Trenton Lee Stewart, Pegasus Yayınları
Yetimhanede yaşayan küçük Reynie Muldoon, gazete gördüğü tuhaf ilana başvurmaya karar verdiğinde başına geleceklerden haberszdir. İlanda "Özel olanaklardan yararlanmak isteyen yetenekli bir çocuk musun?" diye sormakta ve çocuklar tuhaf bir sınava çağırılmaktadır. Reynie bir dizi şaşırtıcı, acayip, beklenmedik sınava girer. Sonunda sadece dört kişi bu testleri tamamlayabilecektir : Reynie, Sticky, Kate ve Constance... Bu dört çocuk tahmin edemeyecekleri tehlikelerle dolu bir maceraya atılır ve gizli ajanlar gibi çalışarak dünyayı bir felaketten kurtarmaya çabalarlar.
Bu dört çocuğun, yani Gizemli Benedict Derneği'nin macerasını okurken çok eğlendim. Hani o eskiden bayılarak okuduğumuz Enid Blyton veya Edith Nesbit romanları gibiydi, Afacan Beşler, Maceracı Dörtler tadında zevkli bir romandı. Bir serinin ilk romanı olduğu için ve Pegasus tarafından basıldığı için üzgünüm çünkü bu yayınevi serilerin devamını getirmiyor bir türlü, ilk kitabı basıp bırakıyor. Umarım bu seriyi de piç gibi bırakmazlar.
Devamı gelirse kesinlikle okuyacağım. Kafa dağıtmak için aşk-meşk dışında maceralı, aksiyonu bol, draması az, hafif bir okuma arayanlara tavsiye ederim. Sevdim.
13 Mayıs 2012 Pazar
29 Nisan 2012 Pazar
Sultanı Öldürmek
Ahmet Ümit, Everest Yayınları
Sultanı Öldürmek, İstanbul Hatırası'ndan beri heyecanla beklediğimiz yeni Ahmet Ümit romanı. Kitabı ilk çıktığı günlerde aldım, büyük hevesle okumaya başladım.
Romanımızın anlatıcısı, yaşını başını almış bir eski İstanbul beyefendisi, tarih profesörü Müştak Serhazin. Müştak Bey iri yarı yapılı bedeninde inanılmaz saf, yumuşak bir kalbe sahip naif bir adam. Hayatının biricik aşkı, kendi gibi tarihçi sevgilisi Nüzhet onu terkedip Amerika'ya gittiğinden beri Müştak kendine gelememiş. Tam 21 sene onu terkeden bu kadını hayal etmiş, onu beklemiş. Ve nihayet karlı bir İstanbul gecesinde, 21 sene sonra Nüzhet'le karşıkarşıya geldiğinde göreceği şey kadının cesedi! Boğazına saplanmış bir mektup açacağı ile öldürülmüş Nüzhet, mektup açacağının sapında ise Fatih Sultan Mehmet'in tuğrası var.
Müştak, Nüzhet'in cesedini bulduğu esnada bir şey farkeder. Enteresan tezleriyle her zaman ilgi çekmeyi başaran Nüzhet; Fatih ve Baba Katilliği konusunu araştırmaktadır. Yoksa şehirlerin kraliçesi İstanbul'u fethederek tarihe geçen ulu hakanı baba katili olmakla mı suçlamaktadır Nüzhet? Müştak kendini tarihle ve cinayetle örülü çapraşık olaylar içinde bulur. Başkomiser Nevzat ve ekibi de cinayetin peşine düşerler.
Sultanı Öldürmek, bir Başkomiser Nevzat polisiyesi değil. Bu tamamen Müştak Serhazin'in hikayesi. Olan biteni onun içsesinden dinliyoruz. Bu sebepten olacak, romanın ilk 100 sayfasında çok sıkıldım, sayfalar geçmek bilmedi, benim için fazla psikolojik idi bu kısım. Hatta okurken "Orhan Pambık mı okuyorum, Ahmet Ümit mi okuyorum?" diye düşündüm sürekli. 150. sayfadan sonra kitap açıldı, özellikle Fatih Sultan Mehmet ekseninde dönen olaylar ve İstanbul'un fethinin anlatıldığı sayfalar müthişti, ilk 150 sayfa iki haftada, kalan 400 sayfa 1 gecede bitti. Ve finale heyecanla bağırdım. Polisiye olarak yazılmamış bu romanın fevklade polisiye bir finali vardı, bu da Ahmet Ümit'in harika kaleminin başarısıdır.
Kitabın arka planında Ahmet Ümit'in İstabul'a; bu en çok arzulanmış eşsiz kente duyduğu büyük aşkı var gücüyle hisettim. Belki de Ahmet Ümit'le paylaştığım bu ortak aşk yüzünden seviyorum bu yazarı kim bilir?
İstanbul'un fethi ve Fatih Sultan Mehmet arka planında terkedilmiş, kimsesiz bir adamın iç dünyasını anlatan psikolojik bir roman Sultanı Öldürmek. Beklenmedik finaliyle asla unutlmayacak bir roman oldu benim için. İyi ki okumuşum. Ellerine sağlık Ahmet Ümit!
Ortaçağın bu en görkemli kalesi, Osmanlılar tarafından son kez kuşatılıyordu. Ama ilk top ateşlenmeden önce Mehmed, elçilerini Konstantin'e gönderdi. Şehri teslim ederlerse kimsenin canına ve malına zarar gelmeyeceğini, imparatorun sağ ve salim olarak istediği yere gitmesine izin verileceğini, halkın ise hayatına eskisi gibi devam edebileceğini bildirdi. Ama İmparator ve Konstantinopolisliler korkak insanlar değillerdi, belki de hala Papalıktan gelecek yardıma güveniyorlardı; şehirlerini telim etmektense ölmeyi yeğleyeceklerini söylediler. Bu cevabı alan genç padişahın önünde, cenkten başka yol kalmamıştı.
Sultanı Öldürmek, İstanbul Hatırası'ndan beri heyecanla beklediğimiz yeni Ahmet Ümit romanı. Kitabı ilk çıktığı günlerde aldım, büyük hevesle okumaya başladım.
Romanımızın anlatıcısı, yaşını başını almış bir eski İstanbul beyefendisi, tarih profesörü Müştak Serhazin. Müştak Bey iri yarı yapılı bedeninde inanılmaz saf, yumuşak bir kalbe sahip naif bir adam. Hayatının biricik aşkı, kendi gibi tarihçi sevgilisi Nüzhet onu terkedip Amerika'ya gittiğinden beri Müştak kendine gelememiş. Tam 21 sene onu terkeden bu kadını hayal etmiş, onu beklemiş. Ve nihayet karlı bir İstanbul gecesinde, 21 sene sonra Nüzhet'le karşıkarşıya geldiğinde göreceği şey kadının cesedi! Boğazına saplanmış bir mektup açacağı ile öldürülmüş Nüzhet, mektup açacağının sapında ise Fatih Sultan Mehmet'in tuğrası var.
Müştak, Nüzhet'in cesedini bulduğu esnada bir şey farkeder. Enteresan tezleriyle her zaman ilgi çekmeyi başaran Nüzhet; Fatih ve Baba Katilliği konusunu araştırmaktadır. Yoksa şehirlerin kraliçesi İstanbul'u fethederek tarihe geçen ulu hakanı baba katili olmakla mı suçlamaktadır Nüzhet? Müştak kendini tarihle ve cinayetle örülü çapraşık olaylar içinde bulur. Başkomiser Nevzat ve ekibi de cinayetin peşine düşerler.
Sultanı Öldürmek, bir Başkomiser Nevzat polisiyesi değil. Bu tamamen Müştak Serhazin'in hikayesi. Olan biteni onun içsesinden dinliyoruz. Bu sebepten olacak, romanın ilk 100 sayfasında çok sıkıldım, sayfalar geçmek bilmedi, benim için fazla psikolojik idi bu kısım. Hatta okurken "Orhan Pambık mı okuyorum, Ahmet Ümit mi okuyorum?" diye düşündüm sürekli. 150. sayfadan sonra kitap açıldı, özellikle Fatih Sultan Mehmet ekseninde dönen olaylar ve İstanbul'un fethinin anlatıldığı sayfalar müthişti, ilk 150 sayfa iki haftada, kalan 400 sayfa 1 gecede bitti. Ve finale heyecanla bağırdım. Polisiye olarak yazılmamış bu romanın fevklade polisiye bir finali vardı, bu da Ahmet Ümit'in harika kaleminin başarısıdır.
Kitabın arka planında Ahmet Ümit'in İstabul'a; bu en çok arzulanmış eşsiz kente duyduğu büyük aşkı var gücüyle hisettim. Belki de Ahmet Ümit'le paylaştığım bu ortak aşk yüzünden seviyorum bu yazarı kim bilir?
İstanbul'un fethi ve Fatih Sultan Mehmet arka planında terkedilmiş, kimsesiz bir adamın iç dünyasını anlatan psikolojik bir roman Sultanı Öldürmek. Beklenmedik finaliyle asla unutlmayacak bir roman oldu benim için. İyi ki okumuşum. Ellerine sağlık Ahmet Ümit!
Ortaçağın bu en görkemli kalesi, Osmanlılar tarafından son kez kuşatılıyordu. Ama ilk top ateşlenmeden önce Mehmed, elçilerini Konstantin'e gönderdi. Şehri teslim ederlerse kimsenin canına ve malına zarar gelmeyeceğini, imparatorun sağ ve salim olarak istediği yere gitmesine izin verileceğini, halkın ise hayatına eskisi gibi devam edebileceğini bildirdi. Ama İmparator ve Konstantinopolisliler korkak insanlar değillerdi, belki de hala Papalıktan gelecek yardıma güveniyorlardı; şehirlerini telim etmektense ölmeyi yeğleyeceklerini söylediler. Bu cevabı alan genç padişahın önünde, cenkten başka yol kalmamıştı.
15 Nisan 2012 Pazar
Kül Olmuş Gölgeler (Burnt Shadows)
Kamila Shamsie, Bilge Kültür Sanat
Kitabımız Amerika'nın Nagazaki'ye atom bombası attığı o feci gün başlıyor. Genç Hiroko, saldırıdan sağ salim kurtulmayı becerse de hayatı tepetaklak oluyor. Aşık olduğu, evleneceği sevgilisi Konrad'ı kaybediyor saldırıda. Ama Hiroko yeni bir hayat kurabilecek kadar güçlü, hayatta kaldığı için pişmanlık duymayacak kadar cesur; Konrad'dan kalan hatıraların peşinde Hindistan'a gidiyor. Orada yeni dostluklar ve hatta beklenmedik yeni bir aşkı bulacak, yine diyar diyar göçecek. Yaşadığı acımasız saldırının izlerini ömür boyu vücudunda taşıyan bu kadın, yıllar sonra bambaşka bir şiddete de tanık olacak. 11 Eylül saldırısına.
Kitap aslında iki ailenin içiçe geçmiş hikayesi gibi. Konrad'ın üvey kızkardeşi ile onun asil İngiliz kocası bir aile; Hiroko ile yeni kocası diğer aile. Hikaye onların çocuklarına hatta torunlarına kadar uzuyor. Karşılaştıkları her yıkımda Hiroko bir kere daha savaşın anlamsızlığını, acımasızlığını, yanlışlığını görüyor.
Bu kitap hakkında zorlukla yazdım, çünkü çok sevmedim romanı. Yarım da bırakmadım neyse, okuyup bitirdim. Kapağı çok hoşuma gitti bir de. Kitabın savaş karşıtı insancıl ruhunu takdir ettim. Yine de sıkıldım okurken. Eski tip aile sagalarından ve dramlardan hoşlananlar tercih edebilir Kül Olmuş Gölgeler'i.
Kitabımız Amerika'nın Nagazaki'ye atom bombası attığı o feci gün başlıyor. Genç Hiroko, saldırıdan sağ salim kurtulmayı becerse de hayatı tepetaklak oluyor. Aşık olduğu, evleneceği sevgilisi Konrad'ı kaybediyor saldırıda. Ama Hiroko yeni bir hayat kurabilecek kadar güçlü, hayatta kaldığı için pişmanlık duymayacak kadar cesur; Konrad'dan kalan hatıraların peşinde Hindistan'a gidiyor. Orada yeni dostluklar ve hatta beklenmedik yeni bir aşkı bulacak, yine diyar diyar göçecek. Yaşadığı acımasız saldırının izlerini ömür boyu vücudunda taşıyan bu kadın, yıllar sonra bambaşka bir şiddete de tanık olacak. 11 Eylül saldırısına.
Kitap aslında iki ailenin içiçe geçmiş hikayesi gibi. Konrad'ın üvey kızkardeşi ile onun asil İngiliz kocası bir aile; Hiroko ile yeni kocası diğer aile. Hikaye onların çocuklarına hatta torunlarına kadar uzuyor. Karşılaştıkları her yıkımda Hiroko bir kere daha savaşın anlamsızlığını, acımasızlığını, yanlışlığını görüyor.
Bu kitap hakkında zorlukla yazdım, çünkü çok sevmedim romanı. Yarım da bırakmadım neyse, okuyup bitirdim. Kapağı çok hoşuma gitti bir de. Kitabın savaş karşıtı insancıl ruhunu takdir ettim. Yine de sıkıldım okurken. Eski tip aile sagalarından ve dramlardan hoşlananlar tercih edebilir Kül Olmuş Gölgeler'i.
31 Mart 2012 Cumartesi
Kediler İçin Adabımuaşeret (Etiquette for Cats)
Melissa Miller, Oğlak Yayınları.
Kediler İçin Adabımuaşeret, ufacıcık bir kitap. Kediler için gerekli görgü ve davranış kurallarını anlatan eğlenceli bir başvuru eseri. İçi birbirinden şirin desenlerle bezenmiş. Ayrıca kediseverlerden yapılan alıntılarla zenginleştirilmiş kitabın içeriği. Okuyup bitirmek herhalde yarım saat bile sürmez. Ne var ki, bence yayınevi bu güzelim kitaba yazık etmiş. Bu kitap, o nefis desenleri ile kuşe kağıda basılmayı, kalın ciltli parlak bir kapakla, güzel kitaplar kategorisinde yayınlamayı hakeden ufak bir hazine. Maalesef adi saman kağıt baskısı ve çirkin karton kapağı, bu önemli kedi eserine hakkını veremiyor.
Kitabın çevirmeni Tekire Tekir olarak belirtilmiş iç kapakta:) Bütün kedilerin mutlaka okumaları gereken bir eser.
Kediler İçin Adabımuaşeret, ufacıcık bir kitap. Kediler için gerekli görgü ve davranış kurallarını anlatan eğlenceli bir başvuru eseri. İçi birbirinden şirin desenlerle bezenmiş. Ayrıca kediseverlerden yapılan alıntılarla zenginleştirilmiş kitabın içeriği. Okuyup bitirmek herhalde yarım saat bile sürmez. Ne var ki, bence yayınevi bu güzelim kitaba yazık etmiş. Bu kitap, o nefis desenleri ile kuşe kağıda basılmayı, kalın ciltli parlak bir kapakla, güzel kitaplar kategorisinde yayınlamayı hakeden ufak bir hazine. Maalesef adi saman kağıt baskısı ve çirkin karton kapağı, bu önemli kedi eserine hakkını veremiyor.
Kitabın çevirmeni Tekire Tekir olarak belirtilmiş iç kapakta:) Bütün kedilerin mutlaka okumaları gereken bir eser.
![]() |
| Bu Alice için:)) |
15 Mart 2012 Perşembe
Tatlı Rüyalar
Alper Canıgüz, İletişim Yayınları
Geçen hasta olup işe gitmediğimde Alper Canıgüz'ün en sona sakladığım, aman bitmesin diye okumalara kıyamadığım Tatlı Rüyalar'ını elime aldım. Ne kadar iyi bir karar! Okuduğum en eğlenceli, en yaratıcı, en deli dolu kitaplardan biriydi. Mütemadiyen sesli güldüm bu psiko-absürd romantik komediyi okurken:)
Sürprizli öykünün tadını kaçırmamak amacıyla, çok kısaca bahsedeyim. Bir Hector ve Hamit var. Tuhaf bir anlaşma var aralarında, bir de Nalan diye evlere şenlik, delişmen bir kız. Bir profesör ile düşlerinde diğer kişiliğini yaşadığını iddia eden meraklı Bay Şevket Hakan Tunçel var. Artık bunlar ne menem maceralar yaşıyorlar, birbirleri ile ne alakaları, ne alıp veremedikleri var okuyup keşfetmesi size kalıyor. Eğlence garanti, benden söylemesi:)
Okuyun, okuyun, okuyun!
Yirmi beş yıllık öğretim üyesi Profesör Olcayto Fişek sınıfa girdiğinde, mesleğe ilk başladığı günkü inançlarının hiç değişmediğini farketti.: Öğrencilerin hepsi gerizekalıydı. Örneğin şu en ön sırada oturan kıvırcık uzun saçlı, suratındaki o her daim menun ifadeyle angutluğunu taçlandıran çam yarmasına kim klinik psikoloji master öğrencisi diyebilirdi ki? Ya da en arkada walkman dinleyerek uyuklamakta olan sıska, sivilceli, sözüm ona çiçek çocuğa. Çiçekten çok sıçılmış bol soğanlı kapuskaya benziyor, diye düşündü Profesör Fişek.
"Hector anan, gangster baban!"
Geçen hasta olup işe gitmediğimde Alper Canıgüz'ün en sona sakladığım, aman bitmesin diye okumalara kıyamadığım Tatlı Rüyalar'ını elime aldım. Ne kadar iyi bir karar! Okuduğum en eğlenceli, en yaratıcı, en deli dolu kitaplardan biriydi. Mütemadiyen sesli güldüm bu psiko-absürd romantik komediyi okurken:)
Sürprizli öykünün tadını kaçırmamak amacıyla, çok kısaca bahsedeyim. Bir Hector ve Hamit var. Tuhaf bir anlaşma var aralarında, bir de Nalan diye evlere şenlik, delişmen bir kız. Bir profesör ile düşlerinde diğer kişiliğini yaşadığını iddia eden meraklı Bay Şevket Hakan Tunçel var. Artık bunlar ne menem maceralar yaşıyorlar, birbirleri ile ne alakaları, ne alıp veremedikleri var okuyup keşfetmesi size kalıyor. Eğlence garanti, benden söylemesi:)
Okuyun, okuyun, okuyun!
Yirmi beş yıllık öğretim üyesi Profesör Olcayto Fişek sınıfa girdiğinde, mesleğe ilk başladığı günkü inançlarının hiç değişmediğini farketti.: Öğrencilerin hepsi gerizekalıydı. Örneğin şu en ön sırada oturan kıvırcık uzun saçlı, suratındaki o her daim menun ifadeyle angutluğunu taçlandıran çam yarmasına kim klinik psikoloji master öğrencisi diyebilirdi ki? Ya da en arkada walkman dinleyerek uyuklamakta olan sıska, sivilceli, sözüm ona çiçek çocuğa. Çiçekten çok sıçılmış bol soğanlı kapuskaya benziyor, diye düşündü Profesör Fişek.
"Hector anan, gangster baban!"
12 Mart 2012 Pazartesi
Travma (The Lock Artist)
Steve Hamilton, Koridor Yayıncılık
Travma'yı okumaya pazar akşamı başladım ve bitirene kadar elimden bırakamadım. Son zamanlarda okuduğum en sürükleyici ve zevkli macera romanıydı diyebilirim.
Travma, baş kahramanımız Michael'ın ağzından anlatılıyor. Daha doğrusu biz Michael'ın yazdığı anılarını okuyoruz, Mike'ın anıları paylaşabilmesinin yegane yolu yazmak, çünkü 8 yaşından beri konuşmuyor. Mike 8 yaşındayken evde korkunç birşey olmuş ve o andan itibaren çocukcağız ağzından tek kelime çıkartmamış. Aslında bu durumu ona iş hayatında büyük avantaj sağlıyor. Çünkü Mike bir kutu adam, bir kilit ustası, her tür kilidi, kasayı, kapıyı büyük bir beceriyle açabilen enteresan bir yetenek. Üstelik çok güzel resimler çizebiliyor.
Mike, bize yazdığı öyküsünde, hikayesini 2 koldan anlatıyor. Bir yandan çocukluğu ve sessiz bir ergen olarak geçirdiği lise yılları, beri yandan 1999-2000'de yaşadığı maceraları anlatıyor. Tabii, geçmişin öyküsü bir noktada gelip o maceralarla birleşecek. Mike kilit açmayı nasıl öğrenmiş, bu işlere nasıl bulaşmış, esrarlı Bay Hayalet, güzel Amelia kimdir? Ve tabii Mike'ın yıllardır tek bir ses bile çıkartmamasına sebep olan o korkunç gecede neler olmuştur, Mike'ın travması nedir? Su gibi akan kitabı yutarcasına okuyarak bunları öğrenmeye çalışıyoruz. Bu esnada, Mike ile tehlikeli maceralara, pis işlere, kötü adamlara bulaşıyoruz.
Kahramanımız ancak 17 yaşında bir genç. O gençliğin naifliği, pırıl pırıl parlayan ruhu kitapta çok güzel yansıtılmış. Herşeyden öte güçlü bir umut var bu kitapta. Mike'ın hiç kaybetmediği ümidi var. Çok sevdim.
