Erk Acarer, İnkılap Kitabevi
Sunay Akın sever misiniz? Hani böyle bir konudan bahseder, laf lafı açar, o konu hakkında akla hayale gelmedik enteresan minik bilgiler ve hikayeler anlatır. Kitapları da öyledir, en azından benim okuduğum Bir Çift Ayakkabı ile Ay Hırsızı için bunu söyleyebilirim. İlkinde ayakkabı berikinde aydede etrafında dönen ilginç ve gerçek hikayeler anlatır.
İşte Korsan Kitap tam da böyle bir kitap. Farkı tek unsura odaklanmıyor, pek çok çeşitli konu hakkında enteresan, renkli, düşündürücü bilgiler veriyor yazarımız, tarihin tuhaf cilvelerini anlatıyor. Ama o sadece tatlı tatlı hikaye anlatan biri değil, duruşu net, eleştirileri de sert. Hoşuma gitti.
Zevkli bir okuma idi.
20 Ekim 2013 Pazar
22 Eylül 2013 Pazar
Harry Q. Davası'nın Ardındaki Gerçek (La verite sur l'Affaire Harry Quebert)
Joel Dicker, Can Yayınları
Marcus Goldman ilk kitabı ile şöhrete ve zenginliğe ulaşmış gencecik bir yazardır. İkinci romanını bitirip yayıncıya teslim etme zamanı geldiğindeyse, o daha yazmaya başlamamıştır bile. Marcus, büyük bir tıkanma yaşamaktadır ve son çare olarak; üniversitede ona akıl hocalığı yapmış; giderek en yakın ve biricik dostu haline gelmiş Harry Quebert'in deniz kenarındaki evine kaçar. Oradayken, Harry'nin geçmişte Lola isimli pek genç bir kızla fırtınalı bir aşk yaşadığını kazara öğrenir. Harry, bu aşkı anlattığı romanı ile Amerika'nın efsane yazarların biri olmuştur zamanında.
Marcus, romanına başlayamadan New York'a geri döner ve ikinci kitabın son teslim tarihine günler kala tüyler ürpertici bir haber alır. Harry'nin bahçesinde bir iskelet bulunmuştur. İskelet Harry'nin hayatının biricik aşkı Lola'ya aittir. Marcus, kitabı boşverip kasabaya geri döner ve akıl hocasının 30 sene önce yaşadığı ümitsiz aşkın; gerçekte olan bitenlerin peşine düşer.
Harry Q. Davası, tam 659 sayfalık bir roman. Bir pazar günü sabahtan akşama kadar hiç durmadan okuyup bitirdim, kitabı elinizden bırakmanız ya da ara vermeniz olanaksız bence. Sular seller gibi akıcı yazılmış roman. Marcus geçmişi deştikçe 70'li yıllarda yaşananları okuyoruz, beri yandan günümüzde Marcus'un kasabada araştırmalarını takip ediyoruz. Geçmişte işlenmiş bir cinayetin peşinden koştuğumuz için polisiye diyebiliriz ancak Harry ve Lola aşkı bir o kadar çarpıcı, okuduğum en güzel aşk hikayelerinden biriydi. Lola inanılmaz bir karakter. Öte yandan Marcus ile Harry'nin güçlü dostlukları da çok etkileyici. Her bölüm, Harry'nin Marcus'a verdiği bir öğütle başlıyor, bunlar altı çizilesi cümleler kesinlikle. Marcus'un hiç görmediğimiz annesi ile telefon muhabbetleri ise evlere şenlik:)
Bayıldım, harika bir kitap. Severek tavsiye ediyorum.
Marcus Goldman ilk kitabı ile şöhrete ve zenginliğe ulaşmış gencecik bir yazardır. İkinci romanını bitirip yayıncıya teslim etme zamanı geldiğindeyse, o daha yazmaya başlamamıştır bile. Marcus, büyük bir tıkanma yaşamaktadır ve son çare olarak; üniversitede ona akıl hocalığı yapmış; giderek en yakın ve biricik dostu haline gelmiş Harry Quebert'in deniz kenarındaki evine kaçar. Oradayken, Harry'nin geçmişte Lola isimli pek genç bir kızla fırtınalı bir aşk yaşadığını kazara öğrenir. Harry, bu aşkı anlattığı romanı ile Amerika'nın efsane yazarların biri olmuştur zamanında.
Marcus, romanına başlayamadan New York'a geri döner ve ikinci kitabın son teslim tarihine günler kala tüyler ürpertici bir haber alır. Harry'nin bahçesinde bir iskelet bulunmuştur. İskelet Harry'nin hayatının biricik aşkı Lola'ya aittir. Marcus, kitabı boşverip kasabaya geri döner ve akıl hocasının 30 sene önce yaşadığı ümitsiz aşkın; gerçekte olan bitenlerin peşine düşer.
Harry Q. Davası, tam 659 sayfalık bir roman. Bir pazar günü sabahtan akşama kadar hiç durmadan okuyup bitirdim, kitabı elinizden bırakmanız ya da ara vermeniz olanaksız bence. Sular seller gibi akıcı yazılmış roman. Marcus geçmişi deştikçe 70'li yıllarda yaşananları okuyoruz, beri yandan günümüzde Marcus'un kasabada araştırmalarını takip ediyoruz. Geçmişte işlenmiş bir cinayetin peşinden koştuğumuz için polisiye diyebiliriz ancak Harry ve Lola aşkı bir o kadar çarpıcı, okuduğum en güzel aşk hikayelerinden biriydi. Lola inanılmaz bir karakter. Öte yandan Marcus ile Harry'nin güçlü dostlukları da çok etkileyici. Her bölüm, Harry'nin Marcus'a verdiği bir öğütle başlıyor, bunlar altı çizilesi cümleler kesinlikle. Marcus'un hiç görmediğimiz annesi ile telefon muhabbetleri ise evlere şenlik:)
Bayıldım, harika bir kitap. Severek tavsiye ediyorum.
9 Eylül 2013 Pazartesi
Güzel Harabeler (Beautiful Ruins)
Jess Walter, Domingo Yayınları
Güzel Harabeler'i, Bodrum'da deniz kenarında okudum. Roman o denli güzeldi ki; şezlongda uzanmışken heyecanla oturur hale geldiğimi; kafamı iyice kitaba eğerek; denize girmeyi filan unutup deliler gibi okuduğumu anımsıyorum. Yılın en güzel romanlarından biriydi benim için Güzel Harabeler.
Yılların içinden geçen, iz bırakan bir aşk öyküsünü anlatıyor kitabımız. 1962 senesinde, İtalya'da birkaç evden ibaret kayalık bir adacıkta, genç Pasquale babasından kalma oteli işletmektedir. Zaten 2 odası mı ne var ufacık otelin:) Bir gün güzel, sarışın bir Amerikalı aktris tekneyle bu unutulmuş adaya gelir. Dee Moray isimli bu hüzünlü güzel, Roma'da çekilmekte olan ve Richard Burton & Elizabeth Taylor çiftinin oynadığı efsanevi Cleopatra filminin oyuncularından biridir.
Günümüzde, Hollywood'da idealist Claire; sinema kurdu Michael Deane'in asistanlığından istifa etmeyi planlamaktadır. Fakat stüdyonun kapısına dayanıp, elinde Michael'ın sararmış bir kartviziti, Dee Moray'i aradığını söyleyen yaşlı İtalyan beyefendisi olayların akışını altüst eder.
Kitabımız 1962 senesinde olan bitenler ile; günümüzde Pasquale ve diğerlerinin yaşadıklarını paralel anlatıyor. Bir yerlerde hikayeye Richard Burton giriyor ve deyim yerinde ise kasıp kavuruyor sayfaları. Geçmişte ne olmuş ve günümüzde ne olacak diye merak edip, sıcak İtalya güneşini yüzümüzde hissederek nefis bir roman okuyoruz böylece.
Çok sevdim.
Güzel Harabeler'i, Bodrum'da deniz kenarında okudum. Roman o denli güzeldi ki; şezlongda uzanmışken heyecanla oturur hale geldiğimi; kafamı iyice kitaba eğerek; denize girmeyi filan unutup deliler gibi okuduğumu anımsıyorum. Yılın en güzel romanlarından biriydi benim için Güzel Harabeler.
Yılların içinden geçen, iz bırakan bir aşk öyküsünü anlatıyor kitabımız. 1962 senesinde, İtalya'da birkaç evden ibaret kayalık bir adacıkta, genç Pasquale babasından kalma oteli işletmektedir. Zaten 2 odası mı ne var ufacık otelin:) Bir gün güzel, sarışın bir Amerikalı aktris tekneyle bu unutulmuş adaya gelir. Dee Moray isimli bu hüzünlü güzel, Roma'da çekilmekte olan ve Richard Burton & Elizabeth Taylor çiftinin oynadığı efsanevi Cleopatra filminin oyuncularından biridir.
Günümüzde, Hollywood'da idealist Claire; sinema kurdu Michael Deane'in asistanlığından istifa etmeyi planlamaktadır. Fakat stüdyonun kapısına dayanıp, elinde Michael'ın sararmış bir kartviziti, Dee Moray'i aradığını söyleyen yaşlı İtalyan beyefendisi olayların akışını altüst eder.
Kitabımız 1962 senesinde olan bitenler ile; günümüzde Pasquale ve diğerlerinin yaşadıklarını paralel anlatıyor. Bir yerlerde hikayeye Richard Burton giriyor ve deyim yerinde ise kasıp kavuruyor sayfaları. Geçmişte ne olmuş ve günümüzde ne olacak diye merak edip, sıcak İtalya güneşini yüzümüzde hissederek nefis bir roman okuyoruz böylece.
Çok sevdim.
26 Ağustos 2013 Pazartesi
Işınlanma Kazası (The Teleportation Accident)
Ned Beauman, Domingo Yayınları
Işınlanma Kazası, 3 adamın birbiri içine geçen öyküsünü anlatıyor. On Yedinci yüzyılda, Adriano Lavicini diye bir sahne tasarımcısı, Işınlanma Makinesini icat ederek, sahnedeki eşyaların ve dekorların yerini mekanik olarak değiştirmenin yolunu bulmuştur. 1930'ların Berlin'inde, bohem sahne tasarımcısı Egon Loeser; Lavicini'nin icadından yola çıkarak hazırladıkları oyunu sahneye koymakla meşguldür. Kaliforniya'da ise Profesör Bailey hakiki bir Işınlanma Makinası üretmek için çalışmaktadır.
Hikaye asıl olarak Egon üzerinden ilerliyor. Egon, yıllar önce ders verdiği Adele'in büyüyüp afete dönüştüğünü görünce, kızın peşinden sürüklenmeye başlıyor, böylece yolu taa Kaliforniya'ya kadar uzanıyor. Kaliforniya'da bir dolu başka karakter çıkıyor karşımıza. Bütün karakterler ve olaylar, inanılmaz şekilde kesişerek birbiri ile bağlanıyor elbette.
Oldukça karmaşık bir roman Işınlanma Kazası, yazarın çok çok zeki olduğunu ve müthiş grift bir roman yazdığını düşünüyorum. Ama bu kadar karmaşa beni açtı mı diye soracak olursanız, hayır. Biraz sıktı beni bu kitap ve Ned Beuman'a karşı daha temkinli yaklaşırım artık.
Işınlanma Kazası, 3 adamın birbiri içine geçen öyküsünü anlatıyor. On Yedinci yüzyılda, Adriano Lavicini diye bir sahne tasarımcısı, Işınlanma Makinesini icat ederek, sahnedeki eşyaların ve dekorların yerini mekanik olarak değiştirmenin yolunu bulmuştur. 1930'ların Berlin'inde, bohem sahne tasarımcısı Egon Loeser; Lavicini'nin icadından yola çıkarak hazırladıkları oyunu sahneye koymakla meşguldür. Kaliforniya'da ise Profesör Bailey hakiki bir Işınlanma Makinası üretmek için çalışmaktadır.
Hikaye asıl olarak Egon üzerinden ilerliyor. Egon, yıllar önce ders verdiği Adele'in büyüyüp afete dönüştüğünü görünce, kızın peşinden sürüklenmeye başlıyor, böylece yolu taa Kaliforniya'ya kadar uzanıyor. Kaliforniya'da bir dolu başka karakter çıkıyor karşımıza. Bütün karakterler ve olaylar, inanılmaz şekilde kesişerek birbiri ile bağlanıyor elbette.
Oldukça karmaşık bir roman Işınlanma Kazası, yazarın çok çok zeki olduğunu ve müthiş grift bir roman yazdığını düşünüyorum. Ama bu kadar karmaşa beni açtı mı diye soracak olursanız, hayır. Biraz sıktı beni bu kitap ve Ned Beuman'a karşı daha temkinli yaklaşırım artık.
25 Ağustos 2013 Pazar
Vaiz (Predikanten)
Camilla Lackberg, Doğan Kitap
Buz Prenses ile tanıştığımız Camilla Lackberg; Vaiz'de yine ufak İsveç kasabası Fjallbacka'da geçen bir polisiye macera anlatıyor bize. Tam turistik sezonun en civcivli döneminde, kayıp bir Alman kızın cesedi bulunuveriyor. Üstelik cesedi kaldırdıklarında altından 2 tane daha iskelet çıkmaz mı? İzindeki dedektifimiz Patrik işbaşı yaparak ekibiyle cinayetleri çözmek için çabalamaya başlıyor.
Yine sade ve bana gerçekçi gelen bir polisiye. Süper zeki klişe tipler, bir düğmeye bastın mı ne lazımsa veren acayip bilgisayarlar yok bu romanda. Adamlar terleyerek çalışıyor, arşivleri okuyor, ahaliyi sorguya çekerek beyin fırtınası yapıyor ve cinayetleri çözmeye çalışıyorlar. Dili de akıcı. Bir günde okudum. Farklı bir memlekette geçmesi de benim çok hoşuma gidiyor. İskandinav polisiyelerini bu yüzden seviyorum belki. Değişik kentleri, farklı tipte insanları tanıyoruz bu kitaplarda.
Camilla Lackberg'in bir sonraki kitabını bekliyorum.
Buz Prenses ile tanıştığımız Camilla Lackberg; Vaiz'de yine ufak İsveç kasabası Fjallbacka'da geçen bir polisiye macera anlatıyor bize. Tam turistik sezonun en civcivli döneminde, kayıp bir Alman kızın cesedi bulunuveriyor. Üstelik cesedi kaldırdıklarında altından 2 tane daha iskelet çıkmaz mı? İzindeki dedektifimiz Patrik işbaşı yaparak ekibiyle cinayetleri çözmek için çabalamaya başlıyor.
Yine sade ve bana gerçekçi gelen bir polisiye. Süper zeki klişe tipler, bir düğmeye bastın mı ne lazımsa veren acayip bilgisayarlar yok bu romanda. Adamlar terleyerek çalışıyor, arşivleri okuyor, ahaliyi sorguya çekerek beyin fırtınası yapıyor ve cinayetleri çözmeye çalışıyorlar. Dili de akıcı. Bir günde okudum. Farklı bir memlekette geçmesi de benim çok hoşuma gidiyor. İskandinav polisiyelerini bu yüzden seviyorum belki. Değişik kentleri, farklı tipte insanları tanıyoruz bu kitaplarda.
