağınıza eminim.
Öyküsever kedicilere hararetle tavsiye olunur.
28 Ocak 2012 Cumartesi
Zindan Adası (Shutter Island)
Dennis Lehane, Artemis Yayınları
Zindan Adası, Boston limanında uğursuz bir adadır, adadaki kale gibi hastanede oldukça tehlikeli akıl hastası suçlular kalmaktadır. Hastalardan biri son derece güvenli hücresinden, bütün hastabakıcı ve gardiyanların gözü önünden adeta buharlaşarak yok olmuştur. Bunun üzerine federal polis Teddy Daniels olayı soruşturmak üzere adaya gider. Yanında yeni ortağı Chuck Aules, Teddy'e eşlik etmektedir. İkili kadının adeta buharlaşıp yokolduğu hastanenin yöneticisi tekinsiz Doktor Cawley ile tanışırlar. Polisler adanın her tarafında araştırma yapabileceklerdir ancak Cawley onlara hastaların veya diğer doktorların dosyalarını vermez. Ayrıca deniz fenerine girmeleri de yasaktır. Teddy adada iğrenç tedavi yöntemlerinin uygulandığını bilmektedir ve kayıp tehlikeli suçluyu ararken adada dönen dolapları da su yüzüne çıkartmaya kararlıdır.
Atmosferi çok başarılı bir roman Zindan Adası. Kahramanlarımızı adaya hapseden fırtına, yağmur, karanlığın etkisi tüm sayfalarda farkediliyor. Biz de Teddy ile beraber o adada sıkışıp kaldığımızı hissediyoruz. Denis Lehane'ın okuduğum ilk kitabı idi bu, diğerlerini de okumak isteği yarattı. Adam adeta film gibi yazmış kitabı, yani her sahne, her tip anında gözlerimin önünde canlandı ve hemencecik kitabın içine girdim. Etkileyici finaliyle zevkli bir macera romanı.
Kitabın Martin Scorsese tarafından filme çekilmiş çok başarılı bir uyarlaması da var.
Zindan Adası, Boston limanında uğursuz bir adadır, adadaki kale gibi hastanede oldukça tehlikeli akıl hastası suçlular kalmaktadır. Hastalardan biri son derece güvenli hücresinden, bütün hastabakıcı ve gardiyanların gözü önünden adeta buharlaşarak yok olmuştur. Bunun üzerine federal polis Teddy Daniels olayı soruşturmak üzere adaya gider. Yanında yeni ortağı Chuck Aules, Teddy'e eşlik etmektedir. İkili kadının adeta buharlaşıp yokolduğu hastanenin yöneticisi tekinsiz Doktor Cawley ile tanışırlar. Polisler adanın her tarafında araştırma yapabileceklerdir ancak Cawley onlara hastaların veya diğer doktorların dosyalarını vermez. Ayrıca deniz fenerine girmeleri de yasaktır. Teddy adada iğrenç tedavi yöntemlerinin uygulandığını bilmektedir ve kayıp tehlikeli suçluyu ararken adada dönen dolapları da su yüzüne çıkartmaya kararlıdır.
Atmosferi çok başarılı bir roman Zindan Adası. Kahramanlarımızı adaya hapseden fırtına, yağmur, karanlığın etkisi tüm sayfalarda farkediliyor. Biz de Teddy ile beraber o adada sıkışıp kaldığımızı hissediyoruz. Denis Lehane'ın okuduğum ilk kitabı idi bu, diğerlerini de okumak isteği yarattı. Adam adeta film gibi yazmış kitabı, yani her sahne, her tip anında gözlerimin önünde canlandı ve hemencecik kitabın içine girdim. Etkileyici finaliyle zevkli bir macera romanı.
Kitabın Martin Scorsese tarafından filme çekilmiş çok başarılı bir uyarlaması da var.