Travma'yı okumaya pazar akşamı başladım ve bitirene kadar elimden bırakamadım. Son zamanlarda okuduğum en sürükleyici ve zevkli macera romanıydı diyebilirim.
Travma, baş kahramanımız Michael'ın ağzından anlatılıyor. Daha doğrusu biz Michael'ın yazdığı anılarını okuyoruz, Mike'ın anıları paylaşabilmesinin yegane yolu yazmak, çünkü 8 yaşından beri konuşmuyor. Mike 8 yaşındayken evde korkunç birşey olmuş ve o andan itibaren çocukcağız ağzından tek kelime çıkartmamış. Aslında bu durumu ona iş hayatında büyük avantaj sağlıyor. Çünkü Mike bir kutu adam, bir kilit ustası, her tür kilidi, kasayı, kapıyı büyük bir beceriyle açabilen enteresan bir yetenek. Üstelik çok güzel resimler çizebiliyor.
Mike, bize yazdığı öyküsünde, hikayesini 2 koldan anlatıyor. Bir yandan çocukluğu ve sessiz bir ergen olarak geçirdiği lise yılları, beri yandan 1999-2000'de yaşadığı maceraları anlatıyor. Tabii, geçmişin öyküsü bir noktada gelip o maceralarla birleşecek. Mike kilit açmayı nasıl öğrenmiş, bu işlere nasıl bulaşmış, esrarlı Bay Hayalet, güzel Amelia kimdir? Ve tabii Mike'ın yıllardır tek bir ses bile çıkartmamasına sebep olan o korkunç gecede neler olmuştur, Mike'ın travması nedir? Su gibi akan kitabı yutarcasına okuyarak bunları öğrenmeye çalışıyoruz. Bu esnada, Mike ile tehlikeli maceralara, pis işlere, kötü adamlara bulaşıyoruz.
Kahramanımız ancak 17 yaşında bir genç. O gençliğin naifliği, pırıl pırıl parlayan ruhu kitapta çok güzel yansıtılmış. Herşeyden öte güçlü bir umut var bu kitapta. Mike'ın hiç kaybetmediği ümidi var. Çok sevdim.
11 Mart 2012 Pazar
Erken Kaybedenler
Emrah Serbes, İletişim Yayınları
Erken Kaybedenler, Behzat Ç. polisiyeleri ile tanıdığımız Emrah Serbes'in öykü kitabı. İçinde tam sekiz tane insanın içine işleyen öykü var bu ince, narin kitabın. Öykülerin kahramanları da narin erkek çocukları ama sert görünmeye çalışıyorlar. Hem alabildiğine gerçekçi ve kederli, hem de müthiş bir mizahı barındırıyor bu hikayeler. İpincecik bir kitap olmasına rağmen öyle bir oturuşta okuyup bitiremedim, her hikayeden sonra mola verdim çünkü karakterler o kadar canlı ki, yazılı hikaye bitse bile onların öyküleri devam ediyor sanki. Birinden hop diye berikine geçemedim.
Oğullar ve Rencide Ruhlar'ın kahramanı Alper Kamu'yu sevdiyseniz, bu öykülerdeki erkek çocuklara da bayılacaksınız. Çok severek tavsiye olunur.
Erken Kaybedenler, Behzat Ç. polisiyeleri ile tanıdığımız Emrah Serbes'in öykü kitabı. İçinde tam sekiz tane insanın içine işleyen öykü var bu ince, narin kitabın. Öykülerin kahramanları da narin erkek çocukları ama sert görünmeye çalışıyorlar. Hem alabildiğine gerçekçi ve kederli, hem de müthiş bir mizahı barındırıyor bu hikayeler. İpincecik bir kitap olmasına rağmen öyle bir oturuşta okuyup bitiremedim, her hikayeden sonra mola verdim çünkü karakterler o kadar canlı ki, yazılı hikaye bitse bile onların öyküleri devam ediyor sanki. Birinden hop diye berikine geçemedim.
Oğullar ve Rencide Ruhlar'ın kahramanı Alper Kamu'yu sevdiyseniz, bu öykülerdeki erkek çocuklara da bayılacaksınız. Çok severek tavsiye olunur.
8 Mart 2012 Perşembe
Canım Erdalım Sevgili Babacığım / İsmet İnönü - Erdal İnönü Mektuplaşmaları
Yayına hazırlayan : Can Dündar, Can Yayınları
1947 senesinde, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, oğlu Erdal'ı fizik üzerine yüksek lisans yapması için Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'ne yolladı. Erdal İnönü daha önce yurtdışına çıkmamıştı. Yolculuğunun ve daha sonra eğitiminin her detayını ailesine gönderdiği mektuplarda uzun uzun anlattı, babası ne kadar meşgul olursa olsun ona hep cevap yazdı, daha çok anlatmasını istedi. İşte elimizdeki kitap, baba oğulun karşılıklı mektuplaşmalarından oluşmakta.
1947'den yükseklisans ve doktoranın sonuna, 1952'ye kadar devam eden mektuplaşmalarda, sadece Erdal İnönü'nün eğitim hayatına değil; İnönü ailesinin özel yaşamlarına, bu aile üzerinden Türkiye'de o yıllarda olup biten olaylara tanıklık ediyoruz. Tasarruf amacıyla kütüphanede paltosuyla oturup mektup yazan cumhurbaşkanı İsmet İnönü, oğluna gönderilen aylık paranın kuruşu kuruşuna nasıl harcandığının hesabını istiyor, beri yandan oğluna sadece ders çalışmamasını, gezmeyi, sinemaya ve klasik müzik konserlerine gitmeyi ihmal etmemesini tembihliyor. Oğlunun mektuplarını daha iyi anlayabilmek için fizik çalışıyor. Anne Mevhibe Hanım ise aman çocuğu üşütmesin diye evhamlanıp ona baklava, sucuk göndermeye uğraşıyor. Bütün mektupların genel havası ise karşılıklı derin bir sevgi ve bir ilim adamı yetiştirdiği için sonsuz gururlanan bir baba.
Kitabın içinde İnönülerin birbirlerine attıkları karpostallar, o tarihlerin gazete manşetleri, fotoğraflar da eklenmiş. Ben çok zevkle okudum. Açıkçası, oğlunu bilim adamı olarak yetiştirdiği için gurur duyan cumhurbaşkanına hayran olmadan edemedim. Kitabın en sonunda, Erdal İnönü'nün kesin dönüş yapacağı sırada ailesinin yolladığı mektuplara ise bayıldım. Anne Mevhibe Hanım, oğlundan bulabilirse oralarda çamaşır tutmaya yarayan plastik mandal diye birşey varmış, onlardan istiyor. Kızkardeş Özden ise, Paris'ten geçerken Miss Dior parfümü alabilir mi diye soruyor ağabeysine:)
Yakın tarih meraklılarına tavsiye olunur.
1947 senesinde, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü, oğlu Erdal'ı fizik üzerine yüksek lisans yapması için Kaliforniya Teknoloji Enstitüsü'ne yolladı. Erdal İnönü daha önce yurtdışına çıkmamıştı. Yolculuğunun ve daha sonra eğitiminin her detayını ailesine gönderdiği mektuplarda uzun uzun anlattı, babası ne kadar meşgul olursa olsun ona hep cevap yazdı, daha çok anlatmasını istedi. İşte elimizdeki kitap, baba oğulun karşılıklı mektuplaşmalarından oluşmakta.
1947'den yükseklisans ve doktoranın sonuna, 1952'ye kadar devam eden mektuplaşmalarda, sadece Erdal İnönü'nün eğitim hayatına değil; İnönü ailesinin özel yaşamlarına, bu aile üzerinden Türkiye'de o yıllarda olup biten olaylara tanıklık ediyoruz. Tasarruf amacıyla kütüphanede paltosuyla oturup mektup yazan cumhurbaşkanı İsmet İnönü, oğluna gönderilen aylık paranın kuruşu kuruşuna nasıl harcandığının hesabını istiyor, beri yandan oğluna sadece ders çalışmamasını, gezmeyi, sinemaya ve klasik müzik konserlerine gitmeyi ihmal etmemesini tembihliyor. Oğlunun mektuplarını daha iyi anlayabilmek için fizik çalışıyor. Anne Mevhibe Hanım ise aman çocuğu üşütmesin diye evhamlanıp ona baklava, sucuk göndermeye uğraşıyor. Bütün mektupların genel havası ise karşılıklı derin bir sevgi ve bir ilim adamı yetiştirdiği için sonsuz gururlanan bir baba.
Kitabın içinde İnönülerin birbirlerine attıkları karpostallar, o tarihlerin gazete manşetleri, fotoğraflar da eklenmiş. Ben çok zevkle okudum. Açıkçası, oğlunu bilim adamı olarak yetiştirdiği için gurur duyan cumhurbaşkanına hayran olmadan edemedim. Kitabın en sonunda, Erdal İnönü'nün kesin dönüş yapacağı sırada ailesinin yolladığı mektuplara ise bayıldım. Anne Mevhibe Hanım, oğlundan bulabilirse oralarda çamaşır tutmaya yarayan plastik mandal diye birşey varmış, onlardan istiyor. Kızkardeş Özden ise, Paris'ten geçerken Miss Dior parfümü alabilir mi diye soruyor ağabeysine:)
Yakın tarih meraklılarına tavsiye olunur.
6 Mart 2012 Salı
Aşk
Elif Şafak, Doğan Kitap
Konya'ya gidip Şeb-i Aruz şenliklerini izledikten sonra Elif Şafak'ın Aşk'ını okumaya karar vermiştim.Kitabın yarısını geçen ay, yarısını da bu haftasonu okuyup bitirdim.
Kitabımız Amerikalı, orta yaşlı, zengin ve ümitsiz evkadını Ella'nın hikayesi ile başlıyor. 20 yıllık evlilik, 3 çocuk ile hayatı dıştan mükemmel görünse de Ella mutsuzdur. Yaşamındaki boşluğu doldurmak için ufak bir editörlük işi alır. Mevlana ve Şems-i Tebrizi hakkında yazılmış Aşk Şeriatı isimli kitabı okuyup rapor edecektir yayınevine. Kitabı okurken fazlasıyla etkilenen Ella, bir İskoç olarak doğmuş, sonradan Sufiliği benimseyerek Müslümanlığı seçmiş olan kitabın yazarına email gönderir ve ikisi yazışmaya başlar.
Beri yandan kitabımız Mevlana ve Şems'in öyküsünü anlatır ama bunu tek düze şekilde değil, hikayeye karışmış çeşit çeşit kahramanların ağzından yapar. Olayları Şems'in, Mevlana'nın, Kerra'nın, Kimya'nın, Sultan Veled'in, Fahişe Çöl Çiçeği'nin, Sarhoş Süleyman'ın ağzından dinleriz. Şems'i sevenler kadar, ondan nefret edenlerin düşüncelerine tanık oluruz. Hikayeyi her açıdan dinlemiş oluruz.
Şems'in ve Mevlana'nın öyküsü tabii ki gerçek ve büyüleyici, kitabın bu kısımlarından oldukça zevk aldım. Gelişmelere koşut olarak Şems'in dile getirdiği Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Mezheplilerin Kırk Kuralı çok hoş bir düşünce ve Sufi felsefesini güzelce özetliyorlar.
Bu güzel anlatımda maalesef bazı diyalogları çok modern buldum. Şems'in Kimya'ya "nasıl gidiyor?" diye sorması, kızın da "iyi gidiyor" diye cevap vermesi... 13. yüzyılda bu şekil bir hitap var mıdır, bilemedim.
Sonuç olarak hikayenin Ella kısmı çok ilgimi çekmese de, bu karakterin yaşadığı yolculuk, Mevlana ve Şems hikayesinin anlatılması için gerekli idi. Hiç sıkılmadan okudum kitabı ve dediğim gibi Şems ile Mevlana kısımlarını çok daha fazla beğendim. Bildiğimiz bir hikaye, farklı tiplemelerin gözünden çok hoş aktarılmıştı. Sevdim.
Şems ve Mevlana hakkında bir kitap okumak isteyenlere tavsiye olunur.
Konya'ya gidip Şeb-i Aruz şenliklerini izledikten sonra Elif Şafak'ın Aşk'ını okumaya karar vermiştim.Kitabın yarısını geçen ay, yarısını da bu haftasonu okuyup bitirdim.
Kitabımız Amerikalı, orta yaşlı, zengin ve ümitsiz evkadını Ella'nın hikayesi ile başlıyor. 20 yıllık evlilik, 3 çocuk ile hayatı dıştan mükemmel görünse de Ella mutsuzdur. Yaşamındaki boşluğu doldurmak için ufak bir editörlük işi alır. Mevlana ve Şems-i Tebrizi hakkında yazılmış Aşk Şeriatı isimli kitabı okuyup rapor edecektir yayınevine. Kitabı okurken fazlasıyla etkilenen Ella, bir İskoç olarak doğmuş, sonradan Sufiliği benimseyerek Müslümanlığı seçmiş olan kitabın yazarına email gönderir ve ikisi yazışmaya başlar.
Beri yandan kitabımız Mevlana ve Şems'in öyküsünü anlatır ama bunu tek düze şekilde değil, hikayeye karışmış çeşit çeşit kahramanların ağzından yapar. Olayları Şems'in, Mevlana'nın, Kerra'nın, Kimya'nın, Sultan Veled'in, Fahişe Çöl Çiçeği'nin, Sarhoş Süleyman'ın ağzından dinleriz. Şems'i sevenler kadar, ondan nefret edenlerin düşüncelerine tanık oluruz. Hikayeyi her açıdan dinlemiş oluruz.
Şems'in ve Mevlana'nın öyküsü tabii ki gerçek ve büyüleyici, kitabın bu kısımlarından oldukça zevk aldım. Gelişmelere koşut olarak Şems'in dile getirdiği Gönlü Geniş ve Ruhu Gezgin Sufi Mezheplilerin Kırk Kuralı çok hoş bir düşünce ve Sufi felsefesini güzelce özetliyorlar.
Bu güzel anlatımda maalesef bazı diyalogları çok modern buldum. Şems'in Kimya'ya "nasıl gidiyor?" diye sorması, kızın da "iyi gidiyor" diye cevap vermesi... 13. yüzyılda bu şekil bir hitap var mıdır, bilemedim.
Sonuç olarak hikayenin Ella kısmı çok ilgimi çekmese de, bu karakterin yaşadığı yolculuk, Mevlana ve Şems hikayesinin anlatılması için gerekli idi. Hiç sıkılmadan okudum kitabı ve dediğim gibi Şems ile Mevlana kısımlarını çok daha fazla beğendim. Bildiğimiz bir hikaye, farklı tiplemelerin gözünden çok hoş aktarılmıştı. Sevdim.
Şems ve Mevlana hakkında bir kitap okumak isteyenlere tavsiye olunur.
4 Mart 2012 Pazar
Yüzüncü Ad, Baldassare'nin Yolculuğu (Le Péeriple de Baldassare)
Amin Maalouf, Yapı Kredi Yayınları
Amin Maalouf'un Semerkant'ını, uzun yıllar kütüphanede bekletip, anca kitap sararıp solduktan sonra okumuş ve kendimden geçmiştim. Yazarın diğer kitaplarını da keşfetmek istedim ve ikinci olarak Yüzüncü Ad'ı okudum.
Yüzüncü Ad, 17. yüzyılda, Osmanlı toprağı Lübnan'da yaşayan, aslen Cenevizli bir adamın, Baldassare Embriaco'nun seyahat güncelerinden oluşuyor. Baldassare, yaşadığı Cübeyl kentinde antika kitaplar ve eşyalar satan tanınmış bir tüccar. Günün birinde mağazasına giren Moskovalı haci Evdokim, ona Yüzüncü Ad kitabından bahseder. Tanrı'nın Kuran'da zikredilen 99. isminden öte, ulu bir yüzüncü adı daha vardır. Bu adın bulunabileceği tek kaynak da, Baldassare'nin varlığına inanmadığı, batıl görüp güldüğü bu kitaptır. Hacı, Baldassare'ye dünyanın sonunun geldiğini anlatır. Bir sene sonra 1666 yılı, canavarın yılı ve zamanın sonu olacaktır. Bunu durdurmanın tek yolu da yüzüncü adı bulmaktır.
Baldassare bir takım olaylardan sonra yanına iki yeğeni ve uşağını da alarak, eskiden varlığına inanmadığı bu kitabın peşinde yollara düşer. Bu seyahat onu İstanbul'a, oradan İzmir'e, Sakız Adasına, Amsterdam'a, Londra'ya sürükler. Yol boyu Baldassare karşılaştığı insanları, inançları, düşünceleri defterlerine özenle not alır. Peki ama yolculuktan sonra döneceği yer neresi olacaktır?
Yüzüncü Ad, 17. yüzyılda geçen bir seyahat öyküsü, biraz insanın kendini araması, vatanına dönmesi hakkında diyebilirim. Benim açımdan bir Semerkant çıkmadı. Oldukça yavaş tempolu bir kıtap, öyle egzotik, oryantal bir anlatımı yok. Yarım bırakmadan sonuna kadar okudum. 17. yüzyılda Osmanlı topraklarında ve Avrupa'da uzun ince bir yolda yürüyen Baldassare'nin macerasında kurgu ile gerçek tarihi kişilik ve olayların harmanlanması da güzel olmuş. Yine de çok sevdiğimi söyleyemeceğim. Buna rağmen yazarın kitaplarını okumaya devam edeceğim.
Amin Maalouf'un Semerkant'ını, uzun yıllar kütüphanede bekletip, anca kitap sararıp solduktan sonra okumuş ve kendimden geçmiştim. Yazarın diğer kitaplarını da keşfetmek istedim ve ikinci olarak Yüzüncü Ad'ı okudum.
Yüzüncü Ad, 17. yüzyılda, Osmanlı toprağı Lübnan'da yaşayan, aslen Cenevizli bir adamın, Baldassare Embriaco'nun seyahat güncelerinden oluşuyor. Baldassare, yaşadığı Cübeyl kentinde antika kitaplar ve eşyalar satan tanınmış bir tüccar. Günün birinde mağazasına giren Moskovalı haci Evdokim, ona Yüzüncü Ad kitabından bahseder. Tanrı'nın Kuran'da zikredilen 99. isminden öte, ulu bir yüzüncü adı daha vardır. Bu adın bulunabileceği tek kaynak da, Baldassare'nin varlığına inanmadığı, batıl görüp güldüğü bu kitaptır. Hacı, Baldassare'ye dünyanın sonunun geldiğini anlatır. Bir sene sonra 1666 yılı, canavarın yılı ve zamanın sonu olacaktır. Bunu durdurmanın tek yolu da yüzüncü adı bulmaktır.
Baldassare bir takım olaylardan sonra yanına iki yeğeni ve uşağını da alarak, eskiden varlığına inanmadığı bu kitabın peşinde yollara düşer. Bu seyahat onu İstanbul'a, oradan İzmir'e, Sakız Adasına, Amsterdam'a, Londra'ya sürükler. Yol boyu Baldassare karşılaştığı insanları, inançları, düşünceleri defterlerine özenle not alır. Peki ama yolculuktan sonra döneceği yer neresi olacaktır?
Yüzüncü Ad, 17. yüzyılda geçen bir seyahat öyküsü, biraz insanın kendini araması, vatanına dönmesi hakkında diyebilirim. Benim açımdan bir Semerkant çıkmadı. Oldukça yavaş tempolu bir kıtap, öyle egzotik, oryantal bir anlatımı yok. Yarım bırakmadan sonuna kadar okudum. 17. yüzyılda Osmanlı topraklarında ve Avrupa'da uzun ince bir yolda yürüyen Baldassare'nin macerasında kurgu ile gerçek tarihi kişilik ve olayların harmanlanması da güzel olmuş. Yine de çok sevdiğimi söyleyemeceğim. Buna rağmen yazarın kitaplarını okumaya devam edeceğim.
26 Şubat 2012 Pazar
Kedi Hikayeleri (Das groβe Katzenlesebuch)
Derleyen : Julia Bachstein, Yapı Kredi Yayınları
Dün akşam İstiklal Caddesinde gezerken, Galatasaray'ın köşesindeki, her zamanki gibi çekici Yapı Kredi Yayınlarına uğradık. Daha birkaç dakikadır kitaplara bakıyordum ki, "kasa kapanıyor" diye seslendiler. Hemen seçmem gerekiyordu ve çabucak karar vermek zor olmadı : Kapağını pespembe burunlu enfes bir kedi ile süslemiş Kedi Hikayeleri öykü derlemesi ile Amin Maalouf'un Yüzüncü Ad'ını aldım. (Yüzüncü Ad'ın 40. baskısı olmuş maşallah). Aklınızda bulunsun, bu mağazadan kitap aldığınızda indirim oluyor fiyatlarda ve kitaplardan mutlaka kendi kapağıyla takım ayracı çıkıyor.
Bugün tombilik kedim yanımda bıyığını kıpırdatmadan uyurken, ben de başka bir sürü kedilerin hikayeleri içinde kendimi kaybettim. Aslında pek öykü sevmiyorum ben ama bunları bir çırpıda okuyuverdim. Her bir hikayenin başında, ortasında ve de sonunda yumuk yumuk uyuyan kedimin göbeğini mıncıklayıp yüzüne gözüne öpücükler kondurdum. Ne kadar küçük bir yaratık ama evdeki varlığı ne kadar büyük diye düşündüm. Hikayeleri çok sevdim, özellikle küçük kara panter Lillian, ıssız adanın Robinson Kedisi, denizci kedi Miço, Kedi Calvin, pudrayla kendilerinden Jette ile Colette en sevdiklerim:)
Kedicilerin kaçırmaması gereken bir kitap, ahhh ve eveet nidalarıyla okuyup kedinizden ve kendinizden çok şey bulacağınıza eminim:) Kitapla ilgili çok cici bir detay ise her sayfanın dibindeki minik kedi desenleri... Onlara da bayılacağınıza eminim.