Camilla Lackberg'in bir sonraki kitabını bekliyorum.
24 Ağustos 2013 Cumartesi
Mezar Gibi Soğuk (Stone Cold)
David Baldacci, Yapı Kredi Yayınları
Yaz için hızlı okunan, aksiyon ve casusluk dolu bir macera arıyorsanız işte Mezar Gibi Soğuk o kitap. David Baldacci, zaten bu tarz romanları ile meşhurmuş. Ben ilk kez okudum, tam yaz tatiline göre hafif ve bol hareketli bir kitap.
Mezar Gibi Soğuk aslında bir serinin, Amerikan devletine ilişkin komplo teorileri üzerine dönen Deve Kulübü serisinin üçüncü kitabıymış. Ama demek ki kitaplar birbiri ile bağlantılı değilmiş. İlk ikisini okumadığım halde boşluk ya da eksiklik hissetmeden okudum Mezar Gibi Soğuk'u.
Deve Kulübü yaşlı başlı eski hükümet ajanlarından kurulmuş ufak bir arkadaş kulübü. Başlarında Oliver Stone var. (Kahramanımız bu takma ismi, ünlü yönetmenin komplo teorisi filmleri yüzünden almış. ) Stone gençliğinde CIA'in en müthiş katili ve kanuna aykırı şekilde devlet başkanlarına suikastler düzenleyen bir timinin üyesiymiş. Bu timin diğer emekli üyelerinin birer birer öldürülmesi ile romanımız başlıyor. Oliver de kaçınılmaz olarak işin içine girince Deve Kulübü kendini yeni komploların ve maceraların içinde buluyor.
Şöyle film izler gibi bir çırpıda hareketli bir şey okuyayım derseniz ideal bu roman. Tam piyasa işi best seller aksiyon romanı. Arada böylesi de lazım:)
Yaz için hızlı okunan, aksiyon ve casusluk dolu bir macera arıyorsanız işte Mezar Gibi Soğuk o kitap. David Baldacci, zaten bu tarz romanları ile meşhurmuş. Ben ilk kez okudum, tam yaz tatiline göre hafif ve bol hareketli bir kitap.
Mezar Gibi Soğuk aslında bir serinin, Amerikan devletine ilişkin komplo teorileri üzerine dönen Deve Kulübü serisinin üçüncü kitabıymış. Ama demek ki kitaplar birbiri ile bağlantılı değilmiş. İlk ikisini okumadığım halde boşluk ya da eksiklik hissetmeden okudum Mezar Gibi Soğuk'u.
Deve Kulübü yaşlı başlı eski hükümet ajanlarından kurulmuş ufak bir arkadaş kulübü. Başlarında Oliver Stone var. (Kahramanımız bu takma ismi, ünlü yönetmenin komplo teorisi filmleri yüzünden almış. ) Stone gençliğinde CIA'in en müthiş katili ve kanuna aykırı şekilde devlet başkanlarına suikastler düzenleyen bir timinin üyesiymiş. Bu timin diğer emekli üyelerinin birer birer öldürülmesi ile romanımız başlıyor. Oliver de kaçınılmaz olarak işin içine girince Deve Kulübü kendini yeni komploların ve maceraların içinde buluyor.
Şöyle film izler gibi bir çırpıda hareketli bir şey okuyayım derseniz ideal bu roman. Tam piyasa işi best seller aksiyon romanı. Arada böylesi de lazım:)
23 Ağustos 2013 Cuma
Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları (Miss Peregrine's Home For Peculiar Children)
Ransom Riggs, Sayfa6 Yayınları
16 yaşındaki Jacob, dedesinin tuhaf hikayeleri ile büyümüştür. Bu hikayeler dedesinin Galler'de yaşadığı yetimhanede geçer. Üstelik dedesi Jakob'a yetimhanede kalan tuhaf çocukların fotoğraflarını da göstermektedir. Bir takım olaylardan sonra Jacob babasıyla yollara düşer, Galler'de dedesinin çocukluğunun geçtiği adaya giderler. Yetimhane artık terkedilmiş bir viranedir. Fakat birden o eski fotoğraflarda gördüğü çocuklar etrafında belirmeye başlar...
Değişik bir kitap Bayan Peregrine. Yazarı da nevi şahsına münhasır, aslında fotoğraf meraklısı. Bir fotoğraf albümü yayınlamak için topladığı eski fotoğraflar etrafında hikaye kurgulayınca elimizdeki roman ortaya çıkmış.
Biraz daha karanlık ve daha az çocuksu olsaydı, epey sevebilirdim. Yine de devamını okurum gibi geliyor, kitaptaki siyah beyaz tuhaf fotoğraflar çok güzel. Mesele şu ki, macera bu kitapta bitmiyor ve devamı da henüz yazılmış değil.
Bekliyoruz devamını.
16 yaşındaki Jacob, dedesinin tuhaf hikayeleri ile büyümüştür. Bu hikayeler dedesinin Galler'de yaşadığı yetimhanede geçer. Üstelik dedesi Jakob'a yetimhanede kalan tuhaf çocukların fotoğraflarını da göstermektedir. Bir takım olaylardan sonra Jacob babasıyla yollara düşer, Galler'de dedesinin çocukluğunun geçtiği adaya giderler. Yetimhane artık terkedilmiş bir viranedir. Fakat birden o eski fotoğraflarda gördüğü çocuklar etrafında belirmeye başlar...
Değişik bir kitap Bayan Peregrine. Yazarı da nevi şahsına münhasır, aslında fotoğraf meraklısı. Bir fotoğraf albümü yayınlamak için topladığı eski fotoğraflar etrafında hikaye kurgulayınca elimizdeki roman ortaya çıkmış.
Biraz daha karanlık ve daha az çocuksu olsaydı, epey sevebilirdim. Yine de devamını okurum gibi geliyor, kitaptaki siyah beyaz tuhaf fotoğraflar çok güzel. Mesele şu ki, macera bu kitapta bitmiyor ve devamı da henüz yazılmış değil.
Bekliyoruz devamını.
22 Ağustos 2013 Perşembe
Toza Sor (Ask the Dust)
John Fante, Parantez Yayıncılık
Arturo Bandini 20 yaşında. Döküntü bir otelde yaşamaya çalışıyor. Yazar olmak için çabalıyor. Bazen yazdığı bir öykü yayınlanınca kendine güzel yiyecekler ve yeni giysiler alabiliyor ama ekseri portakal ile beslenmekte. Bir de garson kız Camilla var. Arturo Camilla'ya iyi gelmiyor ama yine de onu toz duman eden bu aşktan kaçınamıyor.
John Fante süssüz, yalın, gerçek anlatımı ile Charles Bukowski'nin Tanrısı olmuş bir yazar. Zaten Bukowski'nin nefis önsözü ile açılıyor kitabımız. Avi Pardo'nun nefis çevirisi ile bu küçücük kitap özellikle Charles Bukowski seviyorsanız illa okunması gereken bir roman.
Arturo Bandini'yi seveceksiniz.
Arturo Bandini 20 yaşında. Döküntü bir otelde yaşamaya çalışıyor. Yazar olmak için çabalıyor. Bazen yazdığı bir öykü yayınlanınca kendine güzel yiyecekler ve yeni giysiler alabiliyor ama ekseri portakal ile beslenmekte. Bir de garson kız Camilla var. Arturo Camilla'ya iyi gelmiyor ama yine de onu toz duman eden bu aşktan kaçınamıyor.
John Fante süssüz, yalın, gerçek anlatımı ile Charles Bukowski'nin Tanrısı olmuş bir yazar. Zaten Bukowski'nin nefis önsözü ile açılıyor kitabımız. Avi Pardo'nun nefis çevirisi ile bu küçücük kitap özellikle Charles Bukowski seviyorsanız illa okunması gereken bir roman.
Arturo Bandini'yi seveceksiniz.
21 Ağustos 2013 Çarşamba
Yüzüklerin Efendisi 3.Kısım: Kralın Dönüşü (The Lord of The Rings Third Part: The Return of the King)
J.R.R. Tolkien, Metis Yayınları
Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf Kralları'na
Yedisi taştan saraylarında Cüce Hükümdarlar'a
Dokuz Yüzük Ölümlü İnsanlar'a, ölecekler ne yazık
Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyar'nda
Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi'ne
Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini o bulacak
Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak
Gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda
Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf Kralları'na
Yedisi taştan saraylarında Cüce Hükümdarlar'a
Dokuz Yüzük Ölümlü İnsanlar'a, ölecekler ne yazık
Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyar'nda
Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi'ne
Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini o bulacak
Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak
Gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda
Tolkien'in Yüzük destanının finalinde, 2 koldan devam ediyor serüven. Karanlık Lord'un ork ve Uruk orduları ile Rohirrim ve Gondor savaşçıları; Pelennor Çayırlarında Orta Dünya'nın kaderini değiştirecek büyük muharebede karşı karşıya geliyorlar. Aragorn, doğuştan hakkı olan krallık yetkisiyle umulmadık bir müttefik ordu getiriyor destek için. Beri yandan; Frodo ile dünyanın en fedakar arkadaşı Sam Gamgee'nin Mordor'a ölümcül yolculukları sona ermek üzere. Sauron'un gözü GüçYüzüğünü takip etmekte ve hobbitler artık yolculuğun en son ve en zorlu kısmındalar.
Herşeyin biteceği esnada ise ufukta kartallar beliriyor.
Muazzam bir klasiğin unutulmaz finali Kralın Dönüşü. Muhakkak tekrar okumak gerekmekte.
Yol hiç bitmez, uzar gider
Başladığı kapıdan
Az gittik, uz gittik, vardık uzağa
Ama artık başkası devam etsin yola!
Başlasın yepyeni bir yolculuk
Ama ben yorgun bacaklarımla
Döneceğim ışıklı hana
Dinlenip akşam uykumu almaya.
20 Ağustos 2013 Salı
Yüzüklerin Efendisi 2.Kısım: İki Kule (The Lord of The Rings Second Part: The Two Towers)
J.R.R. Tolkien, Metis Yayınları
Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf Kralları'na
Yedisi taştan saraylarında Cüce Hükümdarlar'a
Dokuz Yüzük Ölümlü İnsanlar'a, ölecekler ne yazık
Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyar'nda
Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi'ne
Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini o bulacak
Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak
Gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda
Bir kere okumaya başlayınca tabii ki insan duramıyor, Yüzük Kardeşliği biter bitmez İki Kule'yi okudum hemen.
Yüzük Kardeşliği artık bölünüp dağılmış ve maceraları iki hatta üç ayrı koldan takip ediyoruz. Minik hobbitler Merry ile Pippin; ormanlarda yaşayan kadim ağaç çobanları entler ile beraberler. Frodo ile Sam; Mordor'a doğru ölümcül yolculuğa devam ediyorlar. Aragorn, Legolas ve Gimli ise o harika Rohirrim ile omuz omuza veriyorlar. Rohan ülkesinin atlı süvarileri onlar. Yeni kahramanlar katılıyor maceraya, Rohan kralı Théoden, güzel ve yiğit Eowyn, korkusuz Eomer... İnsan ırkını Orta Dünya'dan silmeye kararlı Sauron'un orklar ve uruklardan oluşmuş korkunç ordusuna karşı Miğfer Dibi'nde ilk savaşa girişiyor kahramalarımız.
Harikulade bir roman.
Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf Kralları'na
Yedisi taştan saraylarında Cüce Hükümdarlar'a
Dokuz Yüzük Ölümlü İnsanlar'a, ölecekler ne yazık
Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyar'nda
Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi'ne
Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini o bulacak
Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak
Gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda
Bir kere okumaya başlayınca tabii ki insan duramıyor, Yüzük Kardeşliği biter bitmez İki Kule'yi okudum hemen.
Yüzük Kardeşliği artık bölünüp dağılmış ve maceraları iki hatta üç ayrı koldan takip ediyoruz. Minik hobbitler Merry ile Pippin; ormanlarda yaşayan kadim ağaç çobanları entler ile beraberler. Frodo ile Sam; Mordor'a doğru ölümcül yolculuğa devam ediyorlar. Aragorn, Legolas ve Gimli ise o harika Rohirrim ile omuz omuza veriyorlar. Rohan ülkesinin atlı süvarileri onlar. Yeni kahramanlar katılıyor maceraya, Rohan kralı Théoden, güzel ve yiğit Eowyn, korkusuz Eomer... İnsan ırkını Orta Dünya'dan silmeye kararlı Sauron'un orklar ve uruklardan oluşmuş korkunç ordusuna karşı Miğfer Dibi'nde ilk savaşa girişiyor kahramalarımız.
Harikulade bir roman.
19 Ağustos 2013 Pazartesi
Yüzüklerin Efendisi 1.Kısım: Yüzük Kardeşliği (The Lord of The Rings First Part: The Fellowship of The Ring)
J.R.R. Tolkien, Metis Yayınları
Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf Kralları'na
Yedisi taştan saraylarında Cüce Hükümdarlar'a
Dokuz Yüzük Ölümlü İnsanlar'a, ölecekler ne yazık
Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyar'nda
Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi'ne
Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini o bulacak
Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak
Gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda
Nihayet kitaplığımda belki 15 senedir sararıp solan Yüzüklerin Efendisi'ni okumuştum sevgili dostlar. Çok mutluyum.
Kitabım 1998 tarihli ikinci basım. Üç cilt takım olarak babam almıştı bana, Orta Dünya haritası hediyeli; kitapların içinden de ayraçlar çıkmıştı. Kitabı okumak üzere ilk kez elime aldığımda hani o hobbitleri, pipo otlarını; yazarımızın yarattığı Orta Dünya mitolojisinin önceki çağları hakkında bilgi veren o destansı önsözü okuyabildim mi anımsamıyorum. Bildiğim tek şey Bilbo Baggins'in doğumgünü kutlamasından ileri gidemediğimdi. Sonraki senelerde kitabı okumak için defalarca teşebbüs ettim ama Çıkınçıkmazı'nda oturan Bilbo Baggins dedin mi içime basan sıkıntı kitabı okumamı engelledi, inanılır gibi değil, kesinlikle ilerleyemiyordum sayfalarda.
Yıllar sonra meşhur filmler piyasaya çıktı. Filmleri de izlemedim, eğer izlersem kitapları hayatta okuyamam diye düşünüyordum. Bu esnada bütün sülale benim kitapları hatmetmiş; ben okumadan eskimişti Yüzükler üçlemesi.
Aradan aylar yıllar geçti, filmler bile eskidi. Birkaç ay önce canım Sittirella benden söz aldı, filmleri muhakkak izleyeceğime dair. Ve en karşı koyamayacağım şey, film uyarlaması oyunlarına bayıldığım Lego, Yüzükler'in oyununu yayınladı. Temmuz ayında Steam'deki yaz indirimden oyunu aldım. Ve baştan sona oynayınca nasıl bir şey kaçırdığımı yavaş yavaş anlamaya başladım. Bir kere bu bir yol macerası idi, en sevdiğim türden. Sonunda oturdum ve filmleri seyrettim. Ve Yüzük Kardeşliği kitabını bu kez sonuna dek okumak üzere elime aldım.