Amcam Oswald (My Uncle Oswald)
Roald Dahl, Can Yayınları
Oswald Cornelius tam egzantrik zengin denilen tipte bir adamdır. Son derece yakışıklı, ilk milyonunu daha öğrenciyken kazanmayı bilecek kadar açıkgözlü bir girişimci, sayısız kadınla akla havsalaya sığmayan maceralar yaşayan iflah olmaz bir kazanovadır. Oswald, zenginliğe ilk adımını sadece Sudan'da bulunan bir cins böceğin tozunu hap haline getirip satarak kazanmayı başarır, o hap ki içen adama saatler süren dehşet ve de korkunç bir cinsel güç vermektedir. Bu hapın ve arkadaşı nefes kesen Yasmin'in yardımıyla, Oswald, çok zengin olmasını sağlayacak çılgın planını uygulamaya başlar. Yasmin, egzotik güzelliğini ve hapı kullanarak dünyanın en meşhur şahsiyetlerinin spermlerini çalacak, Oswald bunları misal Freud'dan veya İsveç'kralından çocuk peydahlamak isteyen kaçık kadınlara satacaktır. Böylece zamanın meşhur şahsiyetlerinin de rol aldığı şahane macera başlar.
Müthiş yazılmış, açık saçık, edepsiz, son derece eğlenceli bir kitap Amcam Oswald. Renoir'dan Matisse'e; Freud'dan Proust'a baştan çıkartılan bir alay tarihi kişiliğin başına gelenleri okumak ayrı bir keyif. Çok gülerek tavsiye ediyorum.
Oswald Cornelius tam egzantrik zengin denilen tipte bir adamdır. Son derece yakışıklı, ilk milyonunu daha öğrenciyken kazanmayı bilecek kadar açıkgözlü bir girişimci, sayısız kadınla akla havsalaya sığmayan maceralar yaşayan iflah olmaz bir kazanovadır. Oswald, zenginliğe ilk adımını sadece Sudan'da bulunan bir cins böceğin tozunu hap haline getirip satarak kazanmayı başarır, o hap ki içen adama saatler süren dehşet ve de korkunç bir cinsel güç vermektedir. Bu hapın ve arkadaşı nefes kesen Yasmin'in yardımıyla, Oswald, çok zengin olmasını sağlayacak çılgın planını uygulamaya başlar. Yasmin, egzotik güzelliğini ve hapı kullanarak dünyanın en meşhur şahsiyetlerinin spermlerini çalacak, Oswald bunları misal Freud'dan veya İsveç'kralından çocuk peydahlamak isteyen kaçık kadınlara satacaktır. Böylece zamanın meşhur şahsiyetlerinin de rol aldığı şahane macera başlar.
Müthiş yazılmış, açık saçık, edepsiz, son derece eğlenceli bir kitap Amcam Oswald. Renoir'dan Matisse'e; Freud'dan Proust'a baştan çıkartılan bir alay tarihi kişiliğin başına gelenleri okumak ayrı bir keyif. Çok gülerek tavsiye ediyorum.
23 Ocak 2012 Pazartesi
Uyuyana Kadar (Until I Go To Sleep)
S.J. Watson, Doğan Kitap
Uyuyana Kadar, son günlerde yoğun reklamları yapılan, Doğan Kitabın "yılın gerilim romanı", "amazon.com'un 1 numarası" vs vs oldukça agresif şekilde tanıttığı yepyeni bestseller adayı taze bir roman. Ben de reklam kuşağı çocuğu olduğumdan bu lansmandan etkilenip hemen alıp okudum kitabı.
Baştan söyleyeyim, Uyuyana Kadar kesinlikle gerilim türü bir kitap değil, bu şekilde tanıtılması oldukça hayal kırıklığı yaratta bende, daha çok psikolojik bir roman olduğunu düşünüyorum. Gerilim romanı olarak tanıtılması yanıltıcı olmuş, açıkçası kitabı okurken gerilmekten çok hafiften içim geçti diyebilirim.