Öyküsever kedicilere hararetle tavsiye olunur.
Dün akşam İstiklal Caddesinde gezerken, Galatasaray'ın köşesindeki, her zamanki gibi çekici Yapı Kredi Yayınlarına uğradık. Daha birkaç dakikadır kitaplara bakıyordum ki, "kasa kapanıyor" diye seslendiler. Hemen seçmem gerekiyordu ve çabucak karar vermek zor olmadı : Kapağını pespembe burunlu enfes bir kedi ile süslemiş Kedi Hikayeleri öykü derlemesi ile Amin Maalouf'un Yüzüncü Ad'ını aldım. (Yüzüncü Ad'ın 40. baskısı olmuş maşallah). Aklınızda bulunsun, bu mağazadan kitap aldığınızda indirim oluyor fiyatlarda ve kitaplardan mutlaka kendi kapağıyla takım ayracı çıkıyor.
Bugün tombilik kedim yanımda bıyığını kıpırdatmadan uyurken, ben de başka bir sürü kedilerin hikayeleri içinde kendimi kaybettim. Aslında pek öykü sevmiyorum ben ama bunları bir çırpıda okuyuverdim. Her bir hikayenin başında, ortasında ve de sonunda yumuk yumuk uyuyan kedimin göbeğini mıncıklayıp yüzüne gözüne öpücükler kondurdum. Ne kadar küçük bir yaratık ama evdeki varlığı ne kadar büyük diye düşündüm. Hikayeleri çok sevdim, özellikle küçük kara panter Lillian, ıssız adanın Robinson Kedisi, denizci kedi Miço, Kedi Calvin, pudrayla kendilerinden Jette ile Colette en sevdiklerim:)
Kedicilerin kaçırmaması gereken bir kitap, ahhh ve eveet nidalarıyla okuyup kedinizden ve kendinizden çok şey bulacağınıza eminim:) Kitapla ilgili çok cici bir detay ise her sayfanın dibindeki minik kedi desenleri... Onlara da bayılacağınıza eminim.
Öyküsever kedicilere hararetle tavsiye olunur.
28 Ocak 2012 Cumartesi
Zindan Adası (Shutter Island)
Dennis Lehane, Artemis Yayınları
Zindan Adası, Boston limanında uğursuz bir adadır, adadaki kale gibi hastanede oldukça tehlikeli akıl hastası suçlular kalmaktadır. Hastalardan biri son derece güvenli hücresinden, bütün hastabakıcı ve gardiyanların gözü önünden adeta buharlaşarak yok olmuştur. Bunun üzerine federal polis Teddy Daniels olayı soruşturmak üzere adaya gider. Yanında yeni ortağı Chuck Aules, Teddy'e eşlik etmektedir. İkili kadının adeta buharlaşıp yokolduğu hastanenin yöneticisi tekinsiz Doktor Cawley ile tanışırlar. Polisler adanın her tarafında araştırma yapabileceklerdir ancak Cawley onlara hastaların veya diğer doktorların dosyalarını vermez. Ayrıca deniz fenerine girmeleri de yasaktır. Teddy adada iğrenç tedavi yöntemlerinin uygulandığını bilmektedir ve kayıp tehlikeli suçluyu ararken adada dönen dolapları da su yüzüne çıkartmaya kararlıdır.
Atmosferi çok başarılı bir roman Zindan Adası. Kahramanlarımızı adaya hapseden fırtına, yağmur, karanlığın etkisi tüm sayfalarda farkediliyor. Biz de Teddy ile beraber o adada sıkışıp kaldığımızı hissediyoruz. Denis Lehane'ın okuduğum ilk kitabı idi bu, diğerlerini de okumak isteği yarattı. Adam adeta film gibi yazmış kitabı, yani her sahne, her tip anında gözlerimin önünde canlandı ve hemencecik kitabın içine girdim. Etkileyici finaliyle zevkli bir macera romanı.
Kitabın Martin Scorsese tarafından filme çekilmiş çok başarılı bir uyarlaması da var.
Zindan Adası, Boston limanında uğursuz bir adadır, adadaki kale gibi hastanede oldukça tehlikeli akıl hastası suçlular kalmaktadır. Hastalardan biri son derece güvenli hücresinden, bütün hastabakıcı ve gardiyanların gözü önünden adeta buharlaşarak yok olmuştur. Bunun üzerine federal polis Teddy Daniels olayı soruşturmak üzere adaya gider. Yanında yeni ortağı Chuck Aules, Teddy'e eşlik etmektedir. İkili kadının adeta buharlaşıp yokolduğu hastanenin yöneticisi tekinsiz Doktor Cawley ile tanışırlar. Polisler adanın her tarafında araştırma yapabileceklerdir ancak Cawley onlara hastaların veya diğer doktorların dosyalarını vermez. Ayrıca deniz fenerine girmeleri de yasaktır. Teddy adada iğrenç tedavi yöntemlerinin uygulandığını bilmektedir ve kayıp tehlikeli suçluyu ararken adada dönen dolapları da su yüzüne çıkartmaya kararlıdır.
Atmosferi çok başarılı bir roman Zindan Adası. Kahramanlarımızı adaya hapseden fırtına, yağmur, karanlığın etkisi tüm sayfalarda farkediliyor. Biz de Teddy ile beraber o adada sıkışıp kaldığımızı hissediyoruz. Denis Lehane'ın okuduğum ilk kitabı idi bu, diğerlerini de okumak isteği yarattı. Adam adeta film gibi yazmış kitabı, yani her sahne, her tip anında gözlerimin önünde canlandı ve hemencecik kitabın içine girdim. Etkileyici finaliyle zevkli bir macera romanı.
Kitabın Martin Scorsese tarafından filme çekilmiş çok başarılı bir uyarlaması da var.
Amcam Oswald (My Uncle Oswald)
Roald Dahl, Can Yayınları
Oswald Cornelius tam egzantrik zengin denilen tipte bir adamdır. Son derece yakışıklı, ilk milyonunu daha öğrenciyken kazanmayı bilecek kadar açıkgözlü bir girişimci, sayısız kadınla akla havsalaya sığmayan maceralar yaşayan iflah olmaz bir kazanovadır. Oswald, zenginliğe ilk adımını sadece Sudan'da bulunan bir cins böceğin tozunu hap haline getirip satarak kazanmayı başarır, o hap ki içen adama saatler süren dehşet ve de korkunç bir cinsel güç vermektedir. Bu hapın ve arkadaşı nefes kesen Yasmin'in yardımıyla, Oswald, çok zengin olmasını sağlayacak çılgın planını uygulamaya başlar. Yasmin, egzotik güzelliğini ve hapı kullanarak dünyanın en meşhur şahsiyetlerinin spermlerini çalacak, Oswald bunları misal Freud'dan veya İsveç'kralından çocuk peydahlamak isteyen kaçık kadınlara satacaktır. Böylece zamanın meşhur şahsiyetlerinin de rol aldığı şahane macera başlar.
Müthiş yazılmış, açık saçık, edepsiz, son derece eğlenceli bir kitap Amcam Oswald. Renoir'dan Matisse'e; Freud'dan Proust'a baştan çıkartılan bir alay tarihi kişiliğin başına gelenleri okumak ayrı bir keyif. Çok gülerek tavsiye ediyorum.
Oswald Cornelius tam egzantrik zengin denilen tipte bir adamdır. Son derece yakışıklı, ilk milyonunu daha öğrenciyken kazanmayı bilecek kadar açıkgözlü bir girişimci, sayısız kadınla akla havsalaya sığmayan maceralar yaşayan iflah olmaz bir kazanovadır. Oswald, zenginliğe ilk adımını sadece Sudan'da bulunan bir cins böceğin tozunu hap haline getirip satarak kazanmayı başarır, o hap ki içen adama saatler süren dehşet ve de korkunç bir cinsel güç vermektedir. Bu hapın ve arkadaşı nefes kesen Yasmin'in yardımıyla, Oswald, çok zengin olmasını sağlayacak çılgın planını uygulamaya başlar. Yasmin, egzotik güzelliğini ve hapı kullanarak dünyanın en meşhur şahsiyetlerinin spermlerini çalacak, Oswald bunları misal Freud'dan veya İsveç'kralından çocuk peydahlamak isteyen kaçık kadınlara satacaktır. Böylece zamanın meşhur şahsiyetlerinin de rol aldığı şahane macera başlar.
Müthiş yazılmış, açık saçık, edepsiz, son derece eğlenceli bir kitap Amcam Oswald. Renoir'dan Matisse'e; Freud'dan Proust'a baştan çıkartılan bir alay tarihi kişiliğin başına gelenleri okumak ayrı bir keyif. Çok gülerek tavsiye ediyorum.
23 Ocak 2012 Pazartesi
Uyuyana Kadar (Until I Go To Sleep)
S.J. Watson, Doğan Kitap
Uyuyana Kadar, son günlerde yoğun reklamları yapılan, Doğan Kitabın "yılın gerilim romanı", "amazon.com'un 1 numarası" vs vs oldukça agresif şekilde tanıttığı yepyeni bestseller adayı taze bir roman. Ben de reklam kuşağı çocuğu olduğumdan bu lansmandan etkilenip hemen alıp okudum kitabı.
Baştan söyleyeyim, Uyuyana Kadar kesinlikle gerilim türü bir kitap değil, bu şekilde tanıtılması oldukça hayal kırıklığı yaratta bende, daha çok psikolojik bir roman olduğunu düşünüyorum. Gerilim romanı olarak tanıtılması yanıltıcı olmuş, açıkçası kitabı okurken gerilmekten çok hafiften içim geçti diyebilirim.
Kitap hafıza kaybı konusunu işliyor ve başlangıcı oldukça meraklı. Christine sabah uyanır. 20 yaşında ve Seksenli yıllarda olması gerektiğini bilerek uyanmıştır. Nedense yanında sırtının kılları ağarmış bir adam bulunca şaşırır. Tuvalete girip kendini aynada görünce şoke olur, 20 yaşında değil orta yaşlıdır, yüzü kırışık, vücudu sarkıktır, ama nasıl? Yataktaki adam, kocası Ben'dir ve Christine'e 20 sene önce kaza geçirip hafıza kaybına uğradığını anlatır. Christine geçmişi anımsayamadığı gibi, her gece uyuduğunda o gün olanları da belleğinden silmekte; ertesi sabah hiç birşey anımsamadan uyanmaktadır.
Christine kocası işe gittikten sonra doktoru ile tanışır. Doktor ona gardırobundaki ayakkabı kutusuna bakmasını söyler. Meğersem Christine artık belleksiz olmaya dayanamamış, günlük tutmaya başlamış, her akşam yatmadan önce o gün boyu, uyuyana kadar olan biteni bu deftere yazarmış. Doktor da ertesi gün Christine'i arayıp çoktan unuttuğu defterini anımsatıyor, Christine her gün oturup baştan sona günlüğü okuyor, neler olup bittiğini öğreniyor, sonra da o gün olanları yazıp bir nevi bellek oluşturuyormuş kendine. Christine bir kere daha oturup günlüğünü okumaya başlar.
İşte roman burada başlıyor asıl, kitabın büyük kısmını bu günlük oluşturuyor. Tabii normal olarak her gün aynı başlıyor, Christine hiç birşey hatırlamadan uyandığını; sonra doktorun arayıp durumu açıkladığını, günlüğü bulduğunu, baştan sona okuduğunu yazıyor. Buralarda biraz tekrara düşüyor kitap ama kahramanımızın durumunu düşününce olması gereken buydu diye düşünüyorum. Sonra Christine, her geçen gün olanları okudukça, kocasının ona bazı şeyleri anlatmadığını farkediyor. Ve defterin başında "Ben'e güvenme" yazdığını görüyor. Ama neden ?
Rahatça okunan, finalde ne olacak diye güzelce merak ettiren akıcı bir roman ama beklediğim gibi heyecanlı bir gerilim romanı değil Uyuyana Kadar. Hafıza kaybı konusunu merak edenler zevkle okuyabilir; karakterin durumunu gayet güzel anlatmış. Ama bu konuda daha heyecanlı bir kitap arayanlara Dean R. Koontz'dan Kükreyen Mağara'yı öneririm.
Uyuyana Kadar, son günlerde yoğun reklamları yapılan, Doğan Kitabın "yılın gerilim romanı", "amazon.com'un 1 numarası" vs vs oldukça agresif şekilde tanıttığı yepyeni bestseller adayı taze bir roman. Ben de reklam kuşağı çocuğu olduğumdan bu lansmandan etkilenip hemen alıp okudum kitabı.
Baştan söyleyeyim, Uyuyana Kadar kesinlikle gerilim türü bir kitap değil, bu şekilde tanıtılması oldukça hayal kırıklığı yaratta bende, daha çok psikolojik bir roman olduğunu düşünüyorum. Gerilim romanı olarak tanıtılması yanıltıcı olmuş, açıkçası kitabı okurken gerilmekten çok hafiften içim geçti diyebilirim.
Kitap hafıza kaybı konusunu işliyor ve başlangıcı oldukça meraklı. Christine sabah uyanır. 20 yaşında ve Seksenli yıllarda olması gerektiğini bilerek uyanmıştır. Nedense yanında sırtının kılları ağarmış bir adam bulunca şaşırır. Tuvalete girip kendini aynada görünce şoke olur, 20 yaşında değil orta yaşlıdır, yüzü kırışık, vücudu sarkıktır, ama nasıl? Yataktaki adam, kocası Ben'dir ve Christine'e 20 sene önce kaza geçirip hafıza kaybına uğradığını anlatır. Christine geçmişi anımsayamadığı gibi, her gece uyuduğunda o gün olanları da belleğinden silmekte; ertesi sabah hiç birşey anımsamadan uyanmaktadır.
Christine kocası işe gittikten sonra doktoru ile tanışır. Doktor ona gardırobundaki ayakkabı kutusuna bakmasını söyler. Meğersem Christine artık belleksiz olmaya dayanamamış, günlük tutmaya başlamış, her akşam yatmadan önce o gün boyu, uyuyana kadar olan biteni bu deftere yazarmış. Doktor da ertesi gün Christine'i arayıp çoktan unuttuğu defterini anımsatıyor, Christine her gün oturup baştan sona günlüğü okuyor, neler olup bittiğini öğreniyor, sonra da o gün olanları yazıp bir nevi bellek oluşturuyormuş kendine. Christine bir kere daha oturup günlüğünü okumaya başlar.
İşte roman burada başlıyor asıl, kitabın büyük kısmını bu günlük oluşturuyor. Tabii normal olarak her gün aynı başlıyor, Christine hiç birşey hatırlamadan uyandığını; sonra doktorun arayıp durumu açıkladığını, günlüğü bulduğunu, baştan sona okuduğunu yazıyor. Buralarda biraz tekrara düşüyor kitap ama kahramanımızın durumunu düşününce olması gereken buydu diye düşünüyorum. Sonra Christine, her geçen gün olanları okudukça, kocasının ona bazı şeyleri anlatmadığını farkediyor. Ve defterin başında "Ben'e güvenme" yazdığını görüyor. Ama neden ?
Rahatça okunan, finalde ne olacak diye güzelce merak ettiren akıcı bir roman ama beklediğim gibi heyecanlı bir gerilim romanı değil Uyuyana Kadar. Hafıza kaybı konusunu merak edenler zevkle okuyabilir; karakterin durumunu gayet güzel anlatmış. Ama bu konuda daha heyecanlı bir kitap arayanlara Dean R. Koontz'dan Kükreyen Mağara'yı öneririm.
21 Ocak 2012 Cumartesi
Gizliajans
Alper Canıgüz, İletişim Yayınları
Musa, tam bir avare; iyi niyetli ev arkadaşı Şaban'ın sırtından geçinmekte beis görmez; Nevizade'de bolca bira içmeyi sever, aynı zamanda metin yazarı. Musa'yı Gizliajans işe almak ister. Kapkara bir kedi, Şeytan Bey ile yapılan iş görüşmesinden sonra kahramanımız teklifi kabul eder. Tuhaf şekilde soğuk tutulan ve birbirinden cins tiplerin çalıştığı ajansta ilk gün ilk görüşte Sanem'e aşık olur. Sanem, Musa'ya ajansın iç yüzünü anlatır. Egzantrik zenginin teki, bütün mirasını kara kedisine bırakıp öbür tarafa geçince karısı ve kedinin vesayetini alan vakıf arasında bir çatışma başlamış; vakıf Gizliajans'ı kullanarak miras paralarını başka bir hesaba aktarıyordur. Bütün bunlar, Sanem'e delice aşık olan Musa'nın umrunda mı sanki? Ama ajansın tek müşterisi olan Samanyolu Mutluluk Okulu'nun tam da Musalar'ın üst katında faaliyet göstermesi biraz tuhaf değil mi?
Çok eğlenceli, gözlemleriyle kahkaha attıran, feci hareketli bir küçük kitap Gizliajans. Alper Canıgüz ile tanışma kitabım Oğullar Ve Rencide Ruhlar'ın bir tık altına koydum Gizliajans'ı. Kesinlikle okunası, tadına varılası, müthiş eğlenceli bir macera. Hatta aşkı anlatan okuduğum en sağlam metin olduğunu bile söyleyebilirim. Hele Musa'nın Sanem'i ilk gördüğü anda içinden geçenler "işte aşkın tanımı bu" dedirtiyor. Severek tavsiye ediyorum.
"Kendisini bir cümleyle anlatmam gerekirse, Tamay Bey bir gün enişteniz olarak karşınıza çıkmasından en çok korkacağınız adamın ta kendisiydi diyebilirim."
"Böyle kadınlar arasında nedense çok popüler olan ve genellikle seramik yapımı ya da İspanyolca dersleriyle başlayıp Küba Dostları Derneği'yle devam eden, en nihayetinde de tımarhaneyle tamamlanan bir kişisel gelişim yolculuğunun uğrak noktalarından birinde olmalıydı."
"Acaba Müberra Abla da. beni dünyanın tüm hanedanları hakkindaki derin bilgisiyle defalarca şaşkınlığa düşüren annem gibi kendini saraylı zanneden çatlaklar grubuna mı dahildi?"
Musa, tam bir avare; iyi niyetli ev arkadaşı Şaban'ın sırtından geçinmekte beis görmez; Nevizade'de bolca bira içmeyi sever, aynı zamanda metin yazarı. Musa'yı Gizliajans işe almak ister. Kapkara bir kedi, Şeytan Bey ile yapılan iş görüşmesinden sonra kahramanımız teklifi kabul eder. Tuhaf şekilde soğuk tutulan ve birbirinden cins tiplerin çalıştığı ajansta ilk gün ilk görüşte Sanem'e aşık olur. Sanem, Musa'ya ajansın iç yüzünü anlatır. Egzantrik zenginin teki, bütün mirasını kara kedisine bırakıp öbür tarafa geçince karısı ve kedinin vesayetini alan vakıf arasında bir çatışma başlamış; vakıf Gizliajans'ı kullanarak miras paralarını başka bir hesaba aktarıyordur. Bütün bunlar, Sanem'e delice aşık olan Musa'nın umrunda mı sanki? Ama ajansın tek müşterisi olan Samanyolu Mutluluk Okulu'nun tam da Musalar'ın üst katında faaliyet göstermesi biraz tuhaf değil mi?
Çok eğlenceli, gözlemleriyle kahkaha attıran, feci hareketli bir küçük kitap Gizliajans. Alper Canıgüz ile tanışma kitabım Oğullar Ve Rencide Ruhlar'ın bir tık altına koydum Gizliajans'ı. Kesinlikle okunası, tadına varılası, müthiş eğlenceli bir macera. Hatta aşkı anlatan okuduğum en sağlam metin olduğunu bile söyleyebilirim. Hele Musa'nın Sanem'i ilk gördüğü anda içinden geçenler "işte aşkın tanımı bu" dedirtiyor. Severek tavsiye ediyorum.
"Kendisini bir cümleyle anlatmam gerekirse, Tamay Bey bir gün enişteniz olarak karşınıza çıkmasından en çok korkacağınız adamın ta kendisiydi diyebilirim."
"Böyle kadınlar arasında nedense çok popüler olan ve genellikle seramik yapımı ya da İspanyolca dersleriyle başlayıp Küba Dostları Derneği'yle devam eden, en nihayetinde de tımarhaneyle tamamlanan bir kişisel gelişim yolculuğunun uğrak noktalarından birinde olmalıydı."
"Acaba Müberra Abla da. beni dünyanın tüm hanedanları hakkindaki derin bilgisiyle defalarca şaşkınlığa düşüren annem gibi kendini saraylı zanneden çatlaklar grubuna mı dahildi?"
15 Ocak 2012 Pazar
27 Kemik (Twenty-Seven Bones)
Jonathan Nasaw, Pegasus Yayınları
Karayiplerin ufak tropikal adası St Luke'da sağ eli olmayan cesetler bulunur. Turizmle geçinen adada bir seri katil türemesi olabilecek en büyük felakettir. Adanın polis şefi, seri katilleri yakalamakta usta arkadaşı, emekli FBI ajanı Ed Pender'ı olayı çözmesi için adaya çağırır. Cinayetler devam ederken esrarengiz katile "Pala Adam" adı takılmış ve ada halkı arasında panik yayılmaya başlamıştır.