Yüzük Kardeşliği, Tolkien'in kurguladığı bir mitoloji, sanırım fantastik edebiyatın temel taşı. Bir Orta Dünya efsanesinden yola çıkıyor, güç yüzükleri efsanesinden. Ve tüm yüzüklere hükmedecek, Tek Yüzük'ün kaderini anlatıyor. Bu yüzüğü Karanlıklar Efendisi Sauron yapmıştır ve yüzük beklenmedik şekilde kendi halinde bir hobbit olan Bilbo'nun eline geçer. Bilbo yüzüğü yeğeni Frodo'ya miras bırakıp Hobbitköy'den ayrılır. Fakat Karanlıklar Efendisi tekrar uyanmış, Mordor'daki kalesine geri dönmüştür. Orta Dünya'da insan çağını yoketmeye kararlıdır. Onu ortadan kaldırmanın tek yolu Hükmeden Yüzük'ü yoketmektir. Yüzük sadece Mordor ateşlerinde eritilerek yokedilebilir. Böylece Orta Dünya halklarından bir grup, Mordor'a doğru sayısız maceralarla dolu bir seyahate koyulurlar. İşte bu Yüzük Kardeşliği'dir : Yüzük taşıyıcısı Frodo Baggins, kadim büyücü Gri Gandalf, Arathorn oğlu Aragorn, Boromir, Elf halkından okçu Legolas, Cüce halkından baltalı Gimli ve Shire'lı 3 hobbit: Samwise Gamgee, Peregrine Took, Meriadoc Brandybuck. Kahramanlarımız Orta Dünya'yı baştan uca katederek Mordor'a ulaşmaya çalışacaklardır.
Kitabı bu kez o kadar zevkle okudum ki anlatamam. Yine de, Frodo ve hobbitler'in Bree'ye gelerek handa Aragorn ile karşılaştıkları kısıma kadar biraz sıkıcı gitti. Ondan sonra ise su gibi aktı. Öncelikle filmleri izlemiş olmam, kitabı gözümde canlandırmaya çok yardım etti. Tabii kitap ile film arasında epeyce farklar var. Fakat filmlerin iyi kotarıldığını düşünüyorum.
Yüzük Kardeşliği defalarca okunası nefis bir klasik fantastik kurgu. Sonunda okuyabildiğim için gerçekten çok mutluyum:)
Üç Yüzük göğün altında yaşayan Elf Kralları'na
Yedisi taştan saraylarında Cüce Hükümdarlar'a
Dokuz Yüzük Ölümlü İnsanlar'a, ölecekler ne yazık
Bir Yüzük gölgeler içindeki Mordor Diyar'nda
Kara tahtında oturan Karanlıklar Efendisi'ne
Hepsine hükmedecek Bir Yüzük, hepsini o bulacak
Hepsini bir araya getirip karanlıkta birbirine bağlayacak
Gölgeler içindeki Mordor Diyarı'nda
Nihayet kitaplığımda belki 15 senedir sararıp solan Yüzüklerin Efendisi'ni okumuştum sevgili dostlar. Çok mutluyum.
Kitabım 1998 tarihli ikinci basım. Üç cilt takım olarak babam almıştı bana, Orta Dünya haritası hediyeli; kitapların içinden de ayraçlar çıkmıştı. Kitabı okumak üzere ilk kez elime aldığımda hani o hobbitleri, pipo otlarını; yazarımızın yarattığı Orta Dünya mitolojisinin önceki çağları hakkında bilgi veren o destansı önsözü okuyabildim mi anımsamıyorum. Bildiğim tek şey Bilbo Baggins'in doğumgünü kutlamasından ileri gidemediğimdi. Sonraki senelerde kitabı okumak için defalarca teşebbüs ettim ama Çıkınçıkmazı'nda oturan Bilbo Baggins dedin mi içime basan sıkıntı kitabı okumamı engelledi, inanılır gibi değil, kesinlikle ilerleyemiyordum sayfalarda.
Yıllar sonra meşhur filmler piyasaya çıktı. Filmleri de izlemedim, eğer izlersem kitapları hayatta okuyamam diye düşünüyordum. Bu esnada bütün sülale benim kitapları hatmetmiş; ben okumadan eskimişti Yüzükler üçlemesi.
Aradan aylar yıllar geçti, filmler bile eskidi. Birkaç ay önce canım Sittirella benden söz aldı, filmleri muhakkak izleyeceğime dair. Ve en karşı koyamayacağım şey, film uyarlaması oyunlarına bayıldığım Lego, Yüzükler'in oyununu yayınladı. Temmuz ayında Steam'deki yaz indirimden oyunu aldım. Ve baştan sona oynayınca nasıl bir şey kaçırdığımı yavaş yavaş anlamaya başladım. Bir kere bu bir yol macerası idi, en sevdiğim türden. Sonunda oturdum ve filmleri seyrettim. Ve Yüzük Kardeşliği kitabını bu kez sonuna dek okumak üzere elime aldım.
Yüzük Kardeşliği, Tolkien'in kurguladığı bir mitoloji, sanırım fantastik edebiyatın temel taşı. Bir Orta Dünya efsanesinden yola çıkıyor, güç yüzükleri efsanesinden. Ve tüm yüzüklere hükmedecek, Tek Yüzük'ün kaderini anlatıyor. Bu yüzüğü Karanlıklar Efendisi Sauron yapmıştır ve yüzük beklenmedik şekilde kendi halinde bir hobbit olan Bilbo'nun eline geçer. Bilbo yüzüğü yeğeni Frodo'ya miras bırakıp Hobbitköy'den ayrılır. Fakat Karanlıklar Efendisi tekrar uyanmış, Mordor'daki kalesine geri dönmüştür. Orta Dünya'da insan çağını yoketmeye kararlıdır. Onu ortadan kaldırmanın tek yolu Hükmeden Yüzük'ü yoketmektir. Yüzük sadece Mordor ateşlerinde eritilerek yokedilebilir. Böylece Orta Dünya halklarından bir grup, Mordor'a doğru sayısız maceralarla dolu bir seyahate koyulurlar. İşte bu Yüzük Kardeşliği'dir : Yüzük taşıyıcısı Frodo Baggins, kadim büyücü Gri Gandalf, Arathorn oğlu Aragorn, Boromir, Elf halkından okçu Legolas, Cüce halkından baltalı Gimli ve Shire'lı 3 hobbit: Samwise Gamgee, Peregrine Took, Meriadoc Brandybuck. Kahramanlarımız Orta Dünya'yı baştan uca katederek Mordor'a ulaşmaya çalışacaklardır.
Kitabı bu kez o kadar zevkle okudum ki anlatamam. Yine de, Frodo ve hobbitler'in Bree'ye gelerek handa Aragorn ile karşılaştıkları kısıma kadar biraz sıkıcı gitti. Ondan sonra ise su gibi aktı. Öncelikle filmleri izlemiş olmam, kitabı gözümde canlandırmaya çok yardım etti. Tabii kitap ile film arasında epeyce farklar var. Fakat filmlerin iyi kotarıldığını düşünüyorum.
Yüzük Kardeşliği defalarca okunası nefis bir klasik fantastik kurgu. Sonunda okuyabildiğim için gerçekten çok mutluyum:)
18 Ağustos 2013 Pazar
Dresden Dosyaları 1.Kitap - Fırtına Büyücüsü (Storm Front)
Jim Butcher, İthaki Yayınları
Çeviri : Ulaş Apak
Harry Dresden - Büyücü
Kayıp eşyalar bulunur. Paranormal soruşturmalar.
Danışma. Tavsiye. Makul Fiyatlar.
Aşk İksirleri, Bitmez Tükenmez Servetler, Partiler ya da Diğer Eğlenceler İş Kapsamı Dışındadır.
Kahramanımızın adı Harry Blackstone Copperfield Dresden. Üç büyük büyücünün ismini vermiş babası ona. (Harry Potter değil, Harry Houdini, Harry Blackstone, David Copperfield) Yıllarca eğitim görmüş, oldukça yetkin bir büyücü o. Bir ofisi bir de cüppesini giyip iksir kaynattığı dairesi var. (Büyücülerin cüppe giymesinin sebebi laboratuvarların soğuk olması imiş meğersem). İksirlerde takıldığı zaman Google'a değil bir kafatası Bob'a soruyor. Bob yüzyıllardır varolan bir hava ruhu ve kafatasında yaşıyor. İşi de bilgileri hatırlamak. Tabii bir de Harry'nin bacaklarına yatıp uyuyan tombilik kedi Mister var.
Harry zaman zaman dışarıdan aldığı işler ama çoğunlukla Chicago Emniyet Teşkilatı'nın Özel Soruşturmalar bölümüne danışmanlık yaparak geçiniyor. Bölümün müdürü Karrin Murphy; Harry'nin büyücü olduğuna ve paranormal olaylara inandığı için onunla beraber çalışıyor. Diğerleri çoğunlukla ciddiye almıyorlar Harry'i.
Karin Harry'i hikayemizin başında olay yerine çağırdığında büyücümüz oldukça sarsılıyor. Belli ki çok kuvvetli bir büyü ile kalpleri patlatılarak çıkartılmış 2 ceset var. Böylece işin içine giren Harry, Karrin'in hoşuna gitse de gitmese de; kendi yöntemleri ile çalışmaya başlıyor dava üzerinde.
Vallahi bayıldım ben bu seriye, iyi ki idefix'den 3'lü seti indirimdeyken almışım. Harry'nin büyü, büyücüler, elfler, periler hakkında anlattıkları; sanırım seri boyunca parça parça öğreneceğimiz geçmişi, Karrin ile dostluğu, Kafatsı Bob ile muhabbetleri çok zevkli. Cinayet davası da büyüyle çözülüyor. Daha ne isterim.
Büyücüleri seviyorsanız kaçırmayın derim:)
17 Ağustos 2013 Cumartesi
İki Karavan (Two Caravans)
Marina Lewycka, Everest Yayınları
İki Karavan, İngiltere'deki bir grup göçmenin hikayesini anlatıyor. Kahramanlarımız York bölgesinde çilek toplayıcısı olarak çalışan kadınlar ve erkekler. İki karavanda kalıyorlar. Olayları birkaç karakterin gözünden izliyoruz. Zengin bir İngiliz lordu ile evlenmek hayalleri kuran gencecik güzel Ukraynalı Irina, onun fakir vatandaşı Andriy; Afrikalı Emanuel ve bir köpek. Hikayede köpek de zaman zaman anlatıcılığı üstleniyor. Böylece Irina ile Andriy'in anlatıları; Emanuel'in mektupları; köpeğin kısacık içsesi ile hikayeyi takip ediyoruz. Kahramanlarımız çilek tarlasından ayrıldıktan sonra peşlerindeki mafyadan kaçarken trajikomik maceralar yaşıyorlar. Ama hepsi hem gerçekçi, hem dokunaklı hem de insanı güldürüyor.
Pek tatlı, değişik bir kitaptı İki Karavan. Ah, hele o Köpek yok mu o Köpek :) Çok sevdim:)
İki Karavan, İngiltere'deki bir grup göçmenin hikayesini anlatıyor. Kahramanlarımız York bölgesinde çilek toplayıcısı olarak çalışan kadınlar ve erkekler. İki karavanda kalıyorlar. Olayları birkaç karakterin gözünden izliyoruz. Zengin bir İngiliz lordu ile evlenmek hayalleri kuran gencecik güzel Ukraynalı Irina, onun fakir vatandaşı Andriy; Afrikalı Emanuel ve bir köpek. Hikayede köpek de zaman zaman anlatıcılığı üstleniyor. Böylece Irina ile Andriy'in anlatıları; Emanuel'in mektupları; köpeğin kısacık içsesi ile hikayeyi takip ediyoruz. Kahramanlarımız çilek tarlasından ayrıldıktan sonra peşlerindeki mafyadan kaçarken trajikomik maceralar yaşıyorlar. Ama hepsi hem gerçekçi, hem dokunaklı hem de insanı güldürüyor.
Pek tatlı, değişik bir kitaptı İki Karavan. Ah, hele o Köpek yok mu o Köpek :) Çok sevdim:)
20 Temmuz 2013 Cumartesi
Alper Kamu - Cehennem Çiçeği
Alper Canıgüz, April Yayıncılık
Ve kabuslar ülkesinin Peter Pan'ı; daima 5 yaşında bodur hafiyemiz, insanlığın kara yazgısına vurulmuş lanetli mühür Alper Kamu geri döndü!
Alper Canıgüz'ün nefis Oğullar ve Rencide Ruhlar romanında tanıştığımız, 5 yaşında Oğuz Atay okuyan ve boş vakitlerinde mahalledeki cinayet olaylarını çözen, tespitleriyle aklımızı alan kahramanımızı yeni macerasında yine 5 yaşında buluyoruz. Çünkü "Bilirsiniz, insanlar doğar, ölür ve sonra büyür."
Bizim şeytan velet, sümüklü arkadaşları ile muhabbette iken, mahalleye yeni taşınmış Ümit ile karşılaşıyor. Muhabbeti ilerletince küçük Ümit, kardeşinin öldüğünü, hem de kendisinin öldürdüğünü yumurtlayıveriyor Alper Kamu'ya. Buyrun size çözülmesi gereken yepyeni bir cinayet davası.
Cehennem Çiçeği, son derece akıcı diliyle bir çırpıda okunuveren bir polisiye tadında ilerliyor. Tabii dramatik unsurlar yok değil, hele ki Karanfil Kız öyküsü özellikle finaliyle kitabın belki en unutulmaz kısmı olmuş.
Fakat, ama, lakin...
Ben bu kitabı, Alper Canıgüz'ün ilk üçlemesi kadar sevmedim açıkçası. Yazarımızın alabildiğine coşkulu, absürd, rengarenk, hani o çılgın anlatımını bulamadım bu kitapta. Kahramanımız da sanki başkalaşmış, alelade küçük bir çocuğa dönüşmüş. Yani ilk maceradaki cehennem fırlaması ile, bu Alper Kamu aynı ufaklıklar değil gibi. Cehennem Çiçeği'nde absürd bir yan yok, halbuki yazarımızın onu diğerlerinden ayıran özelliği o sıra dışı mizahı değil miydi?
Benim sevdiğim ve beklediğim Alper Canıgüz bu değildi açıkçası. O pırıl pırıl hayalgücünü, kapıp koyvermiş unutulmaz anlatımını bir sonraki romanda görmek ümidiyle, sizi o unutulmaz ilk üçlemeyi okumaya davet ediyorum. Ne de olsa "Ruh belasını arar."
Ve kabuslar ülkesinin Peter Pan'ı; daima 5 yaşında bodur hafiyemiz, insanlığın kara yazgısına vurulmuş lanetli mühür Alper Kamu geri döndü!
Alper Canıgüz'ün nefis Oğullar ve Rencide Ruhlar romanında tanıştığımız, 5 yaşında Oğuz Atay okuyan ve boş vakitlerinde mahalledeki cinayet olaylarını çözen, tespitleriyle aklımızı alan kahramanımızı yeni macerasında yine 5 yaşında buluyoruz. Çünkü "Bilirsiniz, insanlar doğar, ölür ve sonra büyür."