Kitap hafıza kaybı konusunu işliyor ve başlangıcı oldukça meraklı. Christine sabah uyanır. 20 yaşında ve Seksenli yıllarda olması gerektiğini bilerek uyanmıştır. Nedense yanında sırtının kılları ağarmış bir adam bulunca şaşırır. Tuvalete girip kendini aynada görünce şoke olur, 20 yaşında değil orta yaşlıdır, yüzü kırışık, vücudu sarkıktır, ama nasıl? Yataktaki adam, kocası Ben'dir ve Christine'e 20 sene önce kaza geçirip hafıza kaybına uğradığını anlatır. Christine geçmişi anımsayamadığı gibi, her gece uyuduğunda o gün olanları da belleğinden silmekte; ertesi sabah hiç birşey anımsamadan uyanmaktadır.
Christine kocası işe gittikten sonra doktoru ile tanışır. Doktor ona gardırobundaki ayakkabı kutusuna bakmasını söyler. Meğersem Christine artık belleksiz olmaya dayanamamış, günlük tutmaya başlamış, her akşam yatmadan önce o gün boyu, uyuyana kadar olan biteni bu deftere yazarmış. Doktor da ertesi gün Christine'i arayıp çoktan unuttuğu defterini anımsatıyor, Christine her gün oturup baştan sona günlüğü okuyor, neler olup bittiğini öğreniyor, sonra da o gün olanları yazıp bir nevi bellek oluşturuyormuş kendine. Christine bir kere daha oturup günlüğünü okumaya başlar.
İşte roman burada başlıyor asıl, kitabın büyük kısmını bu günlük oluşturuyor. Tabii normal olarak her gün aynı başlıyor, Christine hiç birşey hatırlamadan uyandığını; sonra doktorun arayıp durumu açıkladığını, günlüğü bulduğunu, baştan sona okuduğunu yazıyor. Buralarda biraz tekrara düşüyor kitap ama kahramanımızın durumunu düşününce olması gereken buydu diye düşünüyorum. Sonra Christine, her geçen gün olanları okudukça, kocasının ona bazı şeyleri anlatmadığını farkediyor. Ve defterin başında "Ben'e güvenme" yazdığını görüyor. Ama neden ?
Rahatça okunan, finalde ne olacak diye güzelce merak ettiren akıcı bir roman ama beklediğim gibi heyecanlı bir gerilim romanı değil Uyuyana Kadar. Hafıza kaybı konusunu merak edenler zevkle okuyabilir; karakterin durumunu gayet güzel anlatmış. Ama bu konuda daha heyecanlı bir kitap arayanlara Dean R. Koontz'dan Kükreyen Mağara'yı öneririm.
Uyuyana Kadar, son günlerde yoğun reklamları yapılan, Doğan Kitabın "yılın gerilim romanı", "amazon.com'un 1 numarası" vs vs oldukça agresif şekilde tanıttığı yepyeni bestseller adayı taze bir roman. Ben de reklam kuşağı çocuğu olduğumdan bu lansmandan etkilenip hemen alıp okudum kitabı.
Baştan söyleyeyim, Uyuyana Kadar kesinlikle gerilim türü bir kitap değil, bu şekilde tanıtılması oldukça hayal kırıklığı yaratta bende, daha çok psikolojik bir roman olduğunu düşünüyorum. Gerilim romanı olarak tanıtılması yanıltıcı olmuş, açıkçası kitabı okurken gerilmekten çok hafiften içim geçti diyebilirim.
Kitap hafıza kaybı konusunu işliyor ve başlangıcı oldukça meraklı. Christine sabah uyanır. 20 yaşında ve Seksenli yıllarda olması gerektiğini bilerek uyanmıştır. Nedense yanında sırtının kılları ağarmış bir adam bulunca şaşırır. Tuvalete girip kendini aynada görünce şoke olur, 20 yaşında değil orta yaşlıdır, yüzü kırışık, vücudu sarkıktır, ama nasıl? Yataktaki adam, kocası Ben'dir ve Christine'e 20 sene önce kaza geçirip hafıza kaybına uğradığını anlatır. Christine geçmişi anımsayamadığı gibi, her gece uyuduğunda o gün olanları da belleğinden silmekte; ertesi sabah hiç birşey anımsamadan uyanmaktadır.