27 Kemik okuduğum onlarca polisiyeden şöyle farklı idi, katilin kim olduğunu en baştan biliyoruz. Kitap boyunca hem katilin yaşadıklarını, neden va nasıl öldürdüğünü hem de Pender'in onu bulma çabalarını aynı anda okuyoruz. Yani finalde katil kimdi bulmacası çözülmüyor, en azından bizim için. Biz bildiğimiz bir gerçeği kahramanımız Pender'in keşfetmesine tanık oluyoruz. Bu da bence hiç zevkli değil, ne gerildim ne heyecanlandım; ne de polisiye bir zevk aldım. Bitsin de kurtulayım diye okudum resmen romanı. Bir de çok fazla seks var kitapta, adeta pornografik sahneler anlatılıyor, içim sıkıldı okurken. Çünkü katiller o kadar manasız ve tekdüze ki, yazar herhalde ortamı şenlendirmek için bu sahneleri eklemek istemiş. Kitapla ilgili bence tek hoş nokta; tropik adayı, ada yerlilerini, ada yaşamını anlattığı kısımlardı. Bu kısımlar iyiydi ve herşeyi gözümün önüne getirebildim. Ama polisiye veya gerilim yönünden çok durağan ve tatsız buldum. Bu kitaba verdiğim paraya acıyarak, yarım kalmasın diye okuyup bitirdim ama zamanıma yazık oldu. Tavsiye etmiyorum. Sıkıcı.
Karayiplerin ufak tropikal adası St Luke'da sağ eli olmayan cesetler bulunur. Turizmle geçinen adada bir seri katil türemesi olabilecek en büyük felakettir. Adanın polis şefi, seri katilleri yakalamakta usta arkadaşı, emekli FBI ajanı Ed Pender'ı olayı çözmesi için adaya çağırır. Cinayetler devam ederken esrarengiz katile "Pala Adam" adı takılmış ve ada halkı arasında panik yayılmaya başlamıştır.
27 Kemik okuduğum onlarca polisiyeden şöyle farklı idi, katilin kim olduğunu en baştan biliyoruz. Kitap boyunca hem katilin yaşadıklarını, neden va nasıl öldürdüğünü hem de Pender'in onu bulma çabalarını aynı anda okuyoruz. Yani finalde katil kimdi bulmacası çözülmüyor, en azından bizim için. Biz bildiğimiz bir gerçeği kahramanımız Pender'in keşfetmesine tanık oluyoruz. Bu da bence hiç zevkli değil, ne gerildim ne heyecanlandım; ne de polisiye bir zevk aldım. Bitsin de kurtulayım diye okudum resmen romanı. Bir de çok fazla seks var kitapta, adeta pornografik sahneler anlatılıyor, içim sıkıldı okurken. Çünkü katiller o kadar manasız ve tekdüze ki, yazar herhalde ortamı şenlendirmek için bu sahneleri eklemek istemiş. Kitapla ilgili bence tek hoş nokta; tropik adayı, ada yerlilerini, ada yaşamını anlattığı kısımlardı. Bu kısımlar iyiydi ve herşeyi gözümün önüne getirebildim. Ama polisiye veya gerilim yönünden çok durağan ve tatsız buldum. Bu kitaba verdiğim paraya acıyarak, yarım kalmasın diye okuyup bitirdim ama zamanıma yazık oldu. Tavsiye etmiyorum. Sıkıcı.
8 Ocak 2012 Pazar
Ruh Koleksiyoncusu (Keeping The Dead)
Tess Gerritsen, Doğan Kitap
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin yedinci kitabı.
Kitaplar boyu Doktor Maura Isles'ın etrafında dönen maceralar okuduktan sonra nihayet Ruh Koleksiyoncusu'nda Dedektif Rizzoli bütün acarlığı, öfkesi ve zekasıyla hikayede başrolü alıyor.
Boston'da kendi halinde özel bir müze olan Crispin Müzesi'nin kuratörü, müzenin yıllardır el değmemiş demirbaş listesini güncelleştirmeye çalışırken inanılmaz bir şey keşfeder, bodrum katında atılmış duran ve belki 2000 yıllık bir mumya bulunmaktadır. Kuratör ve arkeolog asistanı, mumya hakkında bilgi edinebilmek için bir hastanede bilgisayarlı tomografi yaparak sargıların altındaki cesedi incelerler. Taramada mumyanın bacağında kesinlikle 2000 yıllık olmayan bir nesne bulunur, bir kurşun! 2000 yıllık sargıların altında kimliği belirsiz bir ceset vardır ve Doktor Isles kendini bir mumyaya otopsi yaparken bulur. Müzede araştırma yapan Jane Rizzoli ise çok daha korkunç bir kalıntı keşfedecektir : Kesik bir kafa!
Ruh Koleksiyoncusu, klasik Tess Gerritsen olay örgüsüne sahip, geçmişte işlenen günahlar, korkunç bir cani katil ve günümüzde katilin peşinde koşan Dedektifimiz Rizzoli'nin heyecanlı macerası akıcı bir şekilde anlatılıyor; geçmiş ve gelecek çok güzel birbirine giriyor. Ayrıca önceki kitaptan tanıdığımız Mefisto Kulübü başkanı Anthony Sansone de yine ortalarda dolanarak ipuçları veriyor kahramanlarımıza. Ama beni en sevindiren, Doktor Isles ve aşk hayatı problemlerinin minimize edilerek, Dedektif Rizzoli'nin macerasına ağırlık verilmiş olması. Kitaplardaki aşk maduru Maura'yı pek sevmiyorum ben sanırım.
Bu sene okuduğum ilk kitap güzel bir polisiye oldu, biraz da arkeolojiyle ilgili, oldukça zevkli bir macera idi Ruh Koleksiyoncusu, tavsiye ederim. Finali de güzel ve sürprizli, kesinlikle hayal kırıklığına uğratmıyor. Ayrıca kitabın Türkçe ismini çok ama çok başarılı bulduğumu söylemeliyim.
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin yedinci kitabı.
Kitaplar boyu Doktor Maura Isles'ın etrafında dönen maceralar okuduktan sonra nihayet Ruh Koleksiyoncusu'nda Dedektif Rizzoli bütün acarlığı, öfkesi ve zekasıyla hikayede başrolü alıyor.
Boston'da kendi halinde özel bir müze olan Crispin Müzesi'nin kuratörü, müzenin yıllardır el değmemiş demirbaş listesini güncelleştirmeye çalışırken inanılmaz bir şey keşfeder, bodrum katında atılmış duran ve belki 2000 yıllık bir mumya bulunmaktadır. Kuratör ve arkeolog asistanı, mumya hakkında bilgi edinebilmek için bir hastanede bilgisayarlı tomografi yaparak sargıların altındaki cesedi incelerler. Taramada mumyanın bacağında kesinlikle 2000 yıllık olmayan bir nesne bulunur, bir kurşun! 2000 yıllık sargıların altında kimliği belirsiz bir ceset vardır ve Doktor Isles kendini bir mumyaya otopsi yaparken bulur. Müzede araştırma yapan Jane Rizzoli ise çok daha korkunç bir kalıntı keşfedecektir : Kesik bir kafa!
Ruh Koleksiyoncusu, klasik Tess Gerritsen olay örgüsüne sahip, geçmişte işlenen günahlar, korkunç bir cani katil ve günümüzde katilin peşinde koşan Dedektifimiz Rizzoli'nin heyecanlı macerası akıcı bir şekilde anlatılıyor; geçmiş ve gelecek çok güzel birbirine giriyor. Ayrıca önceki kitaptan tanıdığımız Mefisto Kulübü başkanı Anthony Sansone de yine ortalarda dolanarak ipuçları veriyor kahramanlarımıza. Ama beni en sevindiren, Doktor Isles ve aşk hayatı problemlerinin minimize edilerek, Dedektif Rizzoli'nin macerasına ağırlık verilmiş olması. Kitaplardaki aşk maduru Maura'yı pek sevmiyorum ben sanırım.
Bu sene okuduğum ilk kitap güzel bir polisiye oldu, biraz da arkeolojiyle ilgili, oldukça zevkli bir macera idi Ruh Koleksiyoncusu, tavsiye ederim. Finali de güzel ve sürprizli, kesinlikle hayal kırıklığına uğratmıyor. Ayrıca kitabın Türkçe ismini çok ama çok başarılı bulduğumu söylemeliyim.
31 Aralık 2011 Cumartesi
Mefisto Kulübü (The Mephisto Club)
Tess Gerritsen, Doğan Kitap
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin altıncı kitabı.
Siliniş'te yükselmeye başlayan tempo, serinin altıncı kitabında azalmadan devam ediyor. Bu maceralarında Dedektif Rizzoli ve Doktor Isles bilmedikleri sulara yelken açıyorlar ve insanlık tarihi kadar eski bir kötülükle mücadele etmeye çalışıyorlar : Şeytan'ın ta kendisi. Şeytanı ya da yeryüzündeki iblisleri avlamayı amaçlayan, son derece güçlü bir grup bu maceralarında Rizzoli ve Isles'ı destekliyor. Kendilerine Mefisto Kulübü diyen bu insanlar kendilerini şeytanı bulmaya, mistik olaylara, kadim sembollere adamışlardır. Bir toplantı gecesinde kapılarına vahşice katledilmiş bir ceset bulurlar. Kahramanlarımız olayı polisiye yöntemlerle çözmeye çalışırken, Mefisto kulübü metafiziğe yönelir. Saldırılar devam edip kulüp üyelerine sıra gelmeye başlayınca, geçmişte yaşanmış karanlık olayların üstü açılacak, nihayet cinayetlerin ortak noktası ortaya çıkacaktır.
Mefisto Kulübü'nde katilin cinayet mahallerine bir takım semboller çizmesi, kulüp üyelerinin bu sembolleri anlamlandırıp dedektiflere yardımcı olmaya çalışması bana biraz Da Vinci Şifresi'ni anımsattı. Tabii bu benzerlikten şikayetim yok, mistik konular kitabın çekiciliğini arttırmıştı bence.
Mefisto Kulübü oldukça zevkli bir polisiye, sembol bilimle tatlandırılmış, paralel kurgu ile hem Jane'nin macerasını hem de İtalya'da nefes nefese bir kovalamacayı anlatıyor. Serinin Cerrah'dan sonraki en sevdiğim kitabı bu oldu.
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin altıncı kitabı.
Siliniş'te yükselmeye başlayan tempo, serinin altıncı kitabında azalmadan devam ediyor. Bu maceralarında Dedektif Rizzoli ve Doktor Isles bilmedikleri sulara yelken açıyorlar ve insanlık tarihi kadar eski bir kötülükle mücadele etmeye çalışıyorlar : Şeytan'ın ta kendisi. Şeytanı ya da yeryüzündeki iblisleri avlamayı amaçlayan, son derece güçlü bir grup bu maceralarında Rizzoli ve Isles'ı destekliyor. Kendilerine Mefisto Kulübü diyen bu insanlar kendilerini şeytanı bulmaya, mistik olaylara, kadim sembollere adamışlardır. Bir toplantı gecesinde kapılarına vahşice katledilmiş bir ceset bulurlar. Kahramanlarımız olayı polisiye yöntemlerle çözmeye çalışırken, Mefisto kulübü metafiziğe yönelir. Saldırılar devam edip kulüp üyelerine sıra gelmeye başlayınca, geçmişte yaşanmış karanlık olayların üstü açılacak, nihayet cinayetlerin ortak noktası ortaya çıkacaktır.
Mefisto Kulübü'nde katilin cinayet mahallerine bir takım semboller çizmesi, kulüp üyelerinin bu sembolleri anlamlandırıp dedektiflere yardımcı olmaya çalışması bana biraz Da Vinci Şifresi'ni anımsattı. Tabii bu benzerlikten şikayetim yok, mistik konular kitabın çekiciliğini arttırmıştı bence.
Mefisto Kulübü oldukça zevkli bir polisiye, sembol bilimle tatlandırılmış, paralel kurgu ile hem Jane'nin macerasını hem de İtalya'da nefes nefese bir kovalamacayı anlatıyor. Serinin Cerrah'dan sonraki en sevdiğim kitabı bu oldu.
25 Aralık 2011 Pazar
Siliniş (Vanish)
Tess Gerritsen, Martı Yayınları
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin beşinci kitabı.
Kahramanlarımızın yeni macerası yine morgda Doktor Isles'ın başına gelen tüyler ürpertici bir olayla başlıyor. Yoğun ve de yorgun doktorumuz, rapor yazarken son incelediği cesede dair ufak bir detayı anımsayamaz ve morga iner. Morgda az önce kesip biçtiği cesedi kontrol ederken başka bir ceset tuhaf sesler çıkartmeya başlar. Maura Isles'ın en büyük kabusu gerçek olmuş, ölü diye getirilip morga konan genç bir kadın canlanmıştır. Maura kadını ceset torbasından çıkartıp acil servise yetiştirir. Birkaç gün sonra kadın hastanede terör estirip rehinelerle kendini içeri kapatacaktır. Bilmediği ise rehinelerden birinin esaslı cinayet masası dedektifi Jane Rizzoli olduğudur.
İkiz Bedenler'e nazaran Siliniş'i daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Kafasının dikine giden inatçı Rizzoli'yi olay üstünde izlemek zevkliydi. Serinin önceki kitapta düşen ivmesi bu kitapta yeniden yükselmişti. Tek sıkıntım fazlasıyla uzatılmış final oldu, kitabın son kısmı bence gereksiz yere uzundu, bitmek bilmedi bir türlü, ters köşelerden köşe beğeneyim derken heyecanını, anlamını kaybetti benim için.
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin beşinci kitabı.
Kahramanlarımızın yeni macerası yine morgda Doktor Isles'ın başına gelen tüyler ürpertici bir olayla başlıyor. Yoğun ve de yorgun doktorumuz, rapor yazarken son incelediği cesede dair ufak bir detayı anımsayamaz ve morga iner. Morgda az önce kesip biçtiği cesedi kontrol ederken başka bir ceset tuhaf sesler çıkartmeya başlar. Maura Isles'ın en büyük kabusu gerçek olmuş, ölü diye getirilip morga konan genç bir kadın canlanmıştır. Maura kadını ceset torbasından çıkartıp acil servise yetiştirir. Birkaç gün sonra kadın hastanede terör estirip rehinelerle kendini içeri kapatacaktır. Bilmediği ise rehinelerden birinin esaslı cinayet masası dedektifi Jane Rizzoli olduğudur.
İkiz Bedenler'e nazaran Siliniş'i daha çok beğendiğimi söyleyebilirim. Kafasının dikine giden inatçı Rizzoli'yi olay üstünde izlemek zevkliydi. Serinin önceki kitapta düşen ivmesi bu kitapta yeniden yükselmişti. Tek sıkıntım fazlasıyla uzatılmış final oldu, kitabın son kısmı bence gereksiz yere uzundu, bitmek bilmedi bir türlü, ters köşelerden köşe beğeneyim derken heyecanını, anlamını kaybetti benim için.
18 Aralık 2011 Pazar
Kodeks (The Codex)
Douglas Preston, Artemis Yayınları
Kodeks konusuyla ilgimi çekmiş, okumayı çok istediğim bir romandı. Tropik ormanlarda müthiş bir hazinenin peşinde koşan bir grup maceraperestin öyküsü olarak özetleyebiliriz konuyu. Sonuç beklediğim gibi çıkmadı maalesef.
Maxwell Broadbent, profesyonel bir hazine avcısı, bir mezar soyguncusudur. Ömrü boyunca yasa dışı antikalar, paha biçilmez parçalar toplayarak muazzam bir servetin sahibi olmuştur. Kanser hastalığına yakalandığını öğrenince bütün hazinesi toplayıp kaçar ve bilinmeyen bir yere hazinesi ile kendini gömdürür. Geride kalan 3 oğluna imkansız bir görev bırakır. Oğlanlar, babalarına layık birer evlat olduklarını kanıtlamalı, Maxwell'i ve hazinenin gömüldüğü yeri bulmak zorundadırlar.
Kitap açıkçası hayal kırıklığı oldu benim için. Adeta çakma bir Indiana Jones filmi gibiydi, bu kitapta yazılan herşey, daha önce filmlerden izlediğimiz bildik türde maceralar idi, hele bir köprü kısmı var ki, bildiğin Indiana Jones and the Temple Of Doom'daki köprü sahnesinin kopyası. Şaştım kaldım.
Tropik ve de egzotik ormanlarda, bir yanda tabiatla beri yanda kötü adamlarla mücadele ederek hazine peşinde koşan bir grubun hikayesini okumak istiyorsanız bu kitap sizin için yazılmış. Ancak çok özgün veya yaratıcı bir roman beklememek lazım. Orta karar bir kitap.
Kodeks konusuyla ilgimi çekmiş, okumayı çok istediğim bir romandı. Tropik ormanlarda müthiş bir hazinenin peşinde koşan bir grup maceraperestin öyküsü olarak özetleyebiliriz konuyu. Sonuç beklediğim gibi çıkmadı maalesef.
Maxwell Broadbent, profesyonel bir hazine avcısı, bir mezar soyguncusudur. Ömrü boyunca yasa dışı antikalar, paha biçilmez parçalar toplayarak muazzam bir servetin sahibi olmuştur. Kanser hastalığına yakalandığını öğrenince bütün hazinesi toplayıp kaçar ve bilinmeyen bir yere hazinesi ile kendini gömdürür. Geride kalan 3 oğluna imkansız bir görev bırakır. Oğlanlar, babalarına layık birer evlat olduklarını kanıtlamalı, Maxwell'i ve hazinenin gömüldüğü yeri bulmak zorundadırlar.
Kitap açıkçası hayal kırıklığı oldu benim için. Adeta çakma bir Indiana Jones filmi gibiydi, bu kitapta yazılan herşey, daha önce filmlerden izlediğimiz bildik türde maceralar idi, hele bir köprü kısmı var ki, bildiğin Indiana Jones and the Temple Of Doom'daki köprü sahnesinin kopyası. Şaştım kaldım.
Tropik ve de egzotik ormanlarda, bir yanda tabiatla beri yanda kötü adamlarla mücadele ederek hazine peşinde koşan bir grubun hikayesini okumak istiyorsanız bu kitap sizin için yazılmış. Ancak çok özgün veya yaratıcı bir roman beklememek lazım. Orta karar bir kitap.
9 Aralık 2011 Cuma
Abdülmecit, İmparatorluk Çökerken Sarayda 22 Yıl
Hıfzı Topuz, Remzi Kitabevi
Abdülmecit'i 2 sene önceki Tüyap Kitap Fuarı'ndan almış ama bir türlü okumamıştım. Bu seneki fuara gitmeden evvel, artık ayıp olmasın diye okuyup bitirdim. Kitabı okuduktan birkaç gün sonra bu padişahın mecliste anıldığını, ölümünün 150. yılı anısına Dolmabahçe Sarayı'nda bir sempozyum düzenlendiğini görünce de zamanlamama çok şaşırdım. Tam gündeme uygun bir okuma yapmışım demek ki:)
Eğer Hıfzı Topuz'un Meyyale, Taif'te Ölüm, Paris'te Son Osmanlılar romanlarından birini okuduysanız; yazar bu kitapta aynı romantik uslubu devam ettirmiş. Gayet yumuşak, sapsade bir anlatım; ana kahramanın hikayesinde yer alan yan karakterlerin ibretlik öyküleri, bol bol harem masalları ile örülmüş bir kitap elimizdeki. Abdülmecit'in hayatındaki belli başlı dönüm noktalarına değinirken ağırlıklı olarak harem olaylarına, padişahın birbiri ardına yaşadığı aşklara, kadın maceralarına yer veriyor. Bence bu alana kaymayıp ne bileyim bir Dolmabahçe Sarayının nasıl inşa edildğine bile yer verse daha başarılı olabilirdi. Kitaptan bende kalan, padişahın kadınlardan başını alamayan, nazik ve sevilen bir adam olduğu sadece. Fazla harem ağırlıklı yazıldığını düşünüyorum eserin.
Harem, cariye, aşk meşk konularıyla ilgiliyseniz okunabilir. Bir Osmanlı sultanı olarak Abdülmecit hakkında okumak istiyorsanız bu kitap doğru seçim değil.
Abdülmecit'i 2 sene önceki Tüyap Kitap Fuarı'ndan almış ama bir türlü okumamıştım. Bu seneki fuara gitmeden evvel, artık ayıp olmasın diye okuyup bitirdim. Kitabı okuduktan birkaç gün sonra bu padişahın mecliste anıldığını, ölümünün 150. yılı anısına Dolmabahçe Sarayı'nda bir sempozyum düzenlendiğini görünce de zamanlamama çok şaşırdım. Tam gündeme uygun bir okuma yapmışım demek ki:)
Eğer Hıfzı Topuz'un Meyyale, Taif'te Ölüm, Paris'te Son Osmanlılar romanlarından birini okuduysanız; yazar bu kitapta aynı romantik uslubu devam ettirmiş. Gayet yumuşak, sapsade bir anlatım; ana kahramanın hikayesinde yer alan yan karakterlerin ibretlik öyküleri, bol bol harem masalları ile örülmüş bir kitap elimizdeki. Abdülmecit'in hayatındaki belli başlı dönüm noktalarına değinirken ağırlıklı olarak harem olaylarına, padişahın birbiri ardına yaşadığı aşklara, kadın maceralarına yer veriyor. Bence bu alana kaymayıp ne bileyim bir Dolmabahçe Sarayının nasıl inşa edildğine bile yer verse daha başarılı olabilirdi. Kitaptan bende kalan, padişahın kadınlardan başını alamayan, nazik ve sevilen bir adam olduğu sadece. Fazla harem ağırlıklı yazıldığını düşünüyorum eserin.