Bizim şeytan velet, sümüklü arkadaşları ile muhabbette iken, mahalleye yeni taşınmış Ümit ile karşılaşıyor. Muhabbeti ilerletince küçük Ümit, kardeşinin öldüğünü, hem de kendisinin öldürdüğünü yumurtlayıveriyor Alper Kamu'ya. Buyrun size çözülmesi gereken yepyeni bir cinayet davası.
Cehennem Çiçeği, son derece akıcı diliyle bir çırpıda okunuveren bir polisiye tadında ilerliyor. Tabii dramatik unsurlar yok değil, hele ki Karanfil Kız öyküsü özellikle finaliyle kitabın belki en unutulmaz kısmı olmuş.
Fakat, ama, lakin...
Ben bu kitabı, Alper Canıgüz'ün ilk üçlemesi kadar sevmedim açıkçası. Yazarımızın alabildiğine coşkulu, absürd, rengarenk, hani o çılgın anlatımını bulamadım bu kitapta. Kahramanımız da sanki başkalaşmış, alelade küçük bir çocuğa dönüşmüş. Yani ilk maceradaki cehennem fırlaması ile, bu Alper Kamu aynı ufaklıklar değil gibi. Cehennem Çiçeği'nde absürd bir yan yok, halbuki yazarımızın onu diğerlerinden ayıran özelliği o sıra dışı mizahı değil miydi?
Benim sevdiğim ve beklediğim Alper Canıgüz bu değildi açıkçası. O pırıl pırıl hayalgücünü, kapıp koyvermiş unutulmaz anlatımını bir sonraki romanda görmek ümidiyle, sizi o unutulmaz ilk üçlemeyi okumaya davet ediyorum. Ne de olsa "Ruh belasını arar."
17 Temmuz 2013 Çarşamba
Küçük Yalanlar Kitabı
Hikmet Hükümenoğlu, Everest Yayınları
Kar Kuyusu ile tanıyıp sevdiğim, 47 Numaraları Kamara ile hayranlığı ilerlettiğim Hikmet Hükümenoğlu'nun elimdeki üçüncü kitabını da ayıla bayıla okudum nihayet. Bir tek 04:00 kaldı geriye.
Kitabımızda olaylar henüz Cumhuriyetin ilk yıllarında; 1930'ların Istanbulunda geçmekte. Kitabın en lezzetli yönü bu bence, o yılların atmosferi harika canlandırılmış. Olayları 3 kişi anlatıyor bize : Rezan; yeni evlenmiş, üst kattaki madam'dan başka arkadaşı olmayan, radyo piyesleri ile dünyayı tanımaya çalışan genç kadın. Tevfik; Kurtuluş Savaşı'na katılmak için evden kaçıp bir Rus kızına aşık olmuş, savaşa hiç gidememiş, şimdi de Kanlıca tepelerindeki köşkten çıkamayan, kalabalıktan korkan adam. Faruk; misafir karşılama ofisinde devlet memuru, tek derdi işini düzgün yaparak vatana millete hayırlı bir memur olabilmek. Ve bir de Nicolas Delvin var, tüm dünyanın peşinde olduğu, ne olduğunu bilemediğimiz son derece kıymetli bir hazinenin peşinde Istanbul'a geliyor Bay Delvin romanın başında. Üç koldan anlatılan hikayeyi karıştıran, kahramanlarımızı birbirine bağlayan düğüm o.
Yazarımız hikayeleri bir birine dolayışı yine müthiş, kurgusu mükemmel. Finali zaten aklımı aldı, bu olan bitenlerin hangisi acaba gerçekti, ne kadarı yalandı diye düşündürdü beni. Hatta 30'lu yıllarda Galata Kulesi'ne hakikaten zeplin yanaştı mı diye epeyce aradım Google'da :)) Yanaşmamış herhalde ama beri yandan ... yanaşmış da olabilir!
Nefis bir roman Küçük Yalanlar Kitabı. Çok sevdim!
Kar Kuyusu ile tanıyıp sevdiğim, 47 Numaraları Kamara ile hayranlığı ilerlettiğim Hikmet Hükümenoğlu'nun elimdeki üçüncü kitabını da ayıla bayıla okudum nihayet. Bir tek 04:00 kaldı geriye.
Kitabımızda olaylar henüz Cumhuriyetin ilk yıllarında; 1930'ların Istanbulunda geçmekte. Kitabın en lezzetli yönü bu bence, o yılların atmosferi harika canlandırılmış. Olayları 3 kişi anlatıyor bize : Rezan; yeni evlenmiş, üst kattaki madam'dan başka arkadaşı olmayan, radyo piyesleri ile dünyayı tanımaya çalışan genç kadın. Tevfik; Kurtuluş Savaşı'na katılmak için evden kaçıp bir Rus kızına aşık olmuş, savaşa hiç gidememiş, şimdi de Kanlıca tepelerindeki köşkten çıkamayan, kalabalıktan korkan adam. Faruk; misafir karşılama ofisinde devlet memuru, tek derdi işini düzgün yaparak vatana millete hayırlı bir memur olabilmek. Ve bir de Nicolas Delvin var, tüm dünyanın peşinde olduğu, ne olduğunu bilemediğimiz son derece kıymetli bir hazinenin peşinde Istanbul'a geliyor Bay Delvin romanın başında. Üç koldan anlatılan hikayeyi karıştıran, kahramanlarımızı birbirine bağlayan düğüm o.
Yazarımız hikayeleri bir birine dolayışı yine müthiş, kurgusu mükemmel. Finali zaten aklımı aldı, bu olan bitenlerin hangisi acaba gerçekti, ne kadarı yalandı diye düşündürdü beni. Hatta 30'lu yıllarda Galata Kulesi'ne hakikaten zeplin yanaştı mı diye epeyce aradım Google'da :)) Yanaşmamış herhalde ama beri yandan ... yanaşmış da olabilir!
Nefis bir roman Küçük Yalanlar Kitabı. Çok sevdim!
16 Temmuz 2013 Salı
Felidae
Akif Pirinççi, Aylak Kitap
Akıllı, cingöz kedi Francis ile biraz kıt zekalı bulduğu tombilik insanı Gustav yeni bir eve taşınırlar. Francis etrafta keşif gezilerine çıktığında vahşice öldürülmüş bir türdeşini görür. Mahallenin görmüş geçirmiş derbeder kedisi Mavi Sakal ile ahbap olan Francis, çok geçmeden seri kedi cinayetleri ile karşı karşıya kalacaktır. Küçük şeytan hem yeni mahalleyi tanımaya hem de seri kedi katilini bulmak için çalışmalara başlar.
Nefis bir roman Felidae, aslında ilk kez 1989 senesinde yayınlanmış. Ardından devam maceraları gelmiş. Umarım, bu kitapları da yayınlar Aylak Kitap. Ben ilk kez duyuyorum bu kitabevini. Serilerin ilk kitabını yayınlayıp gerisini boşverenlerden değildirler umarım.
Kitaba gelince, yazarın kedi sevdalısı olduğu belli, tüylü kahramanlarımızın yaşamlarını pek güzel anlatmış, sanki kedinin beynine girmiş, çok başarılı. Beri yandan sadece sevimli bir kedi polisiyesi değil bu kitap. İnsanların kediler üzerinde deney yapmasından yola çıkarak ırkçılık ve hayvan hakları hakkında çok şeyler söylüyor.
Bence nefis bir roman, çok sevdim.
Akıllı, cingöz kedi Francis ile biraz kıt zekalı bulduğu tombilik insanı Gustav yeni bir eve taşınırlar. Francis etrafta keşif gezilerine çıktığında vahşice öldürülmüş bir türdeşini görür. Mahallenin görmüş geçirmiş derbeder kedisi Mavi Sakal ile ahbap olan Francis, çok geçmeden seri kedi cinayetleri ile karşı karşıya kalacaktır. Küçük şeytan hem yeni mahalleyi tanımaya hem de seri kedi katilini bulmak için çalışmalara başlar.
Nefis bir roman Felidae, aslında ilk kez 1989 senesinde yayınlanmış. Ardından devam maceraları gelmiş. Umarım, bu kitapları da yayınlar Aylak Kitap. Ben ilk kez duyuyorum bu kitabevini. Serilerin ilk kitabını yayınlayıp gerisini boşverenlerden değildirler umarım.
Kitaba gelince, yazarın kedi sevdalısı olduğu belli, tüylü kahramanlarımızın yaşamlarını pek güzel anlatmış, sanki kedinin beynine girmiş, çok başarılı. Beri yandan sadece sevimli bir kedi polisiyesi değil bu kitap. İnsanların kediler üzerinde deney yapmasından yola çıkarak ırkçılık ve hayvan hakları hakkında çok şeyler söylüyor.
Bence nefis bir roman, çok sevdim.
14 Temmuz 2013 Pazar
Bir Beslemenin Günlüğü (The Kitchen House)
Kathleen Grissom, Martı Yayınları
18. yy sonlarında; İrlandalı Lavinia ve ailesi, Amerika'ya gelirken felakete uğrayınca, yolculuk ettikleri geminin kaptanı küçük kızı alıp Virginia'daki malikanesine getirir. Kölelik sistemiyle sömürülen zencilerin yok pahasına çalışıp elde edilen mahsülle beyaz efendilerin refah içinde yaşadığı bu yıllarda; küçük Lavinia ile ne yapacağını kimse bilemez. Beyaz olduğu için köle değildir, ama malikaneye de ait değildir. Lavinia mutfakta çalışan zenci ailesini benimser. Onların hayatını paylaşır ama beyaz bir kız olduğu için günün birinde zenci ailesinden ayrılmak zorunda kalacaktır.
Kitabımızda olaylar iki karakter ağzından anlatılmış. Lavinia ve Belle. Belle, kaptanın gayrimeşru melez kızı ve mutfakta çalışıyor. Kaptanın karısı Belle'i adamın sevgilisi zannettiği için Belle'den nefret etmekte. İşte olan biten her şey bu yanlış anlaşılma üzerine başlarına geliyor. Ama ne gelmek, Öyle Bir Geçen Zaman Ki dizisinin cenabet Cemile'si halt etmiş. Olabilecek her fenalık, felaket ve kötülük; bizim Lavinia, Belle ve zenci ailenin başına geliyor. Sürükleyici de yazmış kadın kitabı ama sayfalar birbirini kovaladıkça, başları o beladan bu belaya sürüklendikçe biraz asabınız bozulabilir. Bir de baş kahraman Lavinia'nın basiretsiz ve sersem bir karakter olması (bence) tüy dikiyor. Bunca felaketten sonra da paldır küldür bitince iyice sinir oluyorsunuz ay!
Biraz Köle İzaura, biraz Tom Amca'nın Kulübesi, biraz Küçük Hanım. Tam bir pembe dizi olmuş bu kitap. Bence pas geçebilirsiniz. Melodram seviyorsanız kaçırmayın:) Yoksa vakit kaybı.
18. yy sonlarında; İrlandalı Lavinia ve ailesi, Amerika'ya gelirken felakete uğrayınca, yolculuk ettikleri geminin kaptanı küçük kızı alıp Virginia'daki malikanesine getirir. Kölelik sistemiyle sömürülen zencilerin yok pahasına çalışıp elde edilen mahsülle beyaz efendilerin refah içinde yaşadığı bu yıllarda; küçük Lavinia ile ne yapacağını kimse bilemez. Beyaz olduğu için köle değildir, ama malikaneye de ait değildir. Lavinia mutfakta çalışan zenci ailesini benimser. Onların hayatını paylaşır ama beyaz bir kız olduğu için günün birinde zenci ailesinden ayrılmak zorunda kalacaktır.
Kitabımızda olaylar iki karakter ağzından anlatılmış. Lavinia ve Belle. Belle, kaptanın gayrimeşru melez kızı ve mutfakta çalışıyor. Kaptanın karısı Belle'i adamın sevgilisi zannettiği için Belle'den nefret etmekte. İşte olan biten her şey bu yanlış anlaşılma üzerine başlarına geliyor. Ama ne gelmek, Öyle Bir Geçen Zaman Ki dizisinin cenabet Cemile'si halt etmiş. Olabilecek her fenalık, felaket ve kötülük; bizim Lavinia, Belle ve zenci ailenin başına geliyor. Sürükleyici de yazmış kadın kitabı ama sayfalar birbirini kovaladıkça, başları o beladan bu belaya sürüklendikçe biraz asabınız bozulabilir. Bir de baş kahraman Lavinia'nın basiretsiz ve sersem bir karakter olması (bence) tüy dikiyor. Bunca felaketten sonra da paldır küldür bitince iyice sinir oluyorsunuz ay!
Biraz Köle İzaura, biraz Tom Amca'nın Kulübesi, biraz Küçük Hanım. Tam bir pembe dizi olmuş bu kitap. Bence pas geçebilirsiniz. Melodram seviyorsanız kaçırmayın:) Yoksa vakit kaybı.
22 Haziran 2013 Cumartesi
Yeni Kitap Kulesi
31 Mayıs'ta sivil direnişimiz başladığından beri kapak açmadım. Aklım fikrim Gezi'de olunca tek satır bile okuyamıyorum ki. Yine de Idefix'in 23 Haziran'a kadar sürecek indirim kampanyasını görünce dayanamayıp aklımdaki cicikleri aldım ve yesyeni bir kitap kulesine kavuştum böylece.
İşte yeni okunacak kitaplarım :
Kitapların geldiği kutuyu boşaltıp bir kenara bıraktım. Bir de baktım bir kedi yakalamışım:)
İşte yeni okunacak kitaplarım :
![]() |
| İngiltere'deki göçmenlerin trajikomik öyküsü |
![]() |
| Domingo yayınladı ise eyidir |
![]() |
| Domngo yayınladı ise eyidir |
![]() |
| Dedektif kedi Francis seri kedi cinayetlerini çözecek mi? |
| Yaşasın İskandinav polisiyesi |
![]() |
| Bir kedi yeter, ayrıca kitabın içinden çok şeker kedi Bob ayracı fışkırdı. |
![]() |
| Eski bir çocuk yurdunda karanlık bir macera. Kapağı müthiş. |
![]() |
| Şehrin altındaki karanlık yaşam ve Neil Gaiman |
![]() |
| Küçük besleme ve hanımım. Kölelik zamanında beyaz bir hizmetçi kızın öyküsü. |
![]() |
| Büyücü dedektifin maceraları, üç kitap set yarı fiyatına çok uygun şu anda |
Kitapların geldiği kutuyu boşaltıp bir kenara bıraktım. Bir de baktım bir kedi yakalamışım:)
20 Haziran 2013 Perşembe
Bir Akdeniz Kedisinin Hatıraları
Şükran Yiğit, İletişim Yayınları
Doli, Kaş'ta doğmuş büyümüş yakışıklı mı yakışıklı bir Akdeniz kedisi. Bu kitap onun ve o dönemde efsane olmuş tüm Kaş kedilerinin kitabı. Tosun Bey'in, Paçavra'nın, Çikin'in, Gizem'in, Hayrettin Amca ve Dolores'in, Güzel Romedyos ile Viyan'ın hikayesi var Doli'nin hatıralarında. Ve o kedilerin hepsi gerçek, Kaş'ta yaşamış bir kuşak onlar, hepsinin fotoğrafı süslüyor bu küçük, harikulade kitabı.