Christine kocası işe gittikten sonra doktoru ile tanışır. Doktor ona gardırobundaki ayakkabı kutusuna bakmasını söyler. Meğersem Christine artık belleksiz olmaya dayanamamış, günlük tutmaya başlamış, her akşam yatmadan önce o gün boyu, uyuyana kadar olan biteni bu deftere yazarmış. Doktor da ertesi gün Christine'i arayıp çoktan unuttuğu defterini anımsatıyor, Christine her gün oturup baştan sona günlüğü okuyor, neler olup bittiğini öğreniyor, sonra da o gün olanları yazıp bir nevi bellek oluşturuyormuş kendine. Christine bir kere daha oturup günlüğünü okumaya başlar.
İşte roman burada başlıyor asıl, kitabın büyük kısmını bu günlük oluşturuyor. Tabii normal olarak her gün aynı başlıyor, Christine hiç birşey hatırlamadan uyandığını; sonra doktorun arayıp durumu açıkladığını, günlüğü bulduğunu, baştan sona okuduğunu yazıyor. Buralarda biraz tekrara düşüyor kitap ama kahramanımızın durumunu düşününce olması gereken buydu diye düşünüyorum. Sonra Christine, her geçen gün olanları okudukça, kocasının ona bazı şeyleri anlatmadığını farkediyor. Ve defterin başında "Ben'e güvenme" yazdığını görüyor. Ama neden ?
Rahatça okunan, finalde ne olacak diye güzelce merak ettiren akıcı bir roman ama beklediğim gibi heyecanlı bir gerilim romanı değil Uyuyana Kadar. Hafıza kaybı konusunu merak edenler zevkle okuyabilir; karakterin durumunu gayet güzel anlatmış. Ama bu konuda daha heyecanlı bir kitap arayanlara Dean R. Koontz'dan Kükreyen Mağara'yı öneririm.
21 Ocak 2012 Cumartesi
Gizliajans
Alper Canıgüz, İletişim Yayınları
Musa, tam bir avare; iyi niyetli ev arkadaşı Şaban'ın sırtından geçinmekte beis görmez; Nevizade'de bolca bira içmeyi sever, aynı zamanda metin yazarı. Musa'yı Gizliajans işe almak ister. Kapkara bir kedi, Şeytan Bey ile yapılan iş görüşmesinden sonra kahramanımız teklifi kabul eder. Tuhaf şekilde soğuk tutulan ve birbirinden cins tiplerin çalıştığı ajansta ilk gün ilk görüşte Sanem'e aşık olur. Sanem, Musa'ya ajansın iç yüzünü anlatır. Egzantrik zenginin teki, bütün mirasını kara kedisine bırakıp öbür tarafa geçince karısı ve kedinin vesayetini alan vakıf arasında bir çatışma başlamış; vakıf Gizliajans'ı kullanarak miras paralarını başka bir hesaba aktarıyordur. Bütün bunlar, Sanem'e delice aşık olan Musa'nın umrunda mı sanki? Ama ajansın tek müşterisi olan Samanyolu Mutluluk Okulu'nun tam da Musalar'ın üst katında faaliyet göstermesi biraz tuhaf değil mi?
Çok eğlenceli, gözlemleriyle kahkaha attıran, feci hareketli bir küçük kitap Gizliajans. Alper Canıgüz ile tanışma kitabım Oğullar Ve Rencide Ruhlar'ın bir tık altına koydum Gizliajans'ı. Kesinlikle okunası, tadına varılası, müthiş eğlenceli bir macera. Hatta aşkı anlatan okuduğum en sağlam metin olduğunu bile söyleyebilirim. Hele Musa'nın Sanem'i ilk gördüğü anda içinden geçenler "işte aşkın tanımı bu" dedirtiyor. Severek tavsiye ediyorum.
"Kendisini bir cümleyle anlatmam gerekirse, Tamay Bey bir gün enişteniz olarak karşınıza çıkmasından en çok korkacağınız adamın ta kendisiydi diyebilirim."
"Böyle kadınlar arasında nedense çok popüler olan ve genellikle seramik yapımı ya da İspanyolca dersleriyle başlayıp Küba Dostları Derneği'yle devam eden, en nihayetinde de tımarhaneyle tamamlanan bir kişisel gelişim yolculuğunun uğrak noktalarından birinde olmalıydı."