Harem, cariye, aşk meşk konularıyla ilgiliyseniz okunabilir. Bir Osmanlı sultanı olarak Abdülmecit hakkında okumak istiyorsanız bu kitap doğru seçim değil.
7 Aralık 2011 Çarşamba
Nil'de Ölüm (Death On The Nile)
Agatha Christie, Altın Kitaplar
Bir Hercule Poirot polisiyesi. Nil'de Ölüm, Agatha Christie'nin en meşhur romanlarından biri. Nil Nehrinde egzotik ve de havalı bir seyahat esnasında işlenen cinayetler; renkli karakterler, ateşli Jackie ve beklenmedik çözümüyle, okunması gereken Christie romanlarının başında gelenlerden biri.
Linnet Ridgeway, büyük mirasa konmuş, zengin genç ve çok güzel bir kadındır. Çocukluk arkadaşı Jackie onu ziyarete geldiğinde Linnet'den bir iyilik ister : Acaba Linnet, Jackie'nin tutkuyla sevdiği nişanlısı Simon'a iş verebilir mi? Linnet, Simon'ı malikanede işe alır, gel zaman git zaman Simon güzel ve büyüleyici Linnet'e aşık olur, Jackie'yi terk eder ve ikisi evlenirler.
Simon ve Linnet uzun bir balayı gezisine çıkarlar. Ne var ki aşktan gözü dönmüş, tutkuyla gözleri kararmış Jackie, gittikleri her yerde çiftin karşısına çıkarak asaplarını bozmaya başlamıştır. Nihayet Mısır'a gelen çifti takip eden Jackie, karı kocanın takipten kurtulmak için bindikleri Nil gezisi gemisinde karşılarına çıkar. Gemide birbirinden renkli tipler yolculuk etmektedir, tabii bunlarından başında meşhur dedektif Hercule Poirot yer almaktadır. Jackie'nin ümitsiz haline acıyan dedektif, genç kadına takibi bırakıp evine dönmesini öğütler ama Jackie yaşlı adamı dinlemez. Sonunda bir gece korkunç cinayet işlenir. Ama olaylar hiç de beklendiği gibi gelişmemiştir. Poirot lüks gemide kimliği belirsiz katilin peşine düşer.
Ben sahaflardan aldığım eski basımı okudum. Kitabın güncel baskısı da mevcut tabii ki:
Bir Hercule Poirot polisiyesi. Nil'de Ölüm, Agatha Christie'nin en meşhur romanlarından biri. Nil Nehrinde egzotik ve de havalı bir seyahat esnasında işlenen cinayetler; renkli karakterler, ateşli Jackie ve beklenmedik çözümüyle, okunması gereken Christie romanlarının başında gelenlerden biri.
Linnet Ridgeway, büyük mirasa konmuş, zengin genç ve çok güzel bir kadındır. Çocukluk arkadaşı Jackie onu ziyarete geldiğinde Linnet'den bir iyilik ister : Acaba Linnet, Jackie'nin tutkuyla sevdiği nişanlısı Simon'a iş verebilir mi? Linnet, Simon'ı malikanede işe alır, gel zaman git zaman Simon güzel ve büyüleyici Linnet'e aşık olur, Jackie'yi terk eder ve ikisi evlenirler.
Simon ve Linnet uzun bir balayı gezisine çıkarlar. Ne var ki aşktan gözü dönmüş, tutkuyla gözleri kararmış Jackie, gittikleri her yerde çiftin karşısına çıkarak asaplarını bozmaya başlamıştır. Nihayet Mısır'a gelen çifti takip eden Jackie, karı kocanın takipten kurtulmak için bindikleri Nil gezisi gemisinde karşılarına çıkar. Gemide birbirinden renkli tipler yolculuk etmektedir, tabii bunlarından başında meşhur dedektif Hercule Poirot yer almaktadır. Jackie'nin ümitsiz haline acıyan dedektif, genç kadına takibi bırakıp evine dönmesini öğütler ama Jackie yaşlı adamı dinlemez. Sonunda bir gece korkunç cinayet işlenir. Ama olaylar hiç de beklendiği gibi gelişmemiştir. Poirot lüks gemide kimliği belirsiz katilin peşine düşer.
Ben sahaflardan aldığım eski basımı okudum. Kitabın güncel baskısı da mevcut tabii ki:
5 Aralık 2011 Pazartesi
Suç, Bir Ceza Avukatından Gerçek Hikayeler (Verbrechen)
Ferdinand Von Schirach, NTV Yayınları
Suç, 2011'in en meşhur kitaplarından biri. Nisan ayında çıkmıştı, ben de Mayıs'ta alıp okumuştum ama nedense buraya yazmamışım. Halbuki Suç, kesinlikle bahsedilmeyi hakeden müthiş bir kitap.
Kitabın yazarı bir savunma avukatı; meslek hayatı boyunca akla hayale gelmedik suçlarla karşılaşmış. Bazen masumları, bazen de suçluları savunmuş. Sonunda bu gerçek hikayeleri oturup yazdığında ortaya çıkan kitap çok şaşırtıcı. Vakaların gerçekten yaşanmış olması dehşete düşürüyor insanı, neler oluyor şu hayatta diyoruz okurken. Neredeyse filmlerde, romanlarda görebileceğimiz inanılması güç olaylar, gerçekten yaşanmışlar ama! Yazar bu olayları salt kendi tarafından, hukukçu açısından anlatmamış; sanığın yaşadığı durumları sanki oradaymışçasına hikayelendirmiş; suçun gerisinde yatan sebepleri ortaya koymaya çalışmış. Sonuçta bir çırpıda okunan, çarpıcı bir kitap çıkmış ortaya.
Kitabı Mayıs ayında okuduğum halde hala aklımdan çıkmayan 2 hikaye var. Biri müzede unutulan raptiyeli bekçi; diğeri de Irina ile şişman, ölü adam. Adaletin sağlanışı açısından bu iki hikaye beni özellikle etkilediler.
Eğer hala okumadıysanız kaçımayın derim.
Kediler ve Kitaplar'da Çavlan'ın Suç üzerine nefis yazısını da buradan mutlaka okuyun.. O yazıdan sonra hemen koşarak almıştım kitabı:)
Suç, 2011'in en meşhur kitaplarından biri. Nisan ayında çıkmıştı, ben de Mayıs'ta alıp okumuştum ama nedense buraya yazmamışım. Halbuki Suç, kesinlikle bahsedilmeyi hakeden müthiş bir kitap.
Kitabın yazarı bir savunma avukatı; meslek hayatı boyunca akla hayale gelmedik suçlarla karşılaşmış. Bazen masumları, bazen de suçluları savunmuş. Sonunda bu gerçek hikayeleri oturup yazdığında ortaya çıkan kitap çok şaşırtıcı. Vakaların gerçekten yaşanmış olması dehşete düşürüyor insanı, neler oluyor şu hayatta diyoruz okurken. Neredeyse filmlerde, romanlarda görebileceğimiz inanılması güç olaylar, gerçekten yaşanmışlar ama! Yazar bu olayları salt kendi tarafından, hukukçu açısından anlatmamış; sanığın yaşadığı durumları sanki oradaymışçasına hikayelendirmiş; suçun gerisinde yatan sebepleri ortaya koymaya çalışmış. Sonuçta bir çırpıda okunan, çarpıcı bir kitap çıkmış ortaya.
Kitabı Mayıs ayında okuduğum halde hala aklımdan çıkmayan 2 hikaye var. Biri müzede unutulan raptiyeli bekçi; diğeri de Irina ile şişman, ölü adam. Adaletin sağlanışı açısından bu iki hikaye beni özellikle etkilediler.
Eğer hala okumadıysanız kaçımayın derim.
Kediler ve Kitaplar'da Çavlan'ın Suç üzerine nefis yazısını da buradan mutlaka okuyun.. O yazıdan sonra hemen koşarak almıştım kitabı:)
3 Aralık 2011 Cumartesi
Kedilere Dair (On Cats)
Doris Lessing, Metis Yayınları
Nobel ödüllü yazar Doris Lessing, ömrü boyunca kedilerle yaşamış. Çocukluğunu geçirdiği Afrika'daki çiftlikte onlarca evcil ve yabanıl kediler; Londra'da yaşamaya başladıktan sonra eve gidip gelen, uzun yıllar yazarımız ve ev ahalisiyle beraber yaşyan kediler, sadece bir kaç sene ortada görünenler, doğuranlar, kaçanlar, geçici olarak bakılanlar... Doris Lessing bütün bu kedileri müthiş yazar yeteneği ve sonsuz kedi sevgisiyle gözlemlemiş, sonra da her birinin hikayesini bu kitabı oluşturan hatıralarında anlatmış. Yıllar boyu gelip geçen kedilerin her bir diğerinden farklı, yazarımız da onları nevi şahsına münhasır bireyler olarak görüyor zaten, her pisinin kişiliğini özenle anlatıyor, tabii güzelliklerine hayran kalmaktan da geri durmuyor. Ah kedi diye tapınıyor onlara, güzel kedi, ipek kedi, kelebek patili kedi...
Kedi sevmeyenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap, böylece kedi kedi diye neden dellendiğimizi biraz anlayacaklardır:) Kedi sevenler benim gibi ağlayarak okuyacaklardır zaten. Zira bir kediyle yaşamış olan herkesin başından geçmiş olabilecek işler bu hatıralarda anlatılanlar; doğumlar, ölümler, hastalıklar, sakatlıklar, acılar ve kedinin bitmek bilmeyen antikalıklarından duyulan müthiş zevk:)
Edebiyat severlerin Doris Lessing'in dilinden, şahane gözlemlerinden nefis bir tat alacaklarına inanıyorum.
Benim için bu yıl okuduğum en güzel kitaplardan oldu "Kedilere Dair". Çok severek tavsiye ediyorum.
"Kedileri tanıyıp, hayat boyu kedilerle birlikte olunca geriye insanlara karşı duyulandan çok farklı bir hüzün tortusu kalıyor: Onların çaresizliği karşısında çekilen acı, hepimiz adına duyulan suçluluktan oluşan bir tortu."
Nobel ödüllü yazar Doris Lessing, ömrü boyunca kedilerle yaşamış. Çocukluğunu geçirdiği Afrika'daki çiftlikte onlarca evcil ve yabanıl kediler; Londra'da yaşamaya başladıktan sonra eve gidip gelen, uzun yıllar yazarımız ve ev ahalisiyle beraber yaşyan kediler, sadece bir kaç sene ortada görünenler, doğuranlar, kaçanlar, geçici olarak bakılanlar... Doris Lessing bütün bu kedileri müthiş yazar yeteneği ve sonsuz kedi sevgisiyle gözlemlemiş, sonra da her birinin hikayesini bu kitabı oluşturan hatıralarında anlatmış. Yıllar boyu gelip geçen kedilerin her bir diğerinden farklı, yazarımız da onları nevi şahsına münhasır bireyler olarak görüyor zaten, her pisinin kişiliğini özenle anlatıyor, tabii güzelliklerine hayran kalmaktan da geri durmuyor. Ah kedi diye tapınıyor onlara, güzel kedi, ipek kedi, kelebek patili kedi...
Kedi sevmeyenlerin mutlaka okuması gereken bir kitap, böylece kedi kedi diye neden dellendiğimizi biraz anlayacaklardır:) Kedi sevenler benim gibi ağlayarak okuyacaklardır zaten. Zira bir kediyle yaşamış olan herkesin başından geçmiş olabilecek işler bu hatıralarda anlatılanlar; doğumlar, ölümler, hastalıklar, sakatlıklar, acılar ve kedinin bitmek bilmeyen antikalıklarından duyulan müthiş zevk:)
Edebiyat severlerin Doris Lessing'in dilinden, şahane gözlemlerinden nefis bir tat alacaklarına inanıyorum.
Benim için bu yıl okuduğum en güzel kitaplardan oldu "Kedilere Dair". Çok severek tavsiye ediyorum.
"Kedileri tanıyıp, hayat boyu kedilerle birlikte olunca geriye insanlara karşı duyulandan çok farklı bir hüzün tortusu kalıyor: Onların çaresizliği karşısında çekilen acı, hepimiz adına duyulan suçluluktan oluşan bir tortu."
İkiz Bedenler (Body Double)
Tess Gerritsen, Martı Yayınları
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin dördüncü kitabı.
İkiz Bedenler, gerçekten insanın ağzını kurutacak bir olayla açılıyor. Meşhur Adli Tıp doktoru, Ölüm Kraliçesi lakabıyla tanınan güzel ve soğuk Maura Isles, Paris'e bir konferansa gitmiştir. Gece vakti, yorgun argın evine döndüğünde, mahallesinin polis kaynadığını, evinin önüne olay yeri şeridi çekildiğini görür. Dedektif Rizzoli, doktora hayalet görmüş gibi bakmaktadır. Nihayet ısrarlarına dayanamayıp olan biteni doktora anlatırlar. Maura'nın evinin önünde bir kadın öldürülmüştür. Kadın Maura'nın tıpkısıdır, öyle ki herkes onu doktor zannetmiştir. Maura maktülün otopsisine girer. Otopsi masasında bir dehşet sahnesi yaşanır, doktor adeta kendi kendini kesip biçmekte, kendi vücudunu parçalayıp iç organlarını çıkarmaktadır. Evlat edinilmiş olan Doktor Isles varlığından haberdar olmadığı ikiz kardeşini bulmuştur! Rizzoli ve Isles, esrarlı kadının cinayetinin peşine düşerler.
İkiz Bedenler'de, ekibimizin ibresi biraz daha Doktor Isles'a kayıyor. Hikaye onun üzerinden daha ağırlıklı anlatılmış. Rizzoli'nin biraz ağırdan almasının da sebebi var tabii, makul bir bahanesi olduğu için bu sefer kızmıyorum ama gelecek maceralarda lütfen artık eski acar, ateşli Rizzoli olarak geri dönmesini bekliyorum.
Martı Yayınları'nın çevirisini özensiz ve dağınık buldum. Bu kitaptan sonraki 5. macera Siliniş de Martı'dan çıkmış ne yazık ki, sonraki 2 macera ise çok şükür Doğan Yayınları'nda. Gerçekten Martı'nın bastığı kitaplar bitsin diye beklemekteyim. Tess Gerritsen'e Doğan Kitaplar yakışır.
Seriye devam etmek isteyenlere tavsiye edilir.
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin dördüncü kitabı.
İkiz Bedenler, gerçekten insanın ağzını kurutacak bir olayla açılıyor. Meşhur Adli Tıp doktoru, Ölüm Kraliçesi lakabıyla tanınan güzel ve soğuk Maura Isles, Paris'e bir konferansa gitmiştir. Gece vakti, yorgun argın evine döndüğünde, mahallesinin polis kaynadığını, evinin önüne olay yeri şeridi çekildiğini görür. Dedektif Rizzoli, doktora hayalet görmüş gibi bakmaktadır. Nihayet ısrarlarına dayanamayıp olan biteni doktora anlatırlar. Maura'nın evinin önünde bir kadın öldürülmüştür. Kadın Maura'nın tıpkısıdır, öyle ki herkes onu doktor zannetmiştir. Maura maktülün otopsisine girer. Otopsi masasında bir dehşet sahnesi yaşanır, doktor adeta kendi kendini kesip biçmekte, kendi vücudunu parçalayıp iç organlarını çıkarmaktadır. Evlat edinilmiş olan Doktor Isles varlığından haberdar olmadığı ikiz kardeşini bulmuştur! Rizzoli ve Isles, esrarlı kadının cinayetinin peşine düşerler.
İkiz Bedenler'de, ekibimizin ibresi biraz daha Doktor Isles'a kayıyor. Hikaye onun üzerinden daha ağırlıklı anlatılmış. Rizzoli'nin biraz ağırdan almasının da sebebi var tabii, makul bir bahanesi olduğu için bu sefer kızmıyorum ama gelecek maceralarda lütfen artık eski acar, ateşli Rizzoli olarak geri dönmesini bekliyorum.
Martı Yayınları'nın çevirisini özensiz ve dağınık buldum. Bu kitaptan sonraki 5. macera Siliniş de Martı'dan çıkmış ne yazık ki, sonraki 2 macera ise çok şükür Doğan Yayınları'nda. Gerçekten Martı'nın bastığı kitaplar bitsin diye beklemekteyim. Tess Gerritsen'e Doğan Kitaplar yakışır.
Seriye devam etmek isteyenlere tavsiye edilir.
30 Kasım 2011 Çarşamba
Sekiz (The Eight)
Katherine Neville, Pegasus Yayınları
782... Fransa kralı Şarlman'a, barselona'nın müslüman valisi İbn-el-Arabi'den bir hediye gelir. 8 Mağripli'nin eşlik ettiği; altın ve gümüşten yapılma kadim bir satranç takımıdır bu hediye. Afrika çöllerinde ortaya çıkmış, kaynağını en eski efsanelerden alan; göçebe kabilelerin, Bedevilerin ve Tuareglerin ve büyük Arap filozoflarının vakıf olup içine işledikleri bir sırra sahiptip bu satranç takımı. Takımın gücünden korkan kral, sarp dağların tepesine Montglane Manastırı'nı inşa ettirir ve takımı buraya gömdürür.
1789... Fransa'da ihtilal zamanı... Bin yıldır Montglane Manastırı'nda yatan takımın gün ışığına çıkma zamanı gelmiş, oyun tekrar başlamıştır. Manastırın başrahibesi asırlardır manastır yöneticilerinin gizlediği sırrı rahibelerine açar ve takımın parçalarını kadınlara dağıtarak hepsini uzaklara yollar. Böylece ihtilalcilerin takımı ele geçirip kötücül amaçları uğruna kullanmalarını engellemeye çalışmaktadır. 8 tane taşı saklayan genç rahibe adayı Mireille, Paris'te ihtilalin ve onun mimarlarının tam ortasında kalacak ve beklenmedik olaylar sonucu satranç takımına gücünü veren esrarı öğrenmek için inanılmaz bir yolculuğa çıkacaktır.
1973... New York'da yılbaşı gecesi, genç mühendis Catherine dostlarıyla yemek yerken yanına yaklaşan falcı kadın Cat'i tehlikede olduğunu söyleyerek uyarır. Fransız ihtilalinden yaklaşık 200 yıl sonra taşların gücü birilerini harekete geçirmiş ve Oyun tekrar başlamıştır. Dünyanın 8 büyük finans firmasından birinde çalışan Cat, iş icabı Cezayir'e gitmek ve dünyadaki 8 büyük petrol firmasıyla ilgili bir yazılım hazırlamak zorundadır. Montglane takımının hikayesini öğrenen Cat, maceraya atılır, bulmacaları çözerek satranç tahtasının sırrının doğduğu çöllerde bu sırrı çözecek formülü aramaya başlar.
Kitabımız baştan sona paralel kurguyla 2 kahramanın hikayesini anlatıyor. 200 yıl önce genç ve cesur Mireille, taşları hayatı pahasına korumaya çalışırken takımın peşindeki güçlü oyuncularla mücadele ediyor. Geçmişte Kardinal Richelieu ve onun ardından filozof Voltaire; ardından alim Newton, sonra Talleyrand ve Robespierre, genç korsikalı Napolyon ve bütün Rusya'nın hakimi Çariçe Katerina, hepsi bu takımın esrarının peşindeler. Farmasonlar, Haşhaşiler, Gül Haçlılar bir zamanlar bu sırrı taşımışlar. Altın oran, felsefe taşı, satranç oyununda at döngüsü, herşey bu takımla alakalı. Günümüzde Cat, ummadığı şekilde Cezayir'e gidip oyuna katılıyor ve Montglane takımı arayışına başlıyor. Taşları bulup takımın sırrını kötü adamlardan önce çözmek zorunda. Biz de iki kahramanın maceralarını okurken takımın esrarlı öyküsünü ve formülünü anlamaya çalışıyoruz.
Sekiz eski bir kitap, 1988'de yayınlanmış. İçerdiği konular; altın oran, farmasonlar, haşhaşilerden bahsetmesi; tarihi hikayelere yer vermesi akla Da Vinci Şifresi'ni getiriyor. İki kitabı karşılaştırmamak mümkün değil.
Dürüst olmak gerekirse, Sekiz'in çok zevk veren edebi bir dili yok, Da Vinci Şifresi kadar sürükleyici olmadığını da söyleyebilirim. Kitabın yarısı Fransa İhtilali ve onu takib eden Terör döneminde geçtiği için tarihi konulardan hoşlanmayanlar sıkılabilir. Fakat dopdolu bir roman Sekiz. Gerçek kişiliklerle gerçeküstü olayları çok güzel birbirine bağdaştırmış. Pek çok konudan başarıyla bahsediyor : insanoğlunun kadim efsaneleri, yeryüzünün mistik olayları, Indiana Jones-vari egzotik maceralar, kum fırtınaları, çöllerin gizemi, esrarengiz topluluklar, bitmek bilmeyen bir hazine arayışı... Bütün bunların üzerinde, sırlarla dolu satranç tahtası ve gerçekte hayatta oynanan bir satranç oyunu var. Oyunda yer alan her kişi bir taş aslında, kahramanımız Cat ise, önemsiz bir piyonken güçlü bir Vezir olmaya giden yolda başına gelen binbir beladan kurtulmaya çalışıyor.