Doli mi? Doli çoktan bir efsane.
Çok sevdim, ağladım. Siz de alın, okuyun, kedileri çok sevin olmaz mı?
Öyle durgun, sıcak saatler vardır ya,
Hani kararmış tahtalar, nikel, bakır
Işır karanlık odalarda, kanarya
Susar kedi, uyur, yazdır.
OKTAY RIFAT
Doli, Kaş'ta doğmuş büyümüş yakışıklı mı yakışıklı bir Akdeniz kedisi. Bu kitap onun ve o dönemde efsane olmuş tüm Kaş kedilerinin kitabı. Tosun Bey'in, Paçavra'nın, Çikin'in, Gizem'in, Hayrettin Amca ve Dolores'in, Güzel Romedyos ile Viyan'ın hikayesi var Doli'nin hatıralarında. Ve o kedilerin hepsi gerçek, Kaş'ta yaşamış bir kuşak onlar, hepsinin fotoğrafı süslüyor bu küçük, harikulade kitabı.
Doli mi? Doli çoktan bir efsane.
Çok sevdim, ağladım. Siz de alın, okuyun, kedileri çok sevin olmaz mı?
Öyle durgun, sıcak saatler vardır ya,
Hani kararmış tahtalar, nikel, bakır
Işır karanlık odalarda, kanarya
Susar kedi, uyur, yazdır.
OKTAY RIFAT
18 Haziran 2013 Salı
Kedi Mektupları
Oya Baydar, Can Yayınları
Okuduğum en güzel kitaplardan biriydi Kedi Mektupları. 1980 darbesinin ardından yurtdışına kaçmış; hasretlik çeken, evlat acısı çeken devrimci bir grup arkadaşın kedilerinin birbirlerine koku yoluyla yazdıkları mektuplardan oluşuyor kitabımız. Kedicikler koku mektuplarını beyin paçalarına, hanımın çantasına bırakıyorlar karşı taraftaki kediye ulaşsın diye. Bazı yaramaz oğlanlar mektupları vücutlarında, ponponlarına yakın yerlerde getirmekten çekinmiyorlar. Mırtav ayı geldiğinde ise mırnavlaşmak lazım. Yavru edinmek lazım.
Ah, ne güzel bir kitap bu anlatamam size. Nina, Kirli, Gece, Yoldaş, Artur... O küçücük kedi kalpleriyle sahiplerinin hayatlarındaki trajediyi anlamaya çalışan kedilerin mektuplarını ve hikayelerini okurken ağlamamak elde değil. Çok, çok sevdim. Kedisever ve insansever herkese tavsiyemdir.
Okuduğum en güzel kitaplardan biriydi Kedi Mektupları. 1980 darbesinin ardından yurtdışına kaçmış; hasretlik çeken, evlat acısı çeken devrimci bir grup arkadaşın kedilerinin birbirlerine koku yoluyla yazdıkları mektuplardan oluşuyor kitabımız. Kedicikler koku mektuplarını beyin paçalarına, hanımın çantasına bırakıyorlar karşı taraftaki kediye ulaşsın diye. Bazı yaramaz oğlanlar mektupları vücutlarında, ponponlarına yakın yerlerde getirmekten çekinmiyorlar. Mırtav ayı geldiğinde ise mırnavlaşmak lazım. Yavru edinmek lazım.
Ah, ne güzel bir kitap bu anlatamam size. Nina, Kirli, Gece, Yoldaş, Artur... O küçücük kedi kalpleriyle sahiplerinin hayatlarındaki trajediyi anlamaya çalışan kedilerin mektuplarını ve hikayelerini okurken ağlamamak elde değil. Çok, çok sevdim. Kedisever ve insansever herkese tavsiyemdir.
17 Haziran 2013 Pazartesi
Fang Ailesi (The Family Fang)
Kevin Wilson, Domingo Yayınları
Caleb ve Camille Fang, performans sanatçıları. Yani misal, alışveriş merkezine gidip olay çıkartıyorlar ya da sahte bir nikah töreni düzenliyorlar ve böylece olan bitenden habersiz bizler de, sanatı gerçekleştiği yerde deneyimlemiş oluyoruz.
Çocukları olunca onları da performansa dahil etmeye başlar Caleb ve Camille. Fakat Annie ile Buster bu performansları kaçıkça bulmaktadırlar, büyüyüp ilk fırsatta evden uzaklaşır, kendi hayatlarına bakarlar. Ne var ki, kurdukları hayatlar çökünce baba evine geri dönecekler ve hepsi tekrar bir araya gelecektir.
Domingo'nun yayınladığı her kitabı koşa koşa gidip alıyor ve bir çırpıda okuyorum. Fang Ailesi'ni de bir kaç saatte okudum. Haftalar önce, direniş başlamadan evvel son okuduğum kitaplardandı. Akıcı ve kolayca okunabilen bir roman. Çocukların bağımsızlıklarını kazanıp kendi ayakları üzerinde durma savaşlarını da anlatıyor diyebiliriz. Ama bana pek bir şey ifade etmedi açıkçası Fang Ailesi. Bu kitap için kopan yaygarayı anlamadım kısacası.
Caleb ve Camille Fang, performans sanatçıları. Yani misal, alışveriş merkezine gidip olay çıkartıyorlar ya da sahte bir nikah töreni düzenliyorlar ve böylece olan bitenden habersiz bizler de, sanatı gerçekleştiği yerde deneyimlemiş oluyoruz.
Çocukları olunca onları da performansa dahil etmeye başlar Caleb ve Camille. Fakat Annie ile Buster bu performansları kaçıkça bulmaktadırlar, büyüyüp ilk fırsatta evden uzaklaşır, kendi hayatlarına bakarlar. Ne var ki, kurdukları hayatlar çökünce baba evine geri dönecekler ve hepsi tekrar bir araya gelecektir.
Domingo'nun yayınladığı her kitabı koşa koşa gidip alıyor ve bir çırpıda okuyorum. Fang Ailesi'ni de bir kaç saatte okudum. Haftalar önce, direniş başlamadan evvel son okuduğum kitaplardandı. Akıcı ve kolayca okunabilen bir roman. Çocukların bağımsızlıklarını kazanıp kendi ayakları üzerinde durma savaşlarını da anlatıyor diyebiliriz. Ama bana pek bir şey ifade etmedi açıkçası Fang Ailesi. Bu kitap için kopan yaygarayı anlamadım kısacası.
29 Mayıs 2013 Çarşamba
Sisters Kardeşler (Sisters Brothers)
Patrick DeWitt, Domingo Yayınları
Charlie ve Eli Sisters kardeşler, vahşi batıda namları yürümüş kiralık katillerdir, esrarengiz Bay Commodore'un emrinde çalışırlar. Yeni görevleri Hermann Kermit Warm'ı öldürmektir. Warm, altına hücumun en heyheyli dönemini yaşayan Kaliforniya'daki arayıcılardan sadece biridir. Kardeşler, Oregon'dan dıgıdık dıgıdık yola çıkarlar. Tabii yol boyu başlarına gelmeyen kalmaz. Yolun sonunda da başka sürprizler onları beklemektedir.
Harika bir roman Sisters Kardeşler. Olayları bize kardeşlerin küçüğü ve vicdanlısı Eli anlatıyor. Gayet Tarantinovari bir tarzı var Eli'yın (dolayısıyla yazarın:) . Adamlar meşhur psikopat katiller, haliyle birilerini vurup öldürmek, kan, kin, vahşet bunların hayatının normali. O yüzden de sakin sakin, gayet olağanmış gibi okuyoruz bizimkilerin kanlı maceralarını. Eli bu arada bize içini de döküyor, meğersem o bu işlerden kurtulup bir dükkan açarak; tezgahtarlık yapmak istiyormuş aslında.
Çok sevdim Sisters Kardeşleri. Western film sevmem ama bu romana bayıldım.
Charlie ve Eli Sisters kardeşler, vahşi batıda namları yürümüş kiralık katillerdir, esrarengiz Bay Commodore'un emrinde çalışırlar. Yeni görevleri Hermann Kermit Warm'ı öldürmektir. Warm, altına hücumun en heyheyli dönemini yaşayan Kaliforniya'daki arayıcılardan sadece biridir. Kardeşler, Oregon'dan dıgıdık dıgıdık yola çıkarlar. Tabii yol boyu başlarına gelmeyen kalmaz. Yolun sonunda da başka sürprizler onları beklemektedir.
Harika bir roman Sisters Kardeşler. Olayları bize kardeşlerin küçüğü ve vicdanlısı Eli anlatıyor. Gayet Tarantinovari bir tarzı var Eli'yın (dolayısıyla yazarın:) . Adamlar meşhur psikopat katiller, haliyle birilerini vurup öldürmek, kan, kin, vahşet bunların hayatının normali. O yüzden de sakin sakin, gayet olağanmış gibi okuyoruz bizimkilerin kanlı maceralarını. Eli bu arada bize içini de döküyor, meğersem o bu işlerden kurtulup bir dükkan açarak; tezgahtarlık yapmak istiyormuş aslında.
Çok sevdim Sisters Kardeşleri. Western film sevmem ama bu romana bayıldım.
24 Mayıs 2013 Cuma
Kader'in Peşinde
Mehmet Murat Somer, Can Yayınları
Bir Hop-Çiki-Yaya polisiyesi.
Son Hop Çiki Yaya kitabımı, elimden geldiğince beklettim, okumadım. Sonunda yeter atık diyerek elime alınca da, bir çıpıda bitiriverdim.
Gündüzleri hacker, geceleri gay club işletmecisi travesti dedektif kahramanımız; bu macerada, önceki romanlardan tanıdığımız Gönül'ün yardımına koşuyor. Gönül'ün kara yağız tüpçü sevgilisi Ercan'ın karısı Kader ortadan kaybolunca polis cinayet şüphesiyle Ercan'ı içeri almıştır. Ercanım katil olamaz diyen Gönül ise çareyi kahramanımıza koşmakta bulmuştur. Bizimkinin başında başka dertler de vardır; kulüpteki kızlardan Müjde'nin belalısı Hayrettin,karısını boşamış; Müjde ameliyat olsun evlensinler diye tutturmuştur. Müjde asla ve kata çükünü kestirmeye yanaşmayınca da silahla kulübü basar. Beri yandan cadaloz müzik eleştirmeni Belinda, tehdit mesajları almaktadır ve hepsi kahramanımızdan yardım istemektedir.
Çok zevkli bir okuma, herkese tavsiye ediyorum.
Bir Hop-Çiki-Yaya polisiyesi.
Son Hop Çiki Yaya kitabımı, elimden geldiğince beklettim, okumadım. Sonunda yeter atık diyerek elime alınca da, bir çıpıda bitiriverdim.
Gündüzleri hacker, geceleri gay club işletmecisi travesti dedektif kahramanımız; bu macerada, önceki romanlardan tanıdığımız Gönül'ün yardımına koşuyor. Gönül'ün kara yağız tüpçü sevgilisi Ercan'ın karısı Kader ortadan kaybolunca polis cinayet şüphesiyle Ercan'ı içeri almıştır. Ercanım katil olamaz diyen Gönül ise çareyi kahramanımıza koşmakta bulmuştur. Bizimkinin başında başka dertler de vardır; kulüpteki kızlardan Müjde'nin belalısı Hayrettin,karısını boşamış; Müjde ameliyat olsun evlensinler diye tutturmuştur. Müjde asla ve kata çükünü kestirmeye yanaşmayınca da silahla kulübü basar. Beri yandan cadaloz müzik eleştirmeni Belinda, tehdit mesajları almaktadır ve hepsi kahramanımızdan yardım istemektedir.
Çok zevkli bir okuma, herkese tavsiye ediyorum.
22 Mayıs 2013 Çarşamba
Tatlı Bela (Beautiful Disaster)
Jamie McGuire, Yabancı Yayınları
Abby üniversiteli, kendi halinde cici güzel bir kızdır. Bir gece bodrumlarda yapılan gizli dövüşlerden birinde, baştan aşağı dövmeli ve tabii çok yakışıklı, seksi, zeki vs vs Travis ile karşılaşır. Bizim anlamadığımız sebeplerden Travis, Abby'ye anında körkütük aşık olur böylece iyi kız-yaramaz oğlan aşk hikayesi ile karşı karşıya buluruz kendimizi.
Okuduğum en pespaye, en banal, en sefil kitap bu idi herhalde. Hani fanfiction diye bir şey var, millet oturup favori film, roman vs kahramanları hakkında kendi hayali hikayelerini yazıyorlar. Ben bu kitaptan daha düzgün fanfiction'lar okudum! Alacakaranlık bunun yanında Savaş ve Barış gibi kaldı. Beyaz Dizilerin bile bir kalitesi var, bunda o da yok.
Paranıza yazık etmeyin, uzak durun.
Abby üniversiteli, kendi halinde cici güzel bir kızdır. Bir gece bodrumlarda yapılan gizli dövüşlerden birinde, baştan aşağı dövmeli ve tabii çok yakışıklı, seksi, zeki vs vs Travis ile karşılaşır. Bizim anlamadığımız sebeplerden Travis, Abby'ye anında körkütük aşık olur böylece iyi kız-yaramaz oğlan aşk hikayesi ile karşı karşıya buluruz kendimizi.
Okuduğum en pespaye, en banal, en sefil kitap bu idi herhalde. Hani fanfiction diye bir şey var, millet oturup favori film, roman vs kahramanları hakkında kendi hayali hikayelerini yazıyorlar. Ben bu kitaptan daha düzgün fanfiction'lar okudum! Alacakaranlık bunun yanında Savaş ve Barış gibi kaldı. Beyaz Dizilerin bile bir kalitesi var, bunda o da yok.
Paranıza yazık etmeyin, uzak durun.
20 Mayıs 2013 Pazartesi
Senden Önce Ben (Me Before You)
Jojo Moyes, Pegasus Yayınları
Yüzlerce yıllık bir şatonun eteklerine kurulmuş ufak İngiliz kasabasında genç bir kadın yaşar. 26 yaşında, renkli elbiseler ve çizgili çoraplar giymeyi seven Lou; ailesiyle beraber oturmakta, küçük hayatından memnun görünmektedir. Çalıştığı kafeterya kapanınca acil iş bulmak zorunda kalır ve 35 yaşındaki felçli Willl'e bakıcılık yapmayı kabul eder. Bir zamanlar karizmatik ve adrenalin düşkünü bir iş adamı olan Will, geçirdiği trafik kazasından sonra felçli kalmış ve hayattaki tüm umudunu yitirmiştir. Görmüş geçirmiş Will ile basit ve neşeli Lou; arkadaş olurlar. Lou, Will'e gülme sebebi vermektedir. Will ise Lou'ya hayatını değiştirme azmi kazandıracaktır.
Güzel kapağı ve Amazon'daki bol yıldızlı tavsiyelere kanarak bu kitabı aldım. Konusu bin kere izlediğimiz filmlere benziyor. Hatta en başta çok sevdiğim Ayrılık Şarkısı'ndan mı esinlenmiş diye düşünmedim değil. Aslında bir sürü benzer hikayeden esinlenerek rahatlıkla okunan, dokunaklı bir hikaye yazmış Jojo Moyes. Tekerlekli sandalye ile hayatın içine karışmanın aslında ne denli zor olabileceğini (olmayan rampalar, tekerleklerin saplandığı kum zeminler vs) anlatan kısımları da önemli buldum.