"Acaba Müberra Abla da. beni dünyanın tüm hanedanları hakkindaki derin bilgisiyle defalarca şaşkınlığa düşüren annem gibi kendini saraylı zanneden çatlaklar grubuna mı dahildi?"
Musa, tam bir avare; iyi niyetli ev arkadaşı Şaban'ın sırtından geçinmekte beis görmez; Nevizade'de bolca bira içmeyi sever, aynı zamanda metin yazarı. Musa'yı Gizliajans işe almak ister. Kapkara bir kedi, Şeytan Bey ile yapılan iş görüşmesinden sonra kahramanımız teklifi kabul eder. Tuhaf şekilde soğuk tutulan ve birbirinden cins tiplerin çalıştığı ajansta ilk gün ilk görüşte Sanem'e aşık olur. Sanem, Musa'ya ajansın iç yüzünü anlatır. Egzantrik zenginin teki, bütün mirasını kara kedisine bırakıp öbür tarafa geçince karısı ve kedinin vesayetini alan vakıf arasında bir çatışma başlamış; vakıf Gizliajans'ı kullanarak miras paralarını başka bir hesaba aktarıyordur. Bütün bunlar, Sanem'e delice aşık olan Musa'nın umrunda mı sanki? Ama ajansın tek müşterisi olan Samanyolu Mutluluk Okulu'nun tam da Musalar'ın üst katında faaliyet göstermesi biraz tuhaf değil mi?
Çok eğlenceli, gözlemleriyle kahkaha attıran, feci hareketli bir küçük kitap Gizliajans. Alper Canıgüz ile tanışma kitabım Oğullar Ve Rencide Ruhlar'ın bir tık altına koydum Gizliajans'ı. Kesinlikle okunası, tadına varılası, müthiş eğlenceli bir macera. Hatta aşkı anlatan okuduğum en sağlam metin olduğunu bile söyleyebilirim. Hele Musa'nın Sanem'i ilk gördüğü anda içinden geçenler "işte aşkın tanımı bu" dedirtiyor. Severek tavsiye ediyorum.
"Kendisini bir cümleyle anlatmam gerekirse, Tamay Bey bir gün enişteniz olarak karşınıza çıkmasından en çok korkacağınız adamın ta kendisiydi diyebilirim."
"Böyle kadınlar arasında nedense çok popüler olan ve genellikle seramik yapımı ya da İspanyolca dersleriyle başlayıp Küba Dostları Derneği'yle devam eden, en nihayetinde de tımarhaneyle tamamlanan bir kişisel gelişim yolculuğunun uğrak noktalarından birinde olmalıydı."
"Acaba Müberra Abla da. beni dünyanın tüm hanedanları hakkindaki derin bilgisiyle defalarca şaşkınlığa düşüren annem gibi kendini saraylı zanneden çatlaklar grubuna mı dahildi?"
15 Ocak 2012 Pazar
27 Kemik (Twenty-Seven Bones)
Jonathan Nasaw, Pegasus Yayınları
Karayiplerin ufak tropikal adası St Luke'da sağ eli olmayan cesetler bulunur. Turizmle geçinen adada bir seri katil türemesi olabilecek en büyük felakettir. Adanın polis şefi, seri katilleri yakalamakta usta arkadaşı, emekli FBI ajanı Ed Pender'ı olayı çözmesi için adaya çağırır. Cinayetler devam ederken esrarengiz katile "Pala Adam" adı takılmış ve ada halkı arasında panik yayılmaya başlamıştır.