Sekiz oldukça uzun bir kitap, tarihi hikayelerden, efsanelerden ve mistik olaylardan hoşlanıyorsanız okuyun derim. Hiç bitmeyen macera filmi tadındaki aksiyonu da cabası. Ama çok da lezzetli bir edebiyat beklememek lazım, final bölümünü de biraz zayıf bulduğumu söylemeliyim. Yedi yüz küsür sayfa okuduk, sonunda pıt diye çözüldü mesele. Oh!
Olsun, yine de sevdim ben Sekiz'i. Tarihi ve mistik hikayelerden ve hazine avcılığı maceralarından hoşlananlara tavsiye olunur.
"Sır, çöldeki bir kayanın altında değildi. Küflü bir kütüphanede de değildi. Bu göçebe adamların yumuşak bir şekilde fısıldanan hikayelerinin arasına gizlenmişti. Gece kumşlarda ilerleyerek, ağızdan ağza dolaşan sır, ölmekte olan bir ateşin kıvılcımları gibi hareket edip sessiz kumlara dağılıp karanlığa gömülmüştü. Sır, çölün seslerinde gizliydi, halkının hikayelerinde... kayaların ve taşların gizemli fısıltılarında."
782... Fransa kralı Şarlman'a, barselona'nın müslüman valisi İbn-el-Arabi'den bir hediye gelir. 8 Mağripli'nin eşlik ettiği; altın ve gümüşten yapılma kadim bir satranç takımıdır bu hediye. Afrika çöllerinde ortaya çıkmış, kaynağını en eski efsanelerden alan; göçebe kabilelerin, Bedevilerin ve Tuareglerin ve büyük Arap filozoflarının vakıf olup içine işledikleri bir sırra sahiptip bu satranç takımı. Takımın gücünden korkan kral, sarp dağların tepesine Montglane Manastırı'nı inşa ettirir ve takımı buraya gömdürür.
1789... Fransa'da ihtilal zamanı... Bin yıldır Montglane Manastırı'nda yatan takımın gün ışığına çıkma zamanı gelmiş, oyun tekrar başlamıştır. Manastırın başrahibesi asırlardır manastır yöneticilerinin gizlediği sırrı rahibelerine açar ve takımın parçalarını kadınlara dağıtarak hepsini uzaklara yollar. Böylece ihtilalcilerin takımı ele geçirip kötücül amaçları uğruna kullanmalarını engellemeye çalışmaktadır. 8 tane taşı saklayan genç rahibe adayı Mireille, Paris'te ihtilalin ve onun mimarlarının tam ortasında kalacak ve beklenmedik olaylar sonucu satranç takımına gücünü veren esrarı öğrenmek için inanılmaz bir yolculuğa çıkacaktır.
1973... New York'da yılbaşı gecesi, genç mühendis Catherine dostlarıyla yemek yerken yanına yaklaşan falcı kadın Cat'i tehlikede olduğunu söyleyerek uyarır. Fransız ihtilalinden yaklaşık 200 yıl sonra taşların gücü birilerini harekete geçirmiş ve Oyun tekrar başlamıştır. Dünyanın 8 büyük finans firmasından birinde çalışan Cat, iş icabı Cezayir'e gitmek ve dünyadaki 8 büyük petrol firmasıyla ilgili bir yazılım hazırlamak zorundadır. Montglane takımının hikayesini öğrenen Cat, maceraya atılır, bulmacaları çözerek satranç tahtasının sırrının doğduğu çöllerde bu sırrı çözecek formülü aramaya başlar.
Kitabımız baştan sona paralel kurguyla 2 kahramanın hikayesini anlatıyor. 200 yıl önce genç ve cesur Mireille, taşları hayatı pahasına korumaya çalışırken takımın peşindeki güçlü oyuncularla mücadele ediyor. Geçmişte Kardinal Richelieu ve onun ardından filozof Voltaire; ardından alim Newton, sonra Talleyrand ve Robespierre, genç korsikalı Napolyon ve bütün Rusya'nın hakimi Çariçe Katerina, hepsi bu takımın esrarının peşindeler. Farmasonlar, Haşhaşiler, Gül Haçlılar bir zamanlar bu sırrı taşımışlar. Altın oran, felsefe taşı, satranç oyununda at döngüsü, herşey bu takımla alakalı. Günümüzde Cat, ummadığı şekilde Cezayir'e gidip oyuna katılıyor ve Montglane takımı arayışına başlıyor. Taşları bulup takımın sırrını kötü adamlardan önce çözmek zorunda. Biz de iki kahramanın maceralarını okurken takımın esrarlı öyküsünü ve formülünü anlamaya çalışıyoruz.
Sekiz eski bir kitap, 1988'de yayınlanmış. İçerdiği konular; altın oran, farmasonlar, haşhaşilerden bahsetmesi; tarihi hikayelere yer vermesi akla Da Vinci Şifresi'ni getiriyor. İki kitabı karşılaştırmamak mümkün değil.
Dürüst olmak gerekirse, Sekiz'in çok zevk veren edebi bir dili yok, Da Vinci Şifresi kadar sürükleyici olmadığını da söyleyebilirim. Kitabın yarısı Fransa İhtilali ve onu takib eden Terör döneminde geçtiği için tarihi konulardan hoşlanmayanlar sıkılabilir. Fakat dopdolu bir roman Sekiz. Gerçek kişiliklerle gerçeküstü olayları çok güzel birbirine bağdaştırmış. Pek çok konudan başarıyla bahsediyor : insanoğlunun kadim efsaneleri, yeryüzünün mistik olayları, Indiana Jones-vari egzotik maceralar, kum fırtınaları, çöllerin gizemi, esrarengiz topluluklar, bitmek bilmeyen bir hazine arayışı... Bütün bunların üzerinde, sırlarla dolu satranç tahtası ve gerçekte hayatta oynanan bir satranç oyunu var. Oyunda yer alan her kişi bir taş aslında, kahramanımız Cat ise, önemsiz bir piyonken güçlü bir Vezir olmaya giden yolda başına gelen binbir beladan kurtulmaya çalışıyor.
Sekiz oldukça uzun bir kitap, tarihi hikayelerden, efsanelerden ve mistik olaylardan hoşlanıyorsanız okuyun derim. Hiç bitmeyen macera filmi tadındaki aksiyonu da cabası. Ama çok da lezzetli bir edebiyat beklememek lazım, final bölümünü de biraz zayıf bulduğumu söylemeliyim. Yedi yüz küsür sayfa okuduk, sonunda pıt diye çözüldü mesele. Oh!
Olsun, yine de sevdim ben Sekiz'i. Tarihi ve mistik hikayelerden ve hazine avcılığı maceralarından hoşlananlara tavsiye olunur.
"Sır, çöldeki bir kayanın altında değildi. Küflü bir kütüphanede de değildi. Bu göçebe adamların yumuşak bir şekilde fısıldanan hikayelerinin arasına gizlenmişti. Gece kumşlarda ilerleyerek, ağızdan ağza dolaşan sır, ölmekte olan bir ateşin kıvılcımları gibi hareket edip sessiz kumlara dağılıp karanlığa gömülmüştü. Sır, çölün seslerinde gizliydi, halkının hikayelerinde... kayaların ve taşların gizemli fısıltılarında."
22 Kasım 2011 Salı
Günahkar (The Sinner)
Tess Gerritsen, Martı Yayınları
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin üçüncü kitabı.
Serinin bu kitabında nihayet Boston şehrinin yapış yapış yaz mevsiminden kurtuluyor ve bu sefer de dondurucu Aralık ayında bir manastırda işlenen korkunç cinayetlerle karşılaşıyoruz. (Zaten artık bana üste para verseler Boston'a gitmem, yazı ayrı pis, berbat bir sıcak; kışı göz açtırmıyor, kar buz; sapık seri katiller şehirde fink atıyor, bu ne be?)
Dedektif Rizzoli ve Adli Tıp Doktoru, ölüm kraliçesi Dr Isles şehirdeki eski manastırda öldürülen rahibeleri bulurlar. Dünyadan elini eteğini çekmiş, kimseye bir zararı olmayan bu kadınlara kim saldırmıştır? Dr Isles'ın yaptığı otopside ise inanılmaz bir gerçekle karşılaşırlar.Doktor rahibelerden genç olanının yeni doğum yapmış olduğunu ortaya çıkartır. Rizzoli ve Isles cinayeti araştırmaya başlarlar.
Açıkçası bu macerada ilk ikisinin nefes nefese temposunu bulamadım. Serinin bu 3. kitabında, anlatının odağı Rizzoli'den Maura Isles'a kayıyor. Bir önceki kitapta nasıl Rizzoli'yi daha yakından tanıdıysak, burada da Maura Isles'ın geçmişini öğrenmeye başlıyoruz. Dr Isles, dedektifimiz gibi acar, ateşli ve cerzebeli değil; evlere şenlik gürültücü İtalyan ailesi de yok. Gayet cool tabir edeceğimiz, soğukkanlı biri Doktor. Kitabın odak merkezi Doktor olunca da, hızı da ilk iki maceraya göre daha düşük olmuş sanırım. Daha yavaş, heyecanı daha az bir macera bu. Diğerleri gibi nefes nefese okunmuyor Günahkar. Biraz hayal kırıklığı oldu açıkçası.
Bu kitabı türün tüm meraklılarına değilse de benim gibi Rizzoli & Isles severlere tavsiye ediyorum. Her şeye rağmen, seriyi merakla okumaya devam ettiğimi söylemeliyim.
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin üçüncü kitabı.
Serinin bu kitabında nihayet Boston şehrinin yapış yapış yaz mevsiminden kurtuluyor ve bu sefer de dondurucu Aralık ayında bir manastırda işlenen korkunç cinayetlerle karşılaşıyoruz. (Zaten artık bana üste para verseler Boston'a gitmem, yazı ayrı pis, berbat bir sıcak; kışı göz açtırmıyor, kar buz; sapık seri katiller şehirde fink atıyor, bu ne be?)
Dedektif Rizzoli ve Adli Tıp Doktoru, ölüm kraliçesi Dr Isles şehirdeki eski manastırda öldürülen rahibeleri bulurlar. Dünyadan elini eteğini çekmiş, kimseye bir zararı olmayan bu kadınlara kim saldırmıştır? Dr Isles'ın yaptığı otopside ise inanılmaz bir gerçekle karşılaşırlar.Doktor rahibelerden genç olanının yeni doğum yapmış olduğunu ortaya çıkartır. Rizzoli ve Isles cinayeti araştırmaya başlarlar.
Açıkçası bu macerada ilk ikisinin nefes nefese temposunu bulamadım. Serinin bu 3. kitabında, anlatının odağı Rizzoli'den Maura Isles'a kayıyor. Bir önceki kitapta nasıl Rizzoli'yi daha yakından tanıdıysak, burada da Maura Isles'ın geçmişini öğrenmeye başlıyoruz. Dr Isles, dedektifimiz gibi acar, ateşli ve cerzebeli değil; evlere şenlik gürültücü İtalyan ailesi de yok. Gayet cool tabir edeceğimiz, soğukkanlı biri Doktor. Kitabın odak merkezi Doktor olunca da, hızı da ilk iki maceraya göre daha düşük olmuş sanırım. Daha yavaş, heyecanı daha az bir macera bu. Diğerleri gibi nefes nefese okunmuyor Günahkar. Biraz hayal kırıklığı oldu açıkçası.
Bu kitabı türün tüm meraklılarına değilse de benim gibi Rizzoli & Isles severlere tavsiye ediyorum. Her şeye rağmen, seriyi merakla okumaya devam ettiğimi söylemeliyim.
19 Kasım 2011 Cumartesi
Çırak (The Apprentice)
Tess Gerritsen, Martı Yayınları
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin ikinci kitabı.
Tess Gerritsen'in kitaplarının yarısı Doğan Kitap'tan yarısı Martı Yayıncılık'tan çıkmış nedense. Kahramanımızın korkunç seri katil Cerrah ile ilk macerasını Doğan'da; maceranın devamını Martı'dan okuyoruz, ilginç tabii.
Çırak, Cerrah romanının devamı, onu tamamlayıp bitiren bir kitap. Eğer Cerrah'ı okuyup bayıldıysanız Çırak da mutlaka okunmalı.
Cerrah'ın Boston'da estirdiği terörün üzerinden 1 sene geçmiştir ve şehir yine bir ateş gibi yaz mevsiminde kavrulmaktadır. Rizzoli'ye başka bölgede çalışan Dedektif Vince Korsak'dan çağrı gelir. Korsak'ın bölgesinde korkunç bir cinayet işlenmiştir ve Cerrah vakasıyla benzerlik taşıdığı için Korsak Rizzoli'nin olay yerini görmesini ister. Lüks malikanede işlenen cinayette Rizzoli adeta kan banyosuyla karşılaşır. Koca vahşice infaz edilmiş, karısı ortalarda yoktur.. Çok geçmeden kadının cesedi bulunur... ve diğerlerinin de. Bu sefer Dominatör adı takılan yeni bir seri katil ortaya çıkmıştır ve Rizzoli bu davanın başına geçirilir. Nedense FBI da bu olay üzerinde beraber çalışmak için Gabriel Dean isimli bir ajanı göndermiştir. Rizzoli bir yandan Dean ile didişirken, Korsak ile katilin peşine düşerler. Cesetleri inceleyen ölüm meleği diye tanınan karizmatik adli tıp doktoru Maura Isles ise onlara duymak bile istemedikleri korkunç bilgiler vermektedir. Dominatör cinayetlere devam ederken, en olmayacak şey olur, ustası hapisten kaçar! Rizzoli'nin kabus dolu günleri böylece başlar.
Kitabı çok akıcı ve heyecanlı buldum, özellikle ilk kısımlarda nefes almadan okuduğumu söyleyebilirim. Kitapta kan gölü sahneler, otopsi sahneleri yine büyük açıklıkla, en korkunç detaylar eksik kalmaksızın anlatılmış, gayet geriliyorsunuz okurken. Ayrıca Jane'i biraz daha yakından tanıdığımız, hayatına dair bireyler öğrenip karakterini daha iyi anladığımız bir kitap olmuş. Yani artık kahramanımızı sevmeye başlıyoruz Çırak'ta.
Adli tıp doktoru Maura Isles da bu kitapla sahneye çıkıyor, oldukça soğuk ve karizmatik bir karakter. Maura'nın otopsileri gayet detaylı yazılmış, sanki oradaymışçasına en iğrenç küçük detayı kaçırmıyoruz yani.
Kitapla ilgili bir şikayetim var, final bölümünde, çeviriden kaynaklı mı bilmiyorum, bir kopukluk var gibi geldi bana. Artık günahı Martı Yayıncılık'ın boynuna.Orada bir karışıklık olabilir.
Cerrah'ı sevenlerin kaçırmaması gereken bir roman.
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin ikinci kitabı.
Tess Gerritsen'in kitaplarının yarısı Doğan Kitap'tan yarısı Martı Yayıncılık'tan çıkmış nedense. Kahramanımızın korkunç seri katil Cerrah ile ilk macerasını Doğan'da; maceranın devamını Martı'dan okuyoruz, ilginç tabii.
Çırak, Cerrah romanının devamı, onu tamamlayıp bitiren bir kitap. Eğer Cerrah'ı okuyup bayıldıysanız Çırak da mutlaka okunmalı.
Cerrah'ın Boston'da estirdiği terörün üzerinden 1 sene geçmiştir ve şehir yine bir ateş gibi yaz mevsiminde kavrulmaktadır. Rizzoli'ye başka bölgede çalışan Dedektif Vince Korsak'dan çağrı gelir. Korsak'ın bölgesinde korkunç bir cinayet işlenmiştir ve Cerrah vakasıyla benzerlik taşıdığı için Korsak Rizzoli'nin olay yerini görmesini ister. Lüks malikanede işlenen cinayette Rizzoli adeta kan banyosuyla karşılaşır. Koca vahşice infaz edilmiş, karısı ortalarda yoktur.. Çok geçmeden kadının cesedi bulunur... ve diğerlerinin de. Bu sefer Dominatör adı takılan yeni bir seri katil ortaya çıkmıştır ve Rizzoli bu davanın başına geçirilir. Nedense FBI da bu olay üzerinde beraber çalışmak için Gabriel Dean isimli bir ajanı göndermiştir. Rizzoli bir yandan Dean ile didişirken, Korsak ile katilin peşine düşerler. Cesetleri inceleyen ölüm meleği diye tanınan karizmatik adli tıp doktoru Maura Isles ise onlara duymak bile istemedikleri korkunç bilgiler vermektedir. Dominatör cinayetlere devam ederken, en olmayacak şey olur, ustası hapisten kaçar! Rizzoli'nin kabus dolu günleri böylece başlar.
Kitabı çok akıcı ve heyecanlı buldum, özellikle ilk kısımlarda nefes almadan okuduğumu söyleyebilirim. Kitapta kan gölü sahneler, otopsi sahneleri yine büyük açıklıkla, en korkunç detaylar eksik kalmaksızın anlatılmış, gayet geriliyorsunuz okurken. Ayrıca Jane'i biraz daha yakından tanıdığımız, hayatına dair bireyler öğrenip karakterini daha iyi anladığımız bir kitap olmuş. Yani artık kahramanımızı sevmeye başlıyoruz Çırak'ta.
Adli tıp doktoru Maura Isles da bu kitapla sahneye çıkıyor, oldukça soğuk ve karizmatik bir karakter. Maura'nın otopsileri gayet detaylı yazılmış, sanki oradaymışçasına en iğrenç küçük detayı kaçırmıyoruz yani.
Kitapla ilgili bir şikayetim var, final bölümünde, çeviriden kaynaklı mı bilmiyorum, bir kopukluk var gibi geldi bana. Artık günahı Martı Yayıncılık'ın boynuna.Orada bir karışıklık olabilir.
Cerrah'ı sevenlerin kaçırmaması gereken bir roman.
Cerrah (The Surgeon)
Tess Gerritsen, Doğan Kitap
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin birinci kitabı.
Boston kentinde görülmemiş derecede korkunç bir seri katil türemiştir. Kurbanlarını savunmasız genç kadınlardan seçen katil, gece tek başınayken kurbanlarını kaçırır, ellerini ayaklarını bağlar, sonra kurban halen hayatta ve herşeyin farkında iken kadını canlı canlı keser. Zanlıya kısa sürede Cerrah adı takılır. Boston cinayet masasının acar kadın dedektifi Jane Rizzoli katilin peşine düşer.
Cerrah, Rizzoli & Isles serisinin ilk kitabı; henüz Maura Isles ortada değilse de, olaylar bu kitapta başlıyor. Jane Rizzoli sorunlu, acı bir kahraman. Ufak tefek, alımsız bir kadın Jane ve cinayet masasındaki tek kadın dedektif o. Bu yüzden hep herkesten çok daha fazla çalışmış, bazen başarılarının başkalarınca sahiplenilmesine göz yummak zorunda kalmış. Departmandaki tek kadın olduğu için maruz kaldığı her türlü eşşek şakasını görmezden gelmek üzere kendine kalın bir zırh geliştirmiş ve o zırhın içinde tek başına çabalayıp duruyor. Bütün bu çabalama sonucunda sert, geçimsiz, aksi biri olup çıkmış. Televizyon dizisi Rizzoli & Isles ile aşinalığınız varsa, Jane o dizideki sempatik, sevimli, manken gibi biri değil. İşkolik, yalnız ve katı bir dedektif o. Peşinde koştuğu davalara bakınca, öyle olması daha hayırlı herhalde.
Cerrah bence okuyucuyu germeyi beceren, pek kanlı ve de ürkütücü sahneleri oldukça iyi anlatan sağlam bir polisiye. Bir cinayet vakasındaki katil kim sorusundan ziyade kanlı seri cinayetleri ve dedektiflerin katili yakalama çabalarını anlatıyor. Polisiye/gerilim sevenlere Rizzoli ile tanışmalarını öneririm.
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin birinci kitabı.
Boston kentinde görülmemiş derecede korkunç bir seri katil türemiştir. Kurbanlarını savunmasız genç kadınlardan seçen katil, gece tek başınayken kurbanlarını kaçırır, ellerini ayaklarını bağlar, sonra kurban halen hayatta ve herşeyin farkında iken kadını canlı canlı keser. Zanlıya kısa sürede Cerrah adı takılır. Boston cinayet masasının acar kadın dedektifi Jane Rizzoli katilin peşine düşer.
Cerrah, Rizzoli & Isles serisinin ilk kitabı; henüz Maura Isles ortada değilse de, olaylar bu kitapta başlıyor. Jane Rizzoli sorunlu, acı bir kahraman. Ufak tefek, alımsız bir kadın Jane ve cinayet masasındaki tek kadın dedektif o. Bu yüzden hep herkesten çok daha fazla çalışmış, bazen başarılarının başkalarınca sahiplenilmesine göz yummak zorunda kalmış. Departmandaki tek kadın olduğu için maruz kaldığı her türlü eşşek şakasını görmezden gelmek üzere kendine kalın bir zırh geliştirmiş ve o zırhın içinde tek başına çabalayıp duruyor. Bütün bu çabalama sonucunda sert, geçimsiz, aksi biri olup çıkmış. Televizyon dizisi Rizzoli & Isles ile aşinalığınız varsa, Jane o dizideki sempatik, sevimli, manken gibi biri değil. İşkolik, yalnız ve katı bir dedektif o. Peşinde koştuğu davalara bakınca, öyle olması daha hayırlı herhalde.