Olaylar ağırlıklı olarak Lou'nun ve zaman zaman öyküdeki diğer karakterlerin ağzından anlatılmış. Kitabın Türkçe çevirisini hiç sevmedim. Pratik hatalarla dolu. Yine de hikaye kendini okutuyor. Hatta sonunda ne olacak diye gayet hızlı okudum.. Duygusal bir roman okumak isteyenlere önerilir.
Yüzlerce yıllık bir şatonun eteklerine kurulmuş ufak İngiliz kasabasında genç bir kadın yaşar. 26 yaşında, renkli elbiseler ve çizgili çoraplar giymeyi seven Lou; ailesiyle beraber oturmakta, küçük hayatından memnun görünmektedir. Çalıştığı kafeterya kapanınca acil iş bulmak zorunda kalır ve 35 yaşındaki felçli Willl'e bakıcılık yapmayı kabul eder. Bir zamanlar karizmatik ve adrenalin düşkünü bir iş adamı olan Will, geçirdiği trafik kazasından sonra felçli kalmış ve hayattaki tüm umudunu yitirmiştir. Görmüş geçirmiş Will ile basit ve neşeli Lou; arkadaş olurlar. Lou, Will'e gülme sebebi vermektedir. Will ise Lou'ya hayatını değiştirme azmi kazandıracaktır.
Güzel kapağı ve Amazon'daki bol yıldızlı tavsiyelere kanarak bu kitabı aldım. Konusu bin kere izlediğimiz filmlere benziyor. Hatta en başta çok sevdiğim Ayrılık Şarkısı'ndan mı esinlenmiş diye düşünmedim değil. Aslında bir sürü benzer hikayeden esinlenerek rahatlıkla okunan, dokunaklı bir hikaye yazmış Jojo Moyes. Tekerlekli sandalye ile hayatın içine karışmanın aslında ne denli zor olabileceğini (olmayan rampalar, tekerleklerin saplandığı kum zeminler vs) anlatan kısımları da önemli buldum.
Olaylar ağırlıklı olarak Lou'nun ve zaman zaman öyküdeki diğer karakterlerin ağzından anlatılmış. Kitabın Türkçe çevirisini hiç sevmedim. Pratik hatalarla dolu. Yine de hikaye kendini okutuyor. Hatta sonunda ne olacak diye gayet hızlı okudum.. Duygusal bir roman okumak isteyenlere önerilir.
18 Mayıs 2013 Cumartesi
Cehennem (Inferno)
Dan Brown, Altın Kitaplar
Dan Brown'un son romanı müthiş pazarlama taktikleri ile çılgınlar gibi pompalanırken, ben de bu reklam rüzgarına kapılarak kendimi kitap çıksın diye gün sayarken buldum? Tam Özal çağı, reklamlar çağı çocuğuyum değil mi? Yazarın bir önceki romanı Kayıp Sembol'ü sevmemiştim. Mason Biraderlerin bir çuval para döküp tanıtım için Dan'e bu romanı yazdırdıklarını düşünmüştüm. Cehennem ile yazar eski dünyaya ve Rönsans'ın kalbine dönüş yaptığı için, yine de yeni kitabın daha güzel olacağını düşünerek heyecanlanıyordum. Bu arada çıkan haberler, sadece seçilmiş bir kaç ülkeden çevirmenin Londra'da bir yere hapsolup 45 günde kitabı kendi dillerine tercüme ettiklerini anlatıyordu. İlginç olan bu grupta Türk çevirmenlerin de bulunmasıydı. Kitap Türkiye'de; Amerika ile aynı gün, 14 Mayıs'ta yayınlanacaktı. Türkiye'de Dan Brown, misal Fransa'dan veya Rusya'da daha mı fazla okunmaka idi? Hayretler içindeydim.
Nihayet Mayıs'ın 14'ü geldi, akşam iş çıkışı koşa koşa eve en yakın D&R'a gittim, kitabı elime aldım ve resmen şoke oldum. Arka kapakta Ayasofya'nın resmi vardı! Kitabın bir kısmı canım şehrim Istanbul'da geçiyordu! Kapaktaki bilgiye göre maceranın büyük finali Istanbul'da yaşanıyor ve esrar burada çözülüyordu.
Eve adeta koşarak geldim, o gece 150 sayfa; ertesi gece bir o kadar daha okudum. Perşembe gecesi ise bir buçuğa kadar oturup kitabı bitirdim.
Cehennem bence öyle ahım şahım, harika bir kitap değil. Da Vinci Şifresi ile Melekler ve Şeytanlar'ın nefes nefese okunan heyecanlı atmosferi, bulmacalarla dolu Indiana Jones benzeri maceraları yok burada. Ama kitabın finalinde tüm canlılığı, kaotizmi ve curcunası ile Istanbul kitaba damgasını vuruyor! Kitabın en güzel yeri Istanbul'da geçen finaliydi bence.
Kahramanımız Robert Langdon son hatırladığında Massachusetts'dedir, gözlerini açtığında ise kendini Floransa'da ufak bir hastanede bulur. Kafasından vurulmuştur, son iki günü hatırlamamaktadır, peşindeki kirpi saçlı, motorlu, dövmeli bir kadın onu öldürmeye çalışmaktadır (Dan Brown, Lisbeth Salander'den mi etkilendi acep?) Langdon, genç ve güzel doktor Sienna'nın yardımıyla hastaneden kaçar. Emektar Harris Tüvid cekedinin hiç bilmediği gizli cebinde tuhaf bir alet bulur, bu alet Dante'nin İlahi Komedya'da anlattığı Cehennem'im bir tasvirini gizlemektedir ve Robert'in, nedenini anımsamasa da, bu tasvirdeki sırları çözmesi gerekmektedir.
Robert Langdon yanında yine genç bir kadınla, tarihi mekanları geziyor. Bu sefer Floransa, Venedik ve Istanbul sırların bekçiliğini yapıyorlar. Fakat Harvardlı Simgebilim Profesörü olarak tanıdığımız kahramanımızın aynı zamanda Sanat Tarihi (bu anlaşılır) ve dahi Edebiyat (bunu bilemedim) konularında da üstün bilgisi olduğu ortaya çıkıyor. Kitap boyu bilgilerini konuşturuyor sürekli. Daha doğrusu Dan Brown bizi bilgi bombardımanına tutuyor ve bu sefer misal Da Vinci Şifresi'ndeki gibi değil; kahramanlarımız bildiğin koşa koşa kötü tiplerden kaçarlarken, aksiyonun ortasında durup bize binanın tarihçesini, Dante'nin modern edebiyat üzerindeki etkilerini, İlahi Komedya'nın satırları arasında gizli manaları uzun uzun anlatıyor ve bu bilgileri okumak güzel de olsa; kitabın atmosferini mahvediyor bence. Macera kitabından ziyade Lise 1 ders kitabı tadı var bu kitapta.
Istanbul ise ayrı bir alem. Yazarın şehrimizden bahsetme tarzını sevdim. Allah, ne babalamış ne övmüş sormayın. Yoksa bizimkiler de mi para yedirdi Dan'e kitabında Istanbul'u tanıtsın diye? Aslında burası kitabın başrolünde olmalıydı ya, neyse. Sonuçta kitap sayesinde şehrin bir sürü insanın ilgisini çekeceği kesin. Dediğim gibi kitabın bu kısmını çok sevdim.
Sonuçta başarısız bir roman bence Cehennem. Dan Brown yeni kitap çıkartırsa hala alıp okurum ama ilk iki Robert Longdon macerası gibi heyecanla, ağzımın suları aka aka okuduğum başka bir romanı olur mu bilemem.
Olmamış, orta verdim. otur!
***Not : Altın Kitaplar cinlik yapıp, İlahi Komedya'nın Cehennem kısmını bastı geçenlerde. Ama ona para vermeyin, ben size, muhteşem Rekin Teksoy çevirisi ve harikulade baskısı ile ile Oğlak Yayınları'nın kutulu 3 kitaplık setini öneriyorum. Yıllar önce babam hediye ettiğinde Cehennem'i okumuştum. Gerçekten çok etkileyici idi. Araf'ta sıkılınca kitabı yarım bıraktım ama olsun. En güzeli Cehennem zaten:)
Dan Brown'un son romanı müthiş pazarlama taktikleri ile çılgınlar gibi pompalanırken, ben de bu reklam rüzgarına kapılarak kendimi kitap çıksın diye gün sayarken buldum? Tam Özal çağı, reklamlar çağı çocuğuyum değil mi? Yazarın bir önceki romanı Kayıp Sembol'ü sevmemiştim. Mason Biraderlerin bir çuval para döküp tanıtım için Dan'e bu romanı yazdırdıklarını düşünmüştüm. Cehennem ile yazar eski dünyaya ve Rönsans'ın kalbine dönüş yaptığı için, yine de yeni kitabın daha güzel olacağını düşünerek heyecanlanıyordum. Bu arada çıkan haberler, sadece seçilmiş bir kaç ülkeden çevirmenin Londra'da bir yere hapsolup 45 günde kitabı kendi dillerine tercüme ettiklerini anlatıyordu. İlginç olan bu grupta Türk çevirmenlerin de bulunmasıydı. Kitap Türkiye'de; Amerika ile aynı gün, 14 Mayıs'ta yayınlanacaktı. Türkiye'de Dan Brown, misal Fransa'dan veya Rusya'da daha mı fazla okunmaka idi? Hayretler içindeydim.
Nihayet Mayıs'ın 14'ü geldi, akşam iş çıkışı koşa koşa eve en yakın D&R'a gittim, kitabı elime aldım ve resmen şoke oldum. Arka kapakta Ayasofya'nın resmi vardı! Kitabın bir kısmı canım şehrim Istanbul'da geçiyordu! Kapaktaki bilgiye göre maceranın büyük finali Istanbul'da yaşanıyor ve esrar burada çözülüyordu.
Eve adeta koşarak geldim, o gece 150 sayfa; ertesi gece bir o kadar daha okudum. Perşembe gecesi ise bir buçuğa kadar oturup kitabı bitirdim.
Cehennem bence öyle ahım şahım, harika bir kitap değil. Da Vinci Şifresi ile Melekler ve Şeytanlar'ın nefes nefese okunan heyecanlı atmosferi, bulmacalarla dolu Indiana Jones benzeri maceraları yok burada. Ama kitabın finalinde tüm canlılığı, kaotizmi ve curcunası ile Istanbul kitaba damgasını vuruyor! Kitabın en güzel yeri Istanbul'da geçen finaliydi bence.
Kahramanımız Robert Langdon son hatırladığında Massachusetts'dedir, gözlerini açtığında ise kendini Floransa'da ufak bir hastanede bulur. Kafasından vurulmuştur, son iki günü hatırlamamaktadır, peşindeki kirpi saçlı, motorlu, dövmeli bir kadın onu öldürmeye çalışmaktadır (Dan Brown, Lisbeth Salander'den mi etkilendi acep?) Langdon, genç ve güzel doktor Sienna'nın yardımıyla hastaneden kaçar. Emektar Harris Tüvid cekedinin hiç bilmediği gizli cebinde tuhaf bir alet bulur, bu alet Dante'nin İlahi Komedya'da anlattığı Cehennem'im bir tasvirini gizlemektedir ve Robert'in, nedenini anımsamasa da, bu tasvirdeki sırları çözmesi gerekmektedir.
Robert Langdon yanında yine genç bir kadınla, tarihi mekanları geziyor. Bu sefer Floransa, Venedik ve Istanbul sırların bekçiliğini yapıyorlar. Fakat Harvardlı Simgebilim Profesörü olarak tanıdığımız kahramanımızın aynı zamanda Sanat Tarihi (bu anlaşılır) ve dahi Edebiyat (bunu bilemedim) konularında da üstün bilgisi olduğu ortaya çıkıyor. Kitap boyu bilgilerini konuşturuyor sürekli. Daha doğrusu Dan Brown bizi bilgi bombardımanına tutuyor ve bu sefer misal Da Vinci Şifresi'ndeki gibi değil; kahramanlarımız bildiğin koşa koşa kötü tiplerden kaçarlarken, aksiyonun ortasında durup bize binanın tarihçesini, Dante'nin modern edebiyat üzerindeki etkilerini, İlahi Komedya'nın satırları arasında gizli manaları uzun uzun anlatıyor ve bu bilgileri okumak güzel de olsa; kitabın atmosferini mahvediyor bence. Macera kitabından ziyade Lise 1 ders kitabı tadı var bu kitapta.
Istanbul ise ayrı bir alem. Yazarın şehrimizden bahsetme tarzını sevdim. Allah, ne babalamış ne övmüş sormayın. Yoksa bizimkiler de mi para yedirdi Dan'e kitabında Istanbul'u tanıtsın diye? Aslında burası kitabın başrolünde olmalıydı ya, neyse. Sonuçta kitap sayesinde şehrin bir sürü insanın ilgisini çekeceği kesin. Dediğim gibi kitabın bu kısmını çok sevdim.
Sonuçta başarısız bir roman bence Cehennem. Dan Brown yeni kitap çıkartırsa hala alıp okurum ama ilk iki Robert Longdon macerası gibi heyecanla, ağzımın suları aka aka okuduğum başka bir romanı olur mu bilemem.
Olmamış, orta verdim. otur!
***Not : Altın Kitaplar cinlik yapıp, İlahi Komedya'nın Cehennem kısmını bastı geçenlerde. Ama ona para vermeyin, ben size, muhteşem Rekin Teksoy çevirisi ve harikulade baskısı ile ile Oğlak Yayınları'nın kutulu 3 kitaplık setini öneriyorum. Yıllar önce babam hediye ettiğinde Cehennem'i okumuştum. Gerçekten çok etkileyici idi. Araf'ta sıkılınca kitabı yarım bıraktım ama olsun. En güzeli Cehennem zaten:)
14 Mayıs 2013 Salı
Gölün Kıyısında (Crow Lake)
Mary Lawson, Domingo Yayınları
Bazen daha okumaya başlar başlamaz, "bu ne güzel kitapmış" dersiniz, benim için Gölün Kıyısında tam da böyle bir kitaptı.
İki erkek iki kız dört kardeş: Luke, Matt, Kate ve Bo; Kanada'nın kuzeyinde, göllerin kıyısındaki evlerinde yaşıyorlar. Gölün hayatlarındaki anlamı büyük, özellikle Matt ve onu taparcasına seven Kate için. İkisi saatlerce göl kenarında yatarak tabiatı incelemekten bıkıp usanmıyorlar. Matt doğaya hayran ve Kate'e aynı şekilde çevreye bakmayı ve görmeyi öğretiyor. Luke, en büyükleri, herkes serseri olacağını düşünürken öğretmen okulunu kazanıyor. Bo ise minik, sarı saçları kafasında hep dimdik duran ve inatçı bir bebek. Ne var ki insan hep çocuk kalmıyor, hayat hep göl kenarındaki gamsız saatler gibi sıcak ve sevgi dolu değil.