27 Kemik okuduğum onlarca polisiyeden şöyle farklı idi, katilin kim olduğunu en baştan biliyoruz. Kitap boyunca hem katilin yaşadıklarını, neden va nasıl öldürdüğünü hem de Pender'in onu bulma çabalarını aynı anda okuyoruz. Yani finalde katil kimdi bulmacası çözülmüyor, en azından bizim için. Biz bildiğimiz bir gerçeği kahramanımız Pender'in keşfetmesine tanık oluyoruz. Bu da bence hiç zevkli değil, ne gerildim ne heyecanlandım; ne de polisiye bir zevk aldım. Bitsin de kurtulayım diye okudum resmen romanı. Bir de çok fazla seks var kitapta, adeta pornografik sahneler anlatılıyor, içim sıkıldı okurken. Çünkü katiller o kadar manasız ve tekdüze ki, yazar herhalde ortamı şenlendirmek için bu sahneleri eklemek istemiş. Kitapla ilgili bence tek hoş nokta; tropik adayı, ada yerlilerini, ada yaşamını anlattığı kısımlardı. Bu kısımlar iyiydi ve herşeyi gözümün önüne getirebildim. Ama polisiye veya gerilim yönünden çok durağan ve tatsız buldum. Bu kitaba verdiğim paraya acıyarak, yarım kalmasın diye okuyup bitirdim ama zamanıma yazık oldu. Tavsiye etmiyorum. Sıkıcı.
Karayiplerin ufak tropikal adası St Luke'da sağ eli olmayan cesetler bulunur. Turizmle geçinen adada bir seri katil türemesi olabilecek en büyük felakettir. Adanın polis şefi, seri katilleri yakalamakta usta arkadaşı, emekli FBI ajanı Ed Pender'ı olayı çözmesi için adaya çağırır. Cinayetler devam ederken esrarengiz katile "Pala Adam" adı takılmış ve ada halkı arasında panik yayılmaya başlamıştır.
27 Kemik okuduğum onlarca polisiyeden şöyle farklı idi, katilin kim olduğunu en baştan biliyoruz. Kitap boyunca hem katilin yaşadıklarını, neden va nasıl öldürdüğünü hem de Pender'in onu bulma çabalarını aynı anda okuyoruz. Yani finalde katil kimdi bulmacası çözülmüyor, en azından bizim için. Biz bildiğimiz bir gerçeği kahramanımız Pender'in keşfetmesine tanık oluyoruz. Bu da bence hiç zevkli değil, ne gerildim ne heyecanlandım; ne de polisiye bir zevk aldım. Bitsin de kurtulayım diye okudum resmen romanı. Bir de çok fazla seks var kitapta, adeta pornografik sahneler anlatılıyor, içim sıkıldı okurken. Çünkü katiller o kadar manasız ve tekdüze ki, yazar herhalde ortamı şenlendirmek için bu sahneleri eklemek istemiş. Kitapla ilgili bence tek hoş nokta; tropik adayı, ada yerlilerini, ada yaşamını anlattığı kısımlardı. Bu kısımlar iyiydi ve herşeyi gözümün önüne getirebildim. Ama polisiye veya gerilim yönünden çok durağan ve tatsız buldum. Bu kitaba verdiğim paraya acıyarak, yarım kalmasın diye okuyup bitirdim ama zamanıma yazık oldu. Tavsiye etmiyorum. Sıkıcı.
8 Ocak 2012 Pazar
Ruh Koleksiyoncusu (Keeping The Dead)
Tess Gerritsen, Doğan Kitap
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin yedinci kitabı.
Kitaplar boyu Doktor Maura Isles'ın etrafında dönen maceralar okuduktan sonra nihayet Ruh Koleksiyoncusu'nda Dedektif Rizzoli bütün acarlığı, öfkesi ve zekasıyla hikayede başrolü alıyor.
Boston'da kendi halinde özel bir müze olan Crispin Müzesi'nin kuratörü, müzenin yıllardır el değmemiş demirbaş listesini güncelleştirmeye çalışırken inanılmaz bir şey keşfeder, bodrum katında atılmış duran ve belki 2000 yıllık bir mumya bulunmaktadır. Kuratör ve arkeolog asistanı, mumya hakkında bilgi edinebilmek için bir hastanede bilgisayarlı tomografi yaparak sargıların altındaki cesedi incelerler. Taramada mumyanın bacağında kesinlikle 2000 yıllık olmayan bir nesne bulunur, bir kurşun! 2000 yıllık sargıların altında kimliği belirsiz bir ceset vardır ve Doktor Isles kendini bir mumyaya otopsi yaparken bulur. Müzede araştırma yapan Jane Rizzoli ise çok daha korkunç bir kalıntı keşfedecektir : Kesik bir kafa!