Cerrah bence okuyucuyu germeyi beceren, pek kanlı ve de ürkütücü sahneleri oldukça iyi anlatan sağlam bir polisiye. Bir cinayet vakasındaki katil kim sorusundan ziyade kanlı seri cinayetleri ve dedektiflerin katili yakalama çabalarını anlatıyor. Polisiye/gerilim sevenlere Rizzoli ile tanışmalarını öneririm.
15 Kasım 2011 Salı
Oğullar Ve Rencide Ruhlar
Alper Canıgüz, İletişim Yayınları
O bir cehennem cücesi... o kabuslar ülkesinin Peter Pan'ı... O mahallenizdeki en çapraşık cinayeti cin fikirleriyle çözecek olan bir bodur hafiye! O Alper Kamu!
Alper Kamu 5 yaşına bastığında en olgun çağına geldiğine inanır, ondan sonra artık çürüme başlamaktadır. Devlet memuru ebveynini anaokuluna gitmemek için ikna eder. Anaokulu, 5 yaşında Oğuz Atay okuyan (ama kelime hecelemeyi bilmeyen) Alper Kamu için bir işkencedir zira. Bir de müzik dersi vardır üstelik : "Bir de şarkı söyleme muhabbeti vardı. Repertuarımız, dünyanın en kötü müzisyenleri tarafından, eğitilebilir küçük embesiller için yazılmış bazı eserlerden oluşuyordu ve açıkçası sınıf arkadaşlarımın müzikal yetenekleri heveslerinin çok altındaydı." Alper Kamu anaokuluna gitmekten yırtar. Anası babası işteyken sokağa çıkıp Kansız Celal'le, Cemalettin'le takılır.
Bir akşam vakti, yemekten sonra apartmanın önüne indiğinde karşı evde işlenen cinayete tanık olan Alper, keskin zekası ve çocuk olmanın avantajlarını kullanarak olayı çözmeye girişecektir.
Oğullar ve Rencide Ruhlar, küçük bir mücevher, keşfedilmeye bekleyen enfes bir hazine. Olaylar kahramanımızın ağzından anlatılıyor. Ama o çok zeki, ukala, çokbilmiş bir çocuk ve tam hedefe yolladığı saptamalarıyla çevresini delirtirken bizi de zevkten dört köşe ediyor. Son derece eğlenceli yine de söyleyeceğini alabildiğine keskin anlatan bir kitap bu. Anlatım pürüzsüz, birkaç sayfa ile Alper Kamu'nun ailesi gözümüzün önünde canlanıyor, oyun oynayıp dayak yediği, kavgalara bulaştığı mahallesi bizim çocukluğumuz mahallesine dönüyor, komşuları, bakkalı, Alev ablası ile herkes adeta tanıdık geliyor, o kadar sıcak ve canlı yazılmış kitap.
Çocuk sevmeyene çocuk sevdirir bu Alper Kamu! Hararetle tavsiye edilir.
"O doğuştan araba yıkayıcısıydı.Ne var ki hayat onu bakkallığa mahkum etmişti; pek çok müthiş kabzımalı milletvekilliğine mahkum ettiği gibi.Sistem yetenekleri heba ediyordu."
O bir cehennem cücesi... o kabuslar ülkesinin Peter Pan'ı... O mahallenizdeki en çapraşık cinayeti cin fikirleriyle çözecek olan bir bodur hafiye! O Alper Kamu!
Alper Kamu 5 yaşına bastığında en olgun çağına geldiğine inanır, ondan sonra artık çürüme başlamaktadır. Devlet memuru ebveynini anaokuluna gitmemek için ikna eder. Anaokulu, 5 yaşında Oğuz Atay okuyan (ama kelime hecelemeyi bilmeyen) Alper Kamu için bir işkencedir zira. Bir de müzik dersi vardır üstelik : "Bir de şarkı söyleme muhabbeti vardı. Repertuarımız, dünyanın en kötü müzisyenleri tarafından, eğitilebilir küçük embesiller için yazılmış bazı eserlerden oluşuyordu ve açıkçası sınıf arkadaşlarımın müzikal yetenekleri heveslerinin çok altındaydı." Alper Kamu anaokuluna gitmekten yırtar. Anası babası işteyken sokağa çıkıp Kansız Celal'le, Cemalettin'le takılır.
Bir akşam vakti, yemekten sonra apartmanın önüne indiğinde karşı evde işlenen cinayete tanık olan Alper, keskin zekası ve çocuk olmanın avantajlarını kullanarak olayı çözmeye girişecektir.
Oğullar ve Rencide Ruhlar, küçük bir mücevher, keşfedilmeye bekleyen enfes bir hazine. Olaylar kahramanımızın ağzından anlatılıyor. Ama o çok zeki, ukala, çokbilmiş bir çocuk ve tam hedefe yolladığı saptamalarıyla çevresini delirtirken bizi de zevkten dört köşe ediyor. Son derece eğlenceli yine de söyleyeceğini alabildiğine keskin anlatan bir kitap bu. Anlatım pürüzsüz, birkaç sayfa ile Alper Kamu'nun ailesi gözümüzün önünde canlanıyor, oyun oynayıp dayak yediği, kavgalara bulaştığı mahallesi bizim çocukluğumuz mahallesine dönüyor, komşuları, bakkalı, Alev ablası ile herkes adeta tanıdık geliyor, o kadar sıcak ve canlı yazılmış kitap.
Çocuk sevmeyene çocuk sevdirir bu Alper Kamu! Hararetle tavsiye edilir.
"O doğuştan araba yıkayıcısıydı.Ne var ki hayat onu bakkallığa mahkum etmişti; pek çok müthiş kabzımalı milletvekilliğine mahkum ettiği gibi.Sistem yetenekleri heba ediyordu."
13 Kasım 2011 Pazar
Oda (Room)
Emma Donoghue, Doğan Kitap
Oda, Jack'in bütün dünyası, doğduğu günden bugüne, 5. doğumgününe kadar yaşadığı, gördüğü bildiği tek mekan. Jack için bütün varoluş salt bu oda, diğer şeyler televizyon. Yani gerçekte yoklar, başka gezegenlerde diğer şeyler. Jack'i olabildiğince sağlıklı tutmaya çalışan Anne için ise, bir zindan burası ve Jack büyüdükçe, sorulara cevap veremedikçe iyice içine sığılmaz olan bir zindan
Oda, bir solukta okunan, okunduktan sonra zihnimizden çıkartamadığımız, beraberimizde taşıdığımız o güzel romanlardan biri. Son derece içe işleyen bir anlatımı var. Yazar romanı 5 yaşındaki Jack'in ağzından ve onun bakış açısından anlatıyor ve bunu o denli başarılı yapıyor ki hayran olmamak elde değil. Doğduğu andan itibaren içinden bir an olsun çıkmadığı tek bir odada yaşayan ve dünyayı hç tanımamış bu çocuğun gözlerinden anlatılan hikaye son derece sade, çarpıcı, bir o kadar duygulu ve zekice. Tıpkı Jack gibi.
Konu olarak akla lise çağlarında okuduğumuz VC Andrews'un Çatı serisini getiren Oda, o seriden alabildiğine farklı, hikayesini uzatmadan anlatıyor, gerçekliğiyle içimize işliyor ve tam olması gereken yerde hikayesini bitiriyor. Gereksiz uzatmalar yok Oda'da; sadece anlatılması gereken bir hikaye var. Jack'in ve onu tüm kötülüklerden korumaya çalışan genç Anne'nin öyküsü.
Bu özel kitabı mutlaka okumanızı öneririm.
Oda, Jack'in bütün dünyası, doğduğu günden bugüne, 5. doğumgününe kadar yaşadığı, gördüğü bildiği tek mekan. Jack için bütün varoluş salt bu oda, diğer şeyler televizyon. Yani gerçekte yoklar, başka gezegenlerde diğer şeyler. Jack'i olabildiğince sağlıklı tutmaya çalışan Anne için ise, bir zindan burası ve Jack büyüdükçe, sorulara cevap veremedikçe iyice içine sığılmaz olan bir zindan
Oda, bir solukta okunan, okunduktan sonra zihnimizden çıkartamadığımız, beraberimizde taşıdığımız o güzel romanlardan biri. Son derece içe işleyen bir anlatımı var. Yazar romanı 5 yaşındaki Jack'in ağzından ve onun bakış açısından anlatıyor ve bunu o denli başarılı yapıyor ki hayran olmamak elde değil. Doğduğu andan itibaren içinden bir an olsun çıkmadığı tek bir odada yaşayan ve dünyayı hç tanımamış bu çocuğun gözlerinden anlatılan hikaye son derece sade, çarpıcı, bir o kadar duygulu ve zekice. Tıpkı Jack gibi.
Konu olarak akla lise çağlarında okuduğumuz VC Andrews'un Çatı serisini getiren Oda, o seriden alabildiğine farklı, hikayesini uzatmadan anlatıyor, gerçekliğiyle içimize işliyor ve tam olması gereken yerde hikayesini bitiriyor. Gereksiz uzatmalar yok Oda'da; sadece anlatılması gereken bir hikaye var. Jack'in ve onu tüm kötülüklerden korumaya çalışan genç Anne'nin öyküsü.
Bu özel kitabı mutlaka okumanızı öneririm.
18 Ekim 2011 Salı
DAVA ; Çünkü sanıklar , en güzel olanlardır...

Çünkü sanıklar , en güzel olanlardır...
Dava'nın en çarpıcı yanı, yaşam ya da dünya tarafından tutuklanmış , fakat bunun bilincine hiçbir zaman varamamış olmamızdır...
Bu , aslında kendimizi savunamayacağımız bir mahkemedir.
Kafka okuyarak ruhumuzun bilmediğimiz yanlarını yeniden algılarız.
Olması gerekeni değil olanı çok net görürüz , görmek istemediklerimizi daha fazla görmezden gelemeyiz.Hayatın içinde ne kadar ince ironi varsa hepsi bu yükte hafif , pahada ağır minik kitapta esaslıca özetlenmiştir....
O, aslında devletlerle dalga geçerken ,isyanlarımızın bir sonuca ulaşmayacağını ve aslında bir geleceğin olmadığı gerçeğini ağır ağır yayılan bir serum gibi kanımıza alaycı bir mizahla damlatır.Pek moda olan Secret ve Kuantum inanışlarını bir çırpıda silerken , Meleklerle Yaşayanları da fena tokatlar.
Dava , insanoğlunun artık neredeyse kurtulunması olanaksız bir yazgıya dönüşen kuşatılmış yaşamının öyküsüdür.
Her ne kadar herkesin kuşatılmışlığı kendine de olsa ,''Bu çağa korku egemendir , çünkü insan , insanca bir dil aracılığıyla iletişim kurabilme , böyle bir dille insanca tepkiler uyandırabilme olanağından yoksun kalmıştır. Albert Camus'un deyişiyle, bu olanağın bulunmadığı bir çağ artık ancak 'Korku Çağı' diye adlandırılabilir. Kafka'nın davada betimlediği yargılama süreci, böyle bir çağın en güçlü simgelerinden biridir ve onun eseri, insan insanın korkusu olarak kaldığı sürece , güncelliğini hiç yitirmeyecektir.''
'İnsanlar arasında sürüp giden uzun diyalog , artık kesildi. Ve diyalog yoluyla ikna edilemeyenlerin insanda ancak korku uyandırması da son derece doğaldır.'
Bakınız hükümete , onlar için de farklı bir açıdan tek yol devrim değil mi?
'Bazen bir gurupta ortak bir yarar bulunduğuna ilişkin inanç belirse bile , kısa sürede bunun bir yanılgı olduğu ortaya çıkar....Bu nedenle ortak davranılarak bir şey kabul ettirilemez , yalnızca tek bir kişi bazen gizlice bir sonuç elde edebilir; ötekiler, bunu ancak sonuç alındıktan sonra öğrenirler; bunun nasıl olabildiğini ise kimse bilmez.'
Ve gündelik yaşamlarımızda hala öyle değil mi?
Not: Bu yazıdaki alıntılar Franz Kafka , Albert Camus Ve Ahmet Cemal'den yapılmıştır.
Üçüncü Kız (The Third Girl)
Agatha Christie, Altın Kitaplar
Bir Hercule Poirot polisiyesi. Mösyo Poirot evinde oturmuş çörek yiyip kakao içerek keyif çatmaktadır. Tam kahvaltısının ortasında genç bir kız Mösyö Poirot'yu ziyarete gelir. Kız bir cinayet işlemiş olabileceğini öne sürer, sonra da kaçıp gider. Poiro kızgındır. O esnada yakın arkadaşı ve de cinayet romanları yazarı sevgili Madam Ariadne Oliver, Poirot'ya telefon eder. Morali bozulmuş olan meşhur Dedektif kalkıp kadının evine misafirliğe gider. Meğersem bu kızcağızı Poirot'ya Madam Oliver göndermiştir. Ama kız cinayet işlemiş olabileceğini söylerken ne kastetmiştir? Birini öldürmüş olsa bunu kesinlikle bilmesi gerekmez midir? Dedektif ve yazar, bu esrarlı olayı ve ortadan kaybolan kızı araştırmaya başlarlar. Çünkü bir cinayet söz konusudur ve Hercule Poirot bu cinayeti istemektedir.
Üçüncü Kız öncelikle farklı atmosferi ile beni çarptı. Olaylar 1960'ların hippi Londra'sında geçiyor. Mösyo Poirot ve Madam Oliver sürekli yeni nesilden, uzun saçlı oğlanlardan, Beatnikler'den şikayet ediyorlar. Bu durum da beni eğlendiriyor. Ayrıca bu kitapta Madam Oliver yine saç biçimini değiştirmiş ve Poirot'nun habire yere düşen bir takma bukleyi çıkartıp usulca masanın üzerine filan bırakması nefis:) Hem dedektifimiz, hem de yazarımız bu romanda oldukça enerjikler ve beraberce davayı soruşturuyorlar. Bu da kitaptan aldığım zevki arttırıyor şüphesiz.
Kitapta Hercule Poirot'nun çalışma, düşünme ve çözümleme sistemine yönelik epey detay var. Bu açıdan da ilgi çekici olduğu söylenebilir. Finalde cinayetin çözümünde de şaşırtan, bence çok zevkli bir kitap. Son zamanlarda deli gibi okuduğum A.C. romanlarından en çok sevdiğim Briç Masasında Cinayet ile beraber Üçüncü Kız oldu.
Bir Hercule Poirot polisiyesi. Mösyo Poirot evinde oturmuş çörek yiyip kakao içerek keyif çatmaktadır. Tam kahvaltısının ortasında genç bir kız Mösyö Poirot'yu ziyarete gelir. Kız bir cinayet işlemiş olabileceğini öne sürer, sonra da kaçıp gider. Poiro kızgındır. O esnada yakın arkadaşı ve de cinayet romanları yazarı sevgili Madam Ariadne Oliver, Poirot'ya telefon eder. Morali bozulmuş olan meşhur Dedektif kalkıp kadının evine misafirliğe gider. Meğersem bu kızcağızı Poirot'ya Madam Oliver göndermiştir. Ama kız cinayet işlemiş olabileceğini söylerken ne kastetmiştir? Birini öldürmüş olsa bunu kesinlikle bilmesi gerekmez midir? Dedektif ve yazar, bu esrarlı olayı ve ortadan kaybolan kızı araştırmaya başlarlar. Çünkü bir cinayet söz konusudur ve Hercule Poirot bu cinayeti istemektedir.
Üçüncü Kız öncelikle farklı atmosferi ile beni çarptı. Olaylar 1960'ların hippi Londra'sında geçiyor. Mösyo Poirot ve Madam Oliver sürekli yeni nesilden, uzun saçlı oğlanlardan, Beatnikler'den şikayet ediyorlar. Bu durum da beni eğlendiriyor. Ayrıca bu kitapta Madam Oliver yine saç biçimini değiştirmiş ve Poirot'nun habire yere düşen bir takma bukleyi çıkartıp usulca masanın üzerine filan bırakması nefis:) Hem dedektifimiz, hem de yazarımız bu romanda oldukça enerjikler ve beraberce davayı soruşturuyorlar. Bu da kitaptan aldığım zevki arttırıyor şüphesiz.
Kitapta Hercule Poirot'nun çalışma, düşünme ve çözümleme sistemine yönelik epey detay var. Bu açıdan da ilgi çekici olduğu söylenebilir. Finalde cinayetin çözümünde de şaşırtan, bence çok zevkli bir kitap. Son zamanlarda deli gibi okuduğum A.C. romanlarından en çok sevdiğim Briç Masasında Cinayet ile beraber Üçüncü Kız oldu.
17 Ekim 2011 Pazartesi
Mavi Trenin Esrarı (Yakut Kana Bulandı) (The Mystery Of The Blue Train)
Agatha Christie, Altın Kitaplar
Bir Hercule Poirot polisiyesi. Arkadaşım Thalassapolis'in yazısından sonra bu kitabı okumayı çok istemiştim. Sahaflardan kitabın eski bir versiyonunu bulunca da çok sevindim. Fakat kitabı okuduktan sonra başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Thalassapolis'in ballandırarak anlattığı Poirot ve uşağı Geroges'un muhabbetleri okuduğum kitapta yer almıyordu. Demek ki kitap kırpılarak resmen kuşa çevrilmiş eski basımda, gerçekten hayal kırıklığına uğradım.
Mavi Trenin Esrarı egzotik memleketlerde geçen zevkli bir polisiye romanı. Zengin Amerikalı Rufus Van Aldin, biricik varisi ve tek evladı kızı Ruth'a son derece kıymetli yakutlar hediye eder. Van Aldin kızının evlendiği adamdan hiç memnun değildir, adamın dansöz bir metresi olduğunu bilir ama aynı şekilde kızının da bir sevgilisi olduğunu bilmez. Ruth, Mavi Tren ile Fransız Rivierasına bir seyahate çıkar fakat yolda hunharca öldürülür, yakutlar da çalınır. Allahtan Mösyö Hercule Poirot trendedir ve Fransız Rivierasında işlenen bu korkunç cinayeti çözecektir. Katil iğrenç bir sapık mıdır, yoksa tarihi önem taşıyan yakutların peşinde bir antika meraklısı mıdır? Ruth'un kocasının, kocanın metresinin de aynı trende bulunmaları işleri iyice karıştırır.
Kitabın ilk yarısı oldukça zevkliydi, heyecanla okudum. İkinci kısım biraz kopuk kopuk geldi bana, şimdi bunun sebebinin kitapta yapılan kesintiler olduğunu düşünüyorum. Sanırım tekrardan güncel basımı okumam gerekecek.
Olaya karışan pek çok karakter var, en öne çıkanı harikulade Miss Grey. Gri gözlü, güzel ve zeki bu genç kadın Poirot ile yarenlik ederek adeta onunla bir cinayet araştırması yapıyor. Bu karakteri gerçekten çok sevdiğimi söyleyebilirim. Diğer tipler de oldukça canlı ve iyi yazılmışlardı. Cinayetin çözümü de yeterince şaşırtıcı idi.
Yine de bu kitabın Agatha'nın en sevmediği kitap olduğunu biliniyor. Hayatının en zor döneminde (annesinin ölümü ve kocasının ihaneti ardından Agatha'nın 10 gün ortadan kaybolduğu esrarlı dönem) yazmış bu romanı Agatha Christie. Ben kesinlikle nefret edilesi olduğunu düşünmüyorum kitabın. Tabii A.C. doğrusunu bilir, ne diyeyim?
Bir Hercule Poirot polisiyesi. Arkadaşım Thalassapolis'in yazısından sonra bu kitabı okumayı çok istemiştim. Sahaflardan kitabın eski bir versiyonunu bulunca da çok sevindim. Fakat kitabı okuduktan sonra başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Thalassapolis'in ballandırarak anlattığı Poirot ve uşağı Geroges'un muhabbetleri okuduğum kitapta yer almıyordu. Demek ki kitap kırpılarak resmen kuşa çevrilmiş eski basımda, gerçekten hayal kırıklığına uğradım.
Mavi Trenin Esrarı egzotik memleketlerde geçen zevkli bir polisiye romanı. Zengin Amerikalı Rufus Van Aldin, biricik varisi ve tek evladı kızı Ruth'a son derece kıymetli yakutlar hediye eder. Van Aldin kızının evlendiği adamdan hiç memnun değildir, adamın dansöz bir metresi olduğunu bilir ama aynı şekilde kızının da bir sevgilisi olduğunu bilmez. Ruth, Mavi Tren ile Fransız Rivierasına bir seyahate çıkar fakat yolda hunharca öldürülür, yakutlar da çalınır. Allahtan Mösyö Hercule Poirot trendedir ve Fransız Rivierasında işlenen bu korkunç cinayeti çözecektir. Katil iğrenç bir sapık mıdır, yoksa tarihi önem taşıyan yakutların peşinde bir antika meraklısı mıdır? Ruth'un kocasının, kocanın metresinin de aynı trende bulunmaları işleri iyice karıştırır.