Kitabın anlatıcısı 27 yaşındaki Kate, bize çocukluğunun hayatını en etkilemiş olan senesinden bahsediyor. 20 yıl önce kardeşleri ile başlarına gelenleri ve beraber atlattıkları o zorlu kışı; tek okulu ve bir tane bakkalı olan küçük çiftçi kasabasındaki hayatları; komşuları Pye ailesinin Kate'in ve kardeşlerinin hayatını değiştirecek tarihçesini öğreniyoruz. O küçük kasaba ve kasaba ahalisi; çiftçilerin zorlu koşullarda çalışarak sürdürdükleri yaşamları o kadar canlı ve gerçek ki, etkilenmemek elde değil. Bir senede 4 kardeşin başlarına gelenler ürkütücü de olsa abartı değil. Yazar melodrama kaçmıyor, kitabın aynen arka kapakta yazdığı gibi kontrollü bir duygusallığı var.
Aile ve en önemlisi kardeşler, kardeş sevgisi ve büyümek hakkında harikulade bir kitap. Su gibi akıp gitti, ben çok sevdim.
Bazen daha okumaya başlar başlamaz, "bu ne güzel kitapmış" dersiniz, benim için Gölün Kıyısında tam da böyle bir kitaptı.
İki erkek iki kız dört kardeş: Luke, Matt, Kate ve Bo; Kanada'nın kuzeyinde, göllerin kıyısındaki evlerinde yaşıyorlar. Gölün hayatlarındaki anlamı büyük, özellikle Matt ve onu taparcasına seven Kate için. İkisi saatlerce göl kenarında yatarak tabiatı incelemekten bıkıp usanmıyorlar. Matt doğaya hayran ve Kate'e aynı şekilde çevreye bakmayı ve görmeyi öğretiyor. Luke, en büyükleri, herkes serseri olacağını düşünürken öğretmen okulunu kazanıyor. Bo ise minik, sarı saçları kafasında hep dimdik duran ve inatçı bir bebek. Ne var ki insan hep çocuk kalmıyor, hayat hep göl kenarındaki gamsız saatler gibi sıcak ve sevgi dolu değil.
Kitabın anlatıcısı 27 yaşındaki Kate, bize çocukluğunun hayatını en etkilemiş olan senesinden bahsediyor. 20 yıl önce kardeşleri ile başlarına gelenleri ve beraber atlattıkları o zorlu kışı; tek okulu ve bir tane bakkalı olan küçük çiftçi kasabasındaki hayatları; komşuları Pye ailesinin Kate'in ve kardeşlerinin hayatını değiştirecek tarihçesini öğreniyoruz. O küçük kasaba ve kasaba ahalisi; çiftçilerin zorlu koşullarda çalışarak sürdürdükleri yaşamları o kadar canlı ve gerçek ki, etkilenmemek elde değil. Bir senede 4 kardeşin başlarına gelenler ürkütücü de olsa abartı değil. Yazar melodrama kaçmıyor, kitabın aynen arka kapakta yazdığı gibi kontrollü bir duygusallığı var.
Aile ve en önemlisi kardeşler, kardeş sevgisi ve büyümek hakkında harikulade bir kitap. Su gibi akıp gitti, ben çok sevdim.
12 Mayıs 2013 Pazar
Yatak (Bed)
David Whitehouse, Domingo Yayınları
Hiçbir şey yapmamak, bazen her şeyi değiştirir.
İki sene önce, önce o harika Çoluk Çocuk'u ardından da beklenmedik On Bir'i okuduktan sonra Domingo Yayınları'nı sıkı takip etmek gerekiyor demiştim. Gerçekten çok ilginç ve zevkle okuduğum kitaplar yayınlıyorlar ve favori yayınevim gibi bir şey oldular.
Yatak, başına buyruk ve sıradışı Malcolm'un hikayesini, küçük erkek kardeşinin ağzından anlatıyor. Küçük kardeşin adını hiç bilemiyoruz. Yazarımız bir röportajda, kardeşe bilerek isim vermediğini; çünkü onun tüm hayatını Malcolm'un gölgesi altında yaşadığını söylüyor.
Malcolm ufaklığından itibaren sisteme karşı çıkan bir çocuk, istemediği şeyleri yapmak zorunda kalmamak için soyunuveriyor, ailesi yerin dibine geçerken o, çırılçıplak ortalıkta koşuşturmaktan hiç mi hiç çekinmiyor. Büyüyünce ise, neden ona dayatılan planı yaşamak zorunda olduğunu sorguluyor. Neden herkes işe girip çalışmak, evlenip fatura ödemek, üreyip çocuk sahibi olmak zorundadır ki? Sonunda bu ortalama ömürden geriye ne kalacaktır? Hayatın ne anlamı vardır? Eğer yapman gereken şeyi yapmıyorsan, o hale hiç birşey yapmaya da gerek yoktur.
Böylelikle Malcolm, 25 yaşında, bir daha kalkmamacasına yatağına yatar. Ailesinin bütün dünyasını değiştirecektir bu şekilde.
Malcolm'un kardeşi hikayesini bugünden, yataktan kımıldamayan 600 kiloluk obez adam ile başlıyor anlatmaya. Sonra geri dönüşlerle çocukluk yıllarından bahsediyor. Her iki zaman dilimini de merakla takip ediyoruz.. Malcolm'u yatağa yatıran geçmişini ve yatakta geçen bugününü sular seller gibi yutarak okuyoruz adeta.
İnsan hayatı, aile, sevgi ve aşk üzerine sarsıcı bir kitap.
6 Mayıs 2013 Pazartesi
Boş Koltuk (The Casual Vacancy)
J.K. Rowling, Doğan Kitap
Ben Harry Potter gibi bir efsane yaratmış olsam, herhalde bir daha oturup kitap yazmaya cesaret edemezdim. Ama Jo Rowling neden özel biri olduğunu bu şekilde gösteriyor. Harry'nin son macerasının yayınlanmasının üzerinden 5 sene geçtikten sonra, onunla uzaktan yakından alakası olmayıp merkezdeki karakterinin adını da fütursuzca Barry koyduğu romanı göğsünü gere gere yayınladı Jo Rowling.
Gerçekten, kapakta başka bir yazarın adı yazılı olsa, ben de Radikal Kitap ekinde konuyu okuyunca sıkıntıyla pöfler ve kitabı almayı düşünmezdim bile. Konu alabildiğine lokal. İngiltere kırsalında ufak Pagford kasabasının sevilen vatandaşı Barry Fairbrother şak diye düşüp ölünce, kasaba meclisinde bir koltuk boşalıyor. Kasabadaki aileler arasında boş koltuğu kapmak için sessiz ve derinden bir savaş başlarken, ailelerin ergen çocukları okulda ve sokalarda kendi mücadelelerini veriyorlar. Kitapta, dışarıdan masalsı bir yer gibi görünen kasabanın kokuşmuş, çıkarcı içyüzü ile ergenlerin yaşamı; Barry'nin ölümünün bireyler üzerindeki etkisi, başabaş anlatılmış. Yani yetişkinlerin ikiyüzlülüğü ile gençlerin problemleri üzerine bir roman diyebiliriz. Adeta bir ergen destanı, Boş Koltuk.
Kitabın başından itibaren kasabanın zengin-fakir çeşit çeşit aileleri ile tanışıyoruz. Her birinin gelmişini geçmişini, derdini tasasını öğrenip iyice tanışıyoruz bu insanlarla. Olaylar kesintisiz şekilde bu karakterlerin bakış açılarından anlatılıyor, her birinin hikayesine ortak oluyoruz. Kaçınılmaz olarak, meclis üyeliği için çekişmeler devam ederken, bütün hikayeler birbiriyle kesişiyor. Ve mükemmel finalde her şey yerli yerine oturuyor.
Aslında Jo Rowling, daha çok yeniyetmelerin etrafında dönen bir hikaye yazabilirmiş, o zaman daha evrensel olurmuş romanımız. Kasabanın belediye meclisi mevzusu bizimle uzaktan yakından ilgisi olmayan, oldukça yerel bir konu. Fakat kadın öyle bir yazmış ki, anlattığı bütün karakterler şıp diye gözümün önünde belirdi, hepsini görmüş kadar oldum; o kasaba otobüse binsek gidecekmişiz kadar gerçek. Sanırım olaylardan çok bireylerle ilgili, hatta psikolojik bir roman diyebiliriz Boş Koltuk'a fakat, bir an bile sıkılmadan, başından sonuna kadar kesintisiz okuyup bitirdim. Sular seller gibi akıcı geldi kitap bana ve bittiğinde nefis bir edebiyat tadı bıraktı bende.
Umarım, Jo Rowling'in gelecek kitabı için 5 sene daha beklemeyiz, daha çok yıllar boyunca, uzun uzun romanlar yazar. Kadının sayfalar üzerinde dünya yaratmakta üstüne yok. İster Harry Potter'ın fantastik dünyası, ister günümüzün can acıtacak denli gerçek ve sefil dünyası olsun. Rowling'in o akıcı, damaktan yağ gibi kayıp giden edebiyatını okumak büyük zevk bence.
Ben Harry Potter gibi bir efsane yaratmış olsam, herhalde bir daha oturup kitap yazmaya cesaret edemezdim. Ama Jo Rowling neden özel biri olduğunu bu şekilde gösteriyor. Harry'nin son macerasının yayınlanmasının üzerinden 5 sene geçtikten sonra, onunla uzaktan yakından alakası olmayıp merkezdeki karakterinin adını da fütursuzca Barry koyduğu romanı göğsünü gere gere yayınladı Jo Rowling.
Gerçekten, kapakta başka bir yazarın adı yazılı olsa, ben de Radikal Kitap ekinde konuyu okuyunca sıkıntıyla pöfler ve kitabı almayı düşünmezdim bile. Konu alabildiğine lokal. İngiltere kırsalında ufak Pagford kasabasının sevilen vatandaşı Barry Fairbrother şak diye düşüp ölünce, kasaba meclisinde bir koltuk boşalıyor. Kasabadaki aileler arasında boş koltuğu kapmak için sessiz ve derinden bir savaş başlarken, ailelerin ergen çocukları okulda ve sokalarda kendi mücadelelerini veriyorlar. Kitapta, dışarıdan masalsı bir yer gibi görünen kasabanın kokuşmuş, çıkarcı içyüzü ile ergenlerin yaşamı; Barry'nin ölümünün bireyler üzerindeki etkisi, başabaş anlatılmış. Yani yetişkinlerin ikiyüzlülüğü ile gençlerin problemleri üzerine bir roman diyebiliriz. Adeta bir ergen destanı, Boş Koltuk.
Kitabın başından itibaren kasabanın zengin-fakir çeşit çeşit aileleri ile tanışıyoruz. Her birinin gelmişini geçmişini, derdini tasasını öğrenip iyice tanışıyoruz bu insanlarla. Olaylar kesintisiz şekilde bu karakterlerin bakış açılarından anlatılıyor, her birinin hikayesine ortak oluyoruz. Kaçınılmaz olarak, meclis üyeliği için çekişmeler devam ederken, bütün hikayeler birbiriyle kesişiyor. Ve mükemmel finalde her şey yerli yerine oturuyor.
Aslında Jo Rowling, daha çok yeniyetmelerin etrafında dönen bir hikaye yazabilirmiş, o zaman daha evrensel olurmuş romanımız. Kasabanın belediye meclisi mevzusu bizimle uzaktan yakından ilgisi olmayan, oldukça yerel bir konu. Fakat kadın öyle bir yazmış ki, anlattığı bütün karakterler şıp diye gözümün önünde belirdi, hepsini görmüş kadar oldum; o kasaba otobüse binsek gidecekmişiz kadar gerçek. Sanırım olaylardan çok bireylerle ilgili, hatta psikolojik bir roman diyebiliriz Boş Koltuk'a fakat, bir an bile sıkılmadan, başından sonuna kadar kesintisiz okuyup bitirdim. Sular seller gibi akıcı geldi kitap bana ve bittiğinde nefis bir edebiyat tadı bıraktı bende.
Umarım, Jo Rowling'in gelecek kitabı için 5 sene daha beklemeyiz, daha çok yıllar boyunca, uzun uzun romanlar yazar. Kadının sayfalar üzerinde dünya yaratmakta üstüne yok. İster Harry Potter'ın fantastik dünyası, ister günümüzün can acıtacak denli gerçek ve sefil dünyası olsun. Rowling'in o akıcı, damaktan yağ gibi kayıp giden edebiyatını okumak büyük zevk bence.
30 Nisan 2013 Salı
Gelinler ve Nedimeler (Bridesmaids)
Jane Costello, Artemis Yayınları
Geçenlerde canım sıkkındı, marketten yoğurt, ekmek filan alırken 5 liralık kitapları gördüm. Baktım en üstte chick-lit tabir ettiğimiz romantik komediler, kaptım hemen bir tanesini. Eve gelir gelmez de okudum, pek eğlendim okurken.
Evie Hart pek kafa dengi bir arkadaşımız, kızçeler grubu var; şehvetli Valentina, şişko Charlotte, zengin Georgia ve dağınık Grace. Kızlar pıtır pıtır evlenmeye başlayınca Evie kendini arka arkaya nedime olarak buluyor. Tabii romantik komedi gereği, ilk düğünde süper yakışıklı Jack ile karşılaşıyor ama adamın karşısında başına sürekli komik rezil şeyler geldiği için habire yerlerin dibine geçiyor falan filan. İşte tam klasik bir komedi, ama güldüm ben okurken, başarılıydı. Sonu biraz alelacele gelmiş olsa da ohh iyi ki okumuşum dedim. Ama 5 liraya aldığım için değdi, yoksa 22 Lira da verilmez herhalde.
Gülüp eğlenmek için ideal. Tavsiye olunur.
Geçenlerde canım sıkkındı, marketten yoğurt, ekmek filan alırken 5 liralık kitapları gördüm. Baktım en üstte chick-lit tabir ettiğimiz romantik komediler, kaptım hemen bir tanesini. Eve gelir gelmez de okudum, pek eğlendim okurken.
Evie Hart pek kafa dengi bir arkadaşımız, kızçeler grubu var; şehvetli Valentina, şişko Charlotte, zengin Georgia ve dağınık Grace. Kızlar pıtır pıtır evlenmeye başlayınca Evie kendini arka arkaya nedime olarak buluyor. Tabii romantik komedi gereği, ilk düğünde süper yakışıklı Jack ile karşılaşıyor ama adamın karşısında başına sürekli komik rezil şeyler geldiği için habire yerlerin dibine geçiyor falan filan. İşte tam klasik bir komedi, ama güldüm ben okurken, başarılıydı. Sonu biraz alelacele gelmiş olsa da ohh iyi ki okumuşum dedim. Ama 5 liraya aldığım için değdi, yoksa 22 Lira da verilmez herhalde.
Gülüp eğlenmek için ideal. Tavsiye olunur.
29 Nisan 2013 Pazartesi
Gizemli Benedict Derneği 2 : Tehlikeli Yolculuk
Trenton Lee Stewart, Pegasus Yayınları
Gizemli Benedict Derneği'nin ilk macerasını okuduğumda, Pegasus Yayınları bu serinin devamını getirmez diye çemkirmiştim. Beni utandırdılar, serinin devamını basmaya devam ettiler. Bana da alıp okuması düştü tabii.