Ruh Koleksiyoncusu, klasik Tess Gerritsen olay örgüsüne sahip, geçmişte işlenen günahlar, korkunç bir cani katil ve günümüzde katilin peşinde koşan Dedektifimiz Rizzoli'nin heyecanlı macerası akıcı bir şekilde anlatılıyor; geçmiş ve gelecek çok güzel birbirine giriyor. Ayrıca önceki kitaptan tanıdığımız Mefisto Kulübü başkanı Anthony Sansone de yine ortalarda dolanarak ipuçları veriyor kahramanlarımıza. Ama beni en sevindiren, Doktor Isles ve aşk hayatı problemlerinin minimize edilerek, Dedektif Rizzoli'nin macerasına ağırlık verilmiş olması. Kitaplardaki aşk maduru Maura'yı pek sevmiyorum ben sanırım.
Bu sene okuduğum ilk kitap güzel bir polisiye oldu, biraz da arkeolojiyle ilgili, oldukça zevkli bir macera idi Ruh Koleksiyoncusu, tavsiye ederim. Finali de güzel ve sürprizli, kesinlikle hayal kırıklığına uğratmıyor. Ayrıca kitabın Türkçe ismini çok ama çok başarılı bulduğumu söylemeliyim.
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin yedinci kitabı.
Kitaplar boyu Doktor Maura Isles'ın etrafında dönen maceralar okuduktan sonra nihayet Ruh Koleksiyoncusu'nda Dedektif Rizzoli bütün acarlığı, öfkesi ve zekasıyla hikayede başrolü alıyor.
Boston'da kendi halinde özel bir müze olan Crispin Müzesi'nin kuratörü, müzenin yıllardır el değmemiş demirbaş listesini güncelleştirmeye çalışırken inanılmaz bir şey keşfeder, bodrum katında atılmış duran ve belki 2000 yıllık bir mumya bulunmaktadır. Kuratör ve arkeolog asistanı, mumya hakkında bilgi edinebilmek için bir hastanede bilgisayarlı tomografi yaparak sargıların altındaki cesedi incelerler. Taramada mumyanın bacağında kesinlikle 2000 yıllık olmayan bir nesne bulunur, bir kurşun! 2000 yıllık sargıların altında kimliği belirsiz bir ceset vardır ve Doktor Isles kendini bir mumyaya otopsi yaparken bulur. Müzede araştırma yapan Jane Rizzoli ise çok daha korkunç bir kalıntı keşfedecektir : Kesik bir kafa!
Ruh Koleksiyoncusu, klasik Tess Gerritsen olay örgüsüne sahip, geçmişte işlenen günahlar, korkunç bir cani katil ve günümüzde katilin peşinde koşan Dedektifimiz Rizzoli'nin heyecanlı macerası akıcı bir şekilde anlatılıyor; geçmiş ve gelecek çok güzel birbirine giriyor. Ayrıca önceki kitaptan tanıdığımız Mefisto Kulübü başkanı Anthony Sansone de yine ortalarda dolanarak ipuçları veriyor kahramanlarımıza. Ama beni en sevindiren, Doktor Isles ve aşk hayatı problemlerinin minimize edilerek, Dedektif Rizzoli'nin macerasına ağırlık verilmiş olması. Kitaplardaki aşk maduru Maura'yı pek sevmiyorum ben sanırım.
Bu sene okuduğum ilk kitap güzel bir polisiye oldu, biraz da arkeolojiyle ilgili, oldukça zevkli bir macera idi Ruh Koleksiyoncusu, tavsiye ederim. Finali de güzel ve sürprizli, kesinlikle hayal kırıklığına uğratmıyor. Ayrıca kitabın Türkçe ismini çok ama çok başarılı bulduğumu söylemeliyim.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

















