Kitabın ilk yarısı oldukça zevkliydi, heyecanla okudum. İkinci kısım biraz kopuk kopuk geldi bana, şimdi bunun sebebinin kitapta yapılan kesintiler olduğunu düşünüyorum. Sanırım tekrardan güncel basımı okumam gerekecek.
Olaya karışan pek çok karakter var, en öne çıkanı harikulade Miss Grey. Gri gözlü, güzel ve zeki bu genç kadın Poirot ile yarenlik ederek adeta onunla bir cinayet araştırması yapıyor. Bu karakteri gerçekten çok sevdiğimi söyleyebilirim. Diğer tipler de oldukça canlı ve iyi yazılmışlardı. Cinayetin çözümü de yeterince şaşırtıcı idi.
Yine de bu kitabın Agatha'nın en sevmediği kitap olduğunu biliniyor. Hayatının en zor döneminde (annesinin ölümü ve kocasının ihaneti ardından Agatha'nın 10 gün ortadan kaybolduğu esrarlı dönem) yazmış bu romanı Agatha Christie. Ben kesinlikle nefret edilesi olduğunu düşünmüyorum kitabın. Tabii A.C. doğrusunu bilir, ne diyeyim?
16 Ekim 2011 Pazar
Esrarengiz Sanık - Koltuktaki Ölü (Sad Cypress)
Agatha Christie, Altın Kitaplar
Bir Hercule Poirot polisiyesi. Bu da Suveren çevirisi değil, yeni basımlardan biri. Sanırım bu yeni çevirileri almamız gerek arkadaşlar. Eski çevirilerin oldukça kırpılmış olduğuna inanıyorum artık.
Bu kitap daha önce Koltuktaki Ölü adıyla çevrilmiş. Güncel basımda isim tekrar değişmiş. Çiğdem Öztekin çevirmiş romanı dilimize. Keşke orijinal isme sadık kalsaymış. Romanın orijinal adı bir Shakespeare oyunundan alıntı, Sad Cypress - Hüzünlü Selvi manasında. Ve kahramanımıza çok uygun bir isim bu. Poirot'dan bahsetmiyorum tabii, bu romanın kahramanı Elinor Carlisle. Kitabın başında Elinor'u çok güzel ve gururlu, oldukça vicdanlı ve sağduyulu bir genç hanım olarak tanıyoruz. Sayfalar ilerledikçe Elinor'un bu sakin, ağırbaşlı görüntüsünün altında tutkulu bir kadın, adeta kıpkırmızı kadife gibi bir Lancaster gülü olduğu ortaya çıkıyor. O vakit Elinor'un ismi bana bilerek seçilmiş gibi geldi. Belki de Jane Austen'in "Sense and Sensibility - Kül ve Ateş" romanındaki Elinor'a bir atıf idi bu Elinor. Nasıl ki, iki kız kardeşin öyküsünü anlatan Kül ve Ateş'te Elinor sağduyulu ablayı, külü temsil ediyorsa, bu kitapta da Elinor sağduyunun, vicdanın ta kendisi oluyor.
Kitabın oldukça kompakt bir öyküsü var, pek az karakter etrafında geçiyor olaylar. Zengin Bayan Welman felç geçirir ve vasiyetname yapamadan ölür. Büyük miras tek akrabası Elinor Carlisle'a kalır. Elinor, Bayan Welman'ın kocasının yeğeni Roderick ile nişanlıdır, genç adama delice aşık olduğunu hiç belli etmez çünkü Roddy Elinor'u salt dostça bir muhabbetle sevmektedir. Malikaneye gittiklerinde Roderick, Bayan Welman'ın bahçıvanının kızı güzel Mary'e ilk görüşte aşık olur. Elinor kendi hiç sahip olamadığı tutkulu aşkı Roddy'nin Mary'e verdiğine şahit olunca nişanı atar. Günler sonra kendine miras kalan malikaneyi satan Elinor halasının eşyalarını toparlamak için eve döndüğünde, Mary Gerrard ile karşılaşır. Malikanede Elinor Mary'e kendi elleriyle hazırladığı sandöviçlerden ikram eder ve Mary 1 saate kalmaz ölür. Polis, kıskançlık sebebi ile Mary'i zehirlediği şüphesiyle Elinor'u tutuklar.
Kitabımız tam bu noktada başlıyor, Elinor'un mahkemedeki ruh haliyle açılış yapılıyor. Daha sonra geriye dönüşlerle geçmişteki olayları öğreniyoruz. herkes Elinor'un katil olduğunu düşünürken, suçu kanıtlanıncaya değin masum olduğuna inanan Mösyö Poirot gerçekleri araştırmaya başlıyor. Kitabın kurgusu oldukça değişik. İlk bölümde geriye dönüp hikayeyi okuyor, ikinci bölümde Hercule Poirot'nun araştırmalarına katılıyoruz. Üçüncü bölüm ise Agatha külliyatı açısından eşsiz, cinayet yargılamasında mahkeme sürecine katılıyoruz bu bölümde. Kitapta en çok bu kısımdan zevk aldığımı söyleyebilirim. Sanık sandalyesinde oturan Elinor'un iç dünyasında olup bitenler ile mahkeme süreci aynı anda anlatılıyor, böylece olayların tamamen içine girerek Elinor gibi sanık sandalyesinde hissediyoruz kendimizi.
Çok farklı bir A.C. romanı Koltuktaki Ölü, daha duygusal diğer kitaplara göre. Cinayetin çözümüne gelince ise hayal kırıklığı olduğunu söylemeliyim, çünkü benzer çözüme sahip okuduğum 3. veya 4. A.C. romanı olmalı. Üstüste çok fazla A.C. okumanın kötü tarafı bu olsa gerek. Beri yandan bu kadar az karakterin etrafında dönen bir roman için yine de beklenmedik bir son tabii ki.
Kitabın dostlarım Biblio ve Thalassapolis tarafından yazılmış güzelim değerlendirmelerini de lütfen okuyunuz. Kitaba çok farklı bir gözle bakacağınızdan eminim.
Bir Hercule Poirot polisiyesi. Bu da Suveren çevirisi değil, yeni basımlardan biri. Sanırım bu yeni çevirileri almamız gerek arkadaşlar. Eski çevirilerin oldukça kırpılmış olduğuna inanıyorum artık.
Bu kitap daha önce Koltuktaki Ölü adıyla çevrilmiş. Güncel basımda isim tekrar değişmiş. Çiğdem Öztekin çevirmiş romanı dilimize. Keşke orijinal isme sadık kalsaymış. Romanın orijinal adı bir Shakespeare oyunundan alıntı, Sad Cypress - Hüzünlü Selvi manasında. Ve kahramanımıza çok uygun bir isim bu. Poirot'dan bahsetmiyorum tabii, bu romanın kahramanı Elinor Carlisle. Kitabın başında Elinor'u çok güzel ve gururlu, oldukça vicdanlı ve sağduyulu bir genç hanım olarak tanıyoruz. Sayfalar ilerledikçe Elinor'un bu sakin, ağırbaşlı görüntüsünün altında tutkulu bir kadın, adeta kıpkırmızı kadife gibi bir Lancaster gülü olduğu ortaya çıkıyor. O vakit Elinor'un ismi bana bilerek seçilmiş gibi geldi. Belki de Jane Austen'in "Sense and Sensibility - Kül ve Ateş" romanındaki Elinor'a bir atıf idi bu Elinor. Nasıl ki, iki kız kardeşin öyküsünü anlatan Kül ve Ateş'te Elinor sağduyulu ablayı, külü temsil ediyorsa, bu kitapta da Elinor sağduyunun, vicdanın ta kendisi oluyor.
Kitabın oldukça kompakt bir öyküsü var, pek az karakter etrafında geçiyor olaylar. Zengin Bayan Welman felç geçirir ve vasiyetname yapamadan ölür. Büyük miras tek akrabası Elinor Carlisle'a kalır. Elinor, Bayan Welman'ın kocasının yeğeni Roderick ile nişanlıdır, genç adama delice aşık olduğunu hiç belli etmez çünkü Roddy Elinor'u salt dostça bir muhabbetle sevmektedir. Malikaneye gittiklerinde Roderick, Bayan Welman'ın bahçıvanının kızı güzel Mary'e ilk görüşte aşık olur. Elinor kendi hiç sahip olamadığı tutkulu aşkı Roddy'nin Mary'e verdiğine şahit olunca nişanı atar. Günler sonra kendine miras kalan malikaneyi satan Elinor halasının eşyalarını toparlamak için eve döndüğünde, Mary Gerrard ile karşılaşır. Malikanede Elinor Mary'e kendi elleriyle hazırladığı sandöviçlerden ikram eder ve Mary 1 saate kalmaz ölür. Polis, kıskançlık sebebi ile Mary'i zehirlediği şüphesiyle Elinor'u tutuklar.
Kitabımız tam bu noktada başlıyor, Elinor'un mahkemedeki ruh haliyle açılış yapılıyor. Daha sonra geriye dönüşlerle geçmişteki olayları öğreniyoruz. herkes Elinor'un katil olduğunu düşünürken, suçu kanıtlanıncaya değin masum olduğuna inanan Mösyö Poirot gerçekleri araştırmaya başlıyor. Kitabın kurgusu oldukça değişik. İlk bölümde geriye dönüp hikayeyi okuyor, ikinci bölümde Hercule Poirot'nun araştırmalarına katılıyoruz. Üçüncü bölüm ise Agatha külliyatı açısından eşsiz, cinayet yargılamasında mahkeme sürecine katılıyoruz bu bölümde. Kitapta en çok bu kısımdan zevk aldığımı söyleyebilirim. Sanık sandalyesinde oturan Elinor'un iç dünyasında olup bitenler ile mahkeme süreci aynı anda anlatılıyor, böylece olayların tamamen içine girerek Elinor gibi sanık sandalyesinde hissediyoruz kendimizi.
Çok farklı bir A.C. romanı Koltuktaki Ölü, daha duygusal diğer kitaplara göre. Cinayetin çözümüne gelince ise hayal kırıklığı olduğunu söylemeliyim, çünkü benzer çözüme sahip okuduğum 3. veya 4. A.C. romanı olmalı. Üstüste çok fazla A.C. okumanın kötü tarafı bu olsa gerek. Beri yandan bu kadar az karakterin etrafında dönen bir roman için yine de beklenmedik bir son tabii ki.
Kitabın dostlarım Biblio ve Thalassapolis tarafından yazılmış güzelim değerlendirmelerini de lütfen okuyunuz. Kitaba çok farklı bir gözle bakacağınızdan eminim.
15 Ekim 2011 Cumartesi
Cenazeden Sonra (After The Funeral)
Agatha Christie, Altın Kitaplar
Bir Hercule Poirot polisiyesi. Cenazeden Sonra sanırım okuduğum ilk Suveren çevirisi olmayan Altın Kitaplar Agatha romanı. Çeviriyi Çiğdem Öztekin yapmış. Tahmin ediyorum eski basım kırpılmıştı, yeni basımı tam baskı çevirdiler. Böyle düşünmemin sebebi, kitabın alışılagelmiş Agatha romanlarından daha volümlü olması, tam 317 sayfa! Yıllardır okuduğumuz A.C. romanları ise 180-200 sayfa civarındadır. Aynı durum Hollow Malikanesi Cinayeti'nde de geçerli. Güncel basım kocaman ama benim okuduğum eski versiyon gayet ince idi. Bu konu beni düşündürüyor, çok uzun yıllardır Altın Kitaplar bu romanları Gönül Suveren çevirileri ile basar, bazen kapağını hatta ismini değiştirir kitabın, ama aynı çeviri devam eder. Peki okuduğumuz bütün o romanlar Agatha Christie'ye ne kadar sadık kalarak çevrilmişti, biz gerçekten A.C.'nin yazdıklarını okuyabildik mi? Bütün kitapların güncel basımlarını mı almalıyız? Bu konuda düşüncelerinizi paylaşırsanız sevinirim.
Gelelim kitabımıza, romanımız Abernethie ailesinde yaşanan bir ölümle başlıyor. Yaşlı Richard Abernethie ölmüş, ailesi cenaze töreni için toplanmıştır. (Kardeşler ve kardeş çocuklarından oluşan ailede kimin kim olduğunu rahatça anlamamız için kitabın başına bir aile ağacı koymuşlar, pek güzel olmuş.) Cenazeden sonra sıra vasiyetnamenin okunmasına gelir. Miras hayattaki akrabalara adilane şekilde dağıtılmıştır. İçlerinden biri, Richard'ın yeğenlerinden Cora pat diye aslında Richard amcanın öldürüldüğünü öne sürer. Cora ailede daima patavatsız ve boş kafalı bulunduğundan kimse bu lafları ciddiye almaz. Bir kişi dışında. Aile avukatı Bay Entwhistle, Cora'yı çocukluğundan beri tanımaktadır, Cora daima patavatsız ama içinde gerçeği barındıran laflar etmesiyle tanınmıştır. Avukat kadının söylediklerinden huzursuzluk duyar. Birkaç gün sonra Cora baltayla parçalanarak öldürülünce Avukat bey hiç vakit kaybetmeden Hercule Poirot'dan yardım ister. Acaba Richard Abernethie gerçekten cinayete mi kurban gitmiştir? Cora'nın öldürülmesinin bu olayla alakası var mıdır? Ve katil kimdir?
Cenazeden Sonra klasik bir Agatha romanı. Eski, köklü İngiliz ailesi ve dedelerden kalma tozlu malikane hakkında yazılanları okumak çok zevkliydi. Cinayetin çözümü her zamanki gibi beklenmedik oldu. Fakat artık bu çözümün A.C:'nin favorilerinden olduğunu düşünmeye başladım, özellikle üstüste bir çok A.C. romanı okuyunca benzeşen yönleri görmeye başlıyorsunuz. Bazıları aynı yöntemle çözülüyor cinayetlerin. Yine de bu kitapta çözümü çok hoş bulduğumu ve kesinlikle tahmin edemediğimi söylemeliyim:)
Bir Hercule Poirot polisiyesi. Cenazeden Sonra sanırım okuduğum ilk Suveren çevirisi olmayan Altın Kitaplar Agatha romanı. Çeviriyi Çiğdem Öztekin yapmış. Tahmin ediyorum eski basım kırpılmıştı, yeni basımı tam baskı çevirdiler. Böyle düşünmemin sebebi, kitabın alışılagelmiş Agatha romanlarından daha volümlü olması, tam 317 sayfa! Yıllardır okuduğumuz A.C. romanları ise 180-200 sayfa civarındadır. Aynı durum Hollow Malikanesi Cinayeti'nde de geçerli. Güncel basım kocaman ama benim okuduğum eski versiyon gayet ince idi. Bu konu beni düşündürüyor, çok uzun yıllardır Altın Kitaplar bu romanları Gönül Suveren çevirileri ile basar, bazen kapağını hatta ismini değiştirir kitabın, ama aynı çeviri devam eder. Peki okuduğumuz bütün o romanlar Agatha Christie'ye ne kadar sadık kalarak çevrilmişti, biz gerçekten A.C.'nin yazdıklarını okuyabildik mi? Bütün kitapların güncel basımlarını mı almalıyız? Bu konuda düşüncelerinizi paylaşırsanız sevinirim.
Gelelim kitabımıza, romanımız Abernethie ailesinde yaşanan bir ölümle başlıyor. Yaşlı Richard Abernethie ölmüş, ailesi cenaze töreni için toplanmıştır. (Kardeşler ve kardeş çocuklarından oluşan ailede kimin kim olduğunu rahatça anlamamız için kitabın başına bir aile ağacı koymuşlar, pek güzel olmuş.) Cenazeden sonra sıra vasiyetnamenin okunmasına gelir. Miras hayattaki akrabalara adilane şekilde dağıtılmıştır. İçlerinden biri, Richard'ın yeğenlerinden Cora pat diye aslında Richard amcanın öldürüldüğünü öne sürer. Cora ailede daima patavatsız ve boş kafalı bulunduğundan kimse bu lafları ciddiye almaz. Bir kişi dışında. Aile avukatı Bay Entwhistle, Cora'yı çocukluğundan beri tanımaktadır, Cora daima patavatsız ama içinde gerçeği barındıran laflar etmesiyle tanınmıştır. Avukat kadının söylediklerinden huzursuzluk duyar. Birkaç gün sonra Cora baltayla parçalanarak öldürülünce Avukat bey hiç vakit kaybetmeden Hercule Poirot'dan yardım ister. Acaba Richard Abernethie gerçekten cinayete mi kurban gitmiştir? Cora'nın öldürülmesinin bu olayla alakası var mıdır? Ve katil kimdir?
Cenazeden Sonra klasik bir Agatha romanı. Eski, köklü İngiliz ailesi ve dedelerden kalma tozlu malikane hakkında yazılanları okumak çok zevkliydi. Cinayetin çözümü her zamanki gibi beklenmedik oldu. Fakat artık bu çözümün A.C:'nin favorilerinden olduğunu düşünmeye başladım, özellikle üstüste bir çok A.C. romanı okuyunca benzeşen yönleri görmeye başlıyorsunuz. Bazıları aynı yöntemle çözülüyor cinayetlerin. Yine de bu kitapta çözümü çok hoş bulduğumu ve kesinlikle tahmin edemediğimi söylemeliyim:)
29 Eylül 2011 Perşembe
Üç Perdelik Cinayet (Three Act Tragedy)
Agatha Christie, Altın Kitaplar
Bir Hercule Poirot polisiyesi. Ünlü aktör Sir Charles Cartwright, sahneleri bırakmış, Cornwall sahilinde Karga Yuvası diye şahane bir villa yaptırmış, emekliliğin tadını çıkartmaktadır. O akşam bir kaç konuğuna yemek vermektedir. Kasabadan birkaç kişi, şehirden bazı meşhur konuklar ve Sir Charles'ın çocukluk dostu Doktor Bartholomew da yemeğe davetlidir. Herkes kokteyl içip eğlenirken, ansızın papaz efendi fenalaşır ve kimse ne olduğunu anlamadan oracıkta ölür.
Papazın ölüm nedeni kriz olarak açıklanır. Evsahibi Sir Charles ise bunun bir cinayet olduğundan emindir. Onu sadece kasabanın zeki ve hoş kızı Hermione ile yaşlı dostu Mr Satterthwaite ciddiye alırlar. Kısa süre sonra Doktor Bartholomew evinde verdiği yemekte aynı papaz efendi gibi içkisinden bir yudum alır ve oracıkta ölür. Aynı papaz efendi gibi onun da içkisinde zehir bulunmaz. Sir Charles dostları Hermione ve Mr Satterthwaite ile cinayetleri araştırmaya koyulur.
Bu roman, Hollow Malikanesi ile aynı dertten muzdarip. Başta çok kısaca yemek davetinde karşılaştığımız Hercule Poirot, daha sonra biz kitabın ortalarına gelene kadar ortalarda görünmüyor. Charles Cartwright ve dostları çifte cinayeti çözmeye çalışıp kanıt peşinde koşarken, nihayet önceleri olayın cinayetin olduğuna inanmayan Poirot hata ettiğini kabul edip ekibe katılıyor. O zaman kadar bizim ekip oldukça ilerlemiş oluyorlar haliyle. Sonra da Poirot pıtır pıtır açıklıyor olayı. Tabii ki sürprizli bir final bizleri bekliyor.
Bir Hercule Poirot polisiyesi. Ünlü aktör Sir Charles Cartwright, sahneleri bırakmış, Cornwall sahilinde Karga Yuvası diye şahane bir villa yaptırmış, emekliliğin tadını çıkartmaktadır. O akşam bir kaç konuğuna yemek vermektedir. Kasabadan birkaç kişi, şehirden bazı meşhur konuklar ve Sir Charles'ın çocukluk dostu Doktor Bartholomew da yemeğe davetlidir. Herkes kokteyl içip eğlenirken, ansızın papaz efendi fenalaşır ve kimse ne olduğunu anlamadan oracıkta ölür.
Papazın ölüm nedeni kriz olarak açıklanır. Evsahibi Sir Charles ise bunun bir cinayet olduğundan emindir. Onu sadece kasabanın zeki ve hoş kızı Hermione ile yaşlı dostu Mr Satterthwaite ciddiye alırlar. Kısa süre sonra Doktor Bartholomew evinde verdiği yemekte aynı papaz efendi gibi içkisinden bir yudum alır ve oracıkta ölür. Aynı papaz efendi gibi onun da içkisinde zehir bulunmaz. Sir Charles dostları Hermione ve Mr Satterthwaite ile cinayetleri araştırmaya koyulur.
Bu roman, Hollow Malikanesi ile aynı dertten muzdarip. Başta çok kısaca yemek davetinde karşılaştığımız Hercule Poirot, daha sonra biz kitabın ortalarına gelene kadar ortalarda görünmüyor. Charles Cartwright ve dostları çifte cinayeti çözmeye çalışıp kanıt peşinde koşarken, nihayet önceleri olayın cinayetin olduğuna inanmayan Poirot hata ettiğini kabul edip ekibe katılıyor. O zaman kadar bizim ekip oldukça ilerlemiş oluyorlar haliyle. Sonra da Poirot pıtır pıtır açıklıyor olayı. Tabii ki sürprizli bir final bizleri bekliyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









