Kahramanlarımız Reynie, Kate, Sticky ve Constance; ilk maceradan tam bir yıl sonra tekrar tekrar buluşurlar. Ne yazık ki Bay Benedict kaçırılmış, çocuklara sırlarla dolu ipuçları bırakmıştır. Bizimkiler ipuçlarını çözerek bay Benedict'in peşinde ummadıkları maceralarla dolu bir serüvene atılırlar.
Tabii ki çabucak okunan, eğlenceli, hafif bir roman Tehlikeli Yolculuk. Eski çocuk romanlarına duyduğum özlemi bir nebze olsun yatıştırıyor. Yine de bu sefer çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Çocuklar pek akıllı, çok fazla mantık yürütüyorlar. Alttan alta habire moral değerler pompalanıyor. Bense veletlerin fazla düşünüp taşınmadan sadece serüven yaşamalarını istiyorum. Ahlaki değerleri de boşver gitsin. Anamızdan babamızdan öğreniyoruz onları, kitabın tadını kaçırmaya lüzum yok.
Üçüncü macera da yayınlanmış. Onu da alıp okuyacağım:) Aferin Pegasus, bu sefer serinin içine etmemeyi başardınız:)
Gizemli Benedict Derneği'nin ilk macerasını okuduğumda, Pegasus Yayınları bu serinin devamını getirmez diye çemkirmiştim. Beni utandırdılar, serinin devamını basmaya devam ettiler. Bana da alıp okuması düştü tabii.
Kahramanlarımız Reynie, Kate, Sticky ve Constance; ilk maceradan tam bir yıl sonra tekrar tekrar buluşurlar. Ne yazık ki Bay Benedict kaçırılmış, çocuklara sırlarla dolu ipuçları bırakmıştır. Bizimkiler ipuçlarını çözerek bay Benedict'in peşinde ummadıkları maceralarla dolu bir serüvene atılırlar.
Tabii ki çabucak okunan, eğlenceli, hafif bir roman Tehlikeli Yolculuk. Eski çocuk romanlarına duyduğum özlemi bir nebze olsun yatıştırıyor. Yine de bu sefer çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Çocuklar pek akıllı, çok fazla mantık yürütüyorlar. Alttan alta habire moral değerler pompalanıyor. Bense veletlerin fazla düşünüp taşınmadan sadece serüven yaşamalarını istiyorum. Ahlaki değerleri de boşver gitsin. Anamızdan babamızdan öğreniyoruz onları, kitabın tadını kaçırmaya lüzum yok.
Üçüncü macera da yayınlanmış. Onu da alıp okuyacağım:) Aferin Pegasus, bu sefer serinin içine etmemeyi başardınız:)
28 Nisan 2013 Pazar
Ruhi Mücerret
Murat Menteş, April Yayıncılık
Eğlenceli kapağı ile dikkatimi çeken Ruhi Mücerret'in adını sık sık duyunca alıp okumaya karar verdim. Kitabın başları hoşuma gitti. 100 yaşına gelmiş, ailesinden bir sürü insan gömdüğü halde kendi ölememiş son İstiklal Harbi Gazisi Ruhi Mücerret'in maceraları, en başta delişmen ve çok çılgınca idi. Kahramanımızın her fırsatta "ve mezar taşıma şunu yazdırmaya karar verdim", "sonuçta mezar taşıma bunu yazdıracağım" vs vs demelerini sevdim, hatta her birinin altını çizdim.
Kitap ilerledikçe maalesef beni boğmaya başladı, fazla düşük çeneli mi desem nasıl ifade etsem bilemiyorum. Çok ve fakat boş konuşuyordu bu kitap bence. Uzadıkça sıktı, sonlara doğru Civan Kazanova anlatmaya başlayınca biraz daha tahammül edilebilir oldu. Finalde ise "ohh şükür bitti" hissiyle ayrıldım bu kitaptan.
Bence Murat Menteş, bir Alper Canıgüz hiç değil.
Eğlenceli kapağı ile dikkatimi çeken Ruhi Mücerret'in adını sık sık duyunca alıp okumaya karar verdim. Kitabın başları hoşuma gitti. 100 yaşına gelmiş, ailesinden bir sürü insan gömdüğü halde kendi ölememiş son İstiklal Harbi Gazisi Ruhi Mücerret'in maceraları, en başta delişmen ve çok çılgınca idi. Kahramanımızın her fırsatta "ve mezar taşıma şunu yazdırmaya karar verdim", "sonuçta mezar taşıma bunu yazdıracağım" vs vs demelerini sevdim, hatta her birinin altını çizdim.
Kitap ilerledikçe maalesef beni boğmaya başladı, fazla düşük çeneli mi desem nasıl ifade etsem bilemiyorum. Çok ve fakat boş konuşuyordu bu kitap bence. Uzadıkça sıktı, sonlara doğru Civan Kazanova anlatmaya başlayınca biraz daha tahammül edilebilir oldu. Finalde ise "ohh şükür bitti" hissiyle ayrıldım bu kitaptan.
Bence Murat Menteş, bir Alper Canıgüz hiç değil.
23 Nisan 2013 Salı
Kıyamet Kitabı (Doomsday Book)
Connie Willis, İthaki Yayınları
Zamanda yolculuk teması her zaman ilgimi çekmiştir. İthaki yayınları Ortaçağa yolculuk eden bir tarihçi hakkında roman yayınlayınca hemen alıp okudum tabii. Çarpıcı kapağın da etkisi oldu seçimimde.
Kitabın maşallahı var, 600 sayfaya yakın. Fakat ne olacak diye merakla, hiç bırakmadan okudum. Olaylar 2054 yılı sonunda İngiltere'de başlıyor. Gelişen teknoloji zamanda yolculuk etmeyi olanaklı kılmış. Ama kimse Ortaçağ'a gitmemiş henüz. Gencecik tarihçi Kivrin, herşeyi göze alıp insansız deney yapılmasını dahi beklemeden kendini 1320'ye göndertiyor. Bu tarihte henüz ortada Avrupa'nın yarı nüfusunu yok eden veba salgını başlamamış, o yüzden daha güvenli olacağını düşünüyorlar. Tabii ne geçmişte, ne günümüzde olaylar beklendiği gibi gidiyor.
Roman 1992'de yazılmış.Yazarımız 2054'de zaman yolculuğu olacağını hayal etmiş ama cep telefonu olabileceğini düşünememiş. Kitabın günümüzde geçen kısmında bitmek bilmeyen bir telekomünikasyon problemi var. Sürekli birileri başkalarını arayıp ulaşamıyor. hatlar kesiliyor, insanlar evlerinde durmuyor ve bulunamıyorlar. Bu yüzden olay çözülemiyor. Telefonlar görüntülü ama telesekreterleri yok:)) Hatta kahramanımız odasına adam dikip mesaj gelirse almasını istiyor. 2054'deyiz yahu! Bebelerin bile cep telefonu varmıştır eminim:)) O noktada biraz sıkıcı olabilir yani kitap. (Ben sıkılmadım)
Kitabı, Ortaçağ'a giden Kivrin'in macerası olarak okudum, bilimsel ya da fütüristik-fantastik bir tarafı yoktu benim için. Gerçekten çok zevkli bir okumaydı benim adıma. Çünkü önceden de söylediğim gibi çok akıcı ancak biraz fazla detaylı anlatılmış olaylar. Olayların geçtiği 2 haftalık zamanı gün gün, an an yaşıyoruz. Üstelik de etkilendim ben, veba salgını hakkında o kadar çok şey anlatılıyor ki, hapşıran birini gördüğümde aklıma korkunç şeyler gelmeye başladı:)
Özellikle Ortaçağ merakınız varsa mutlaka okuyun derim. Ben çok keyifle okudum.
Zamanda yolculuk teması her zaman ilgimi çekmiştir. İthaki yayınları Ortaçağa yolculuk eden bir tarihçi hakkında roman yayınlayınca hemen alıp okudum tabii. Çarpıcı kapağın da etkisi oldu seçimimde.
Kitabın maşallahı var, 600 sayfaya yakın. Fakat ne olacak diye merakla, hiç bırakmadan okudum. Olaylar 2054 yılı sonunda İngiltere'de başlıyor. Gelişen teknoloji zamanda yolculuk etmeyi olanaklı kılmış. Ama kimse Ortaçağ'a gitmemiş henüz. Gencecik tarihçi Kivrin, herşeyi göze alıp insansız deney yapılmasını dahi beklemeden kendini 1320'ye göndertiyor. Bu tarihte henüz ortada Avrupa'nın yarı nüfusunu yok eden veba salgını başlamamış, o yüzden daha güvenli olacağını düşünüyorlar. Tabii ne geçmişte, ne günümüzde olaylar beklendiği gibi gidiyor.
Roman 1992'de yazılmış.Yazarımız 2054'de zaman yolculuğu olacağını hayal etmiş ama cep telefonu olabileceğini düşünememiş. Kitabın günümüzde geçen kısmında bitmek bilmeyen bir telekomünikasyon problemi var. Sürekli birileri başkalarını arayıp ulaşamıyor. hatlar kesiliyor, insanlar evlerinde durmuyor ve bulunamıyorlar. Bu yüzden olay çözülemiyor. Telefonlar görüntülü ama telesekreterleri yok:)) Hatta kahramanımız odasına adam dikip mesaj gelirse almasını istiyor. 2054'deyiz yahu! Bebelerin bile cep telefonu varmıştır eminim:)) O noktada biraz sıkıcı olabilir yani kitap. (Ben sıkılmadım)
Kitabı, Ortaçağ'a giden Kivrin'in macerası olarak okudum, bilimsel ya da fütüristik-fantastik bir tarafı yoktu benim için. Gerçekten çok zevkli bir okumaydı benim adıma. Çünkü önceden de söylediğim gibi çok akıcı ancak biraz fazla detaylı anlatılmış olaylar. Olayların geçtiği 2 haftalık zamanı gün gün, an an yaşıyoruz. Üstelik de etkilendim ben, veba salgını hakkında o kadar çok şey anlatılıyor ki, hapşıran birini gördüğümde aklıma korkunç şeyler gelmeye başladı:)
Özellikle Ortaçağ merakınız varsa mutlaka okuyun derim. Ben çok keyifle okudum.
2 Nisan 2013 Salı
İstanbul Son Perde (Istanbul Passage)
Joseph Kanon, Epsilon Yayınları
Uzun zamandır, İkinci Dünya Savaşı döneminde Istanbul'da geçen bir roman okumak istiyordum. Türkiye savaşa girmediği için şehirde her memleketten casus cirit atıyormuş o dönemde. Nihayet karşıma Istanbul Son Perde çıkınca şahin gibi üzerine atladım.
Kitabımız savaşın bitişinin arkasından başlıyor aslında. Casuslar İstanbul'u terketmeye başlamış, şehri boşalmaktadır. Amerikan İstihbaratı için ufak tefek işler yapan tüccar Leon Bauer, son bir görevi daha kabul eder. Basit bir teslimattan ibaret görevde beklenmedik bir sorun çıkar, geceyarısı yolun ortasında bir cesetle başbaşa kalan kahramanımız, teslim aldığı savaş suçlusu ile Istanbul'daki çıkar oyunlarının ortasında bulur kendini.
Kitabı çok sevmedim. Okurken sıkıldım, ama yarım bırakmadım. Fazlaca konuşma vardı bence kitapta, o onu dedi, bu bunu dedi, kimseye güvenilmez, herkes yalan söylüyor filan derken heyecan meyecan kalmadı bende. Daha aksiyonlu, şöyle Istanbul'un altını üstüne getiren bir macerayı tercih ederdim. Kitabın dilini de kupkuru, duygusuz buldum. Türkçesinden mi kaynaklandığından emin değilim. Birazcık o yılların atmosferini taşıdığı için devam ettim ama okumaya.
Bitse de gitsek hissiyle okuduğum bir kitap.
Uzun zamandır, İkinci Dünya Savaşı döneminde Istanbul'da geçen bir roman okumak istiyordum. Türkiye savaşa girmediği için şehirde her memleketten casus cirit atıyormuş o dönemde. Nihayet karşıma Istanbul Son Perde çıkınca şahin gibi üzerine atladım.
Kitabımız savaşın bitişinin arkasından başlıyor aslında. Casuslar İstanbul'u terketmeye başlamış, şehri boşalmaktadır. Amerikan İstihbaratı için ufak tefek işler yapan tüccar Leon Bauer, son bir görevi daha kabul eder. Basit bir teslimattan ibaret görevde beklenmedik bir sorun çıkar, geceyarısı yolun ortasında bir cesetle başbaşa kalan kahramanımız, teslim aldığı savaş suçlusu ile Istanbul'daki çıkar oyunlarının ortasında bulur kendini.
Kitabı çok sevmedim. Okurken sıkıldım, ama yarım bırakmadım. Fazlaca konuşma vardı bence kitapta, o onu dedi, bu bunu dedi, kimseye güvenilmez, herkes yalan söylüyor filan derken heyecan meyecan kalmadı bende. Daha aksiyonlu, şöyle Istanbul'un altını üstüne getiren bir macerayı tercih ederdim. Kitabın dilini de kupkuru, duygusuz buldum. Türkçesinden mi kaynaklandığından emin değilim. Birazcık o yılların atmosferini taşıdığı için devam ettim ama okumaya.
Bitse de gitsek hissiyle okuduğum bir kitap.
31 Mart 2013 Pazar
Bülbülü Öldürmek (To Kill A Mockingbird)
Harper Lee, Altın Kitaplar
Bülbülü Öldürmek, edebiyat tarihinin efsanevi kitaplarından biri. Başrolünde Gregory Peck'in oynadığı filmi izlemiştim, keşke filmi izlemeden önce kitabı okumuş olsaydım diye düşündüm. Film iyi güzel ama, kitabın o büyülü havasını veren bir sürü detayı atmak zorunda kalmışlar haliyle.
Kitabın büyüsü bence şu: Küçük kız çocuğu Scout'ın ağzından anlatılan olayları okurken, anında çocukluğunuza dönüyorsunuz. İnanılır gibi değil, sanki ilkokuldayım, o bitmek tükenmek bilmeyen yaz tatili başlamış. Tozlu ve sıcak mahallede koşturarak oyunlar oynuyorum. O kadar enfes yazılmış bir kitap Bülbülü Öldürmek. Şiir gibi akıp gidiyor.
Scout ve abisi Jem, avukat babaları Atticus ile Amerika'nın güney bölgesinde ufak Maycomb kasabasında yaşamaktadırlar. Kölelik yıllar önce kaldırılmış ama siyahlara karşı ırkçılık özellikle güneyde hiç bitmemiştir. Scout ve Jem, hayalgüçlerini alabildiğine kullandıkları oyunlar oynarlar, merakla dış dünyayı izlerler. Babaları beyaz bir kadına tecavüz etmekle suçlanan bir zencinin savunmasını üstlenince gerçek hayatla yüzyüze geleceklerdir.
İşte Scout bize, Jem ile oynadıkları oyunları, kavgalarını, büyüme sıkıntılarını, babaları ile harikulade ilişkilerini, Maycomb kasabasında yaşayan tipleri anlatırken yavaş yavaş bir bulut gibi dava çöküyor olaysız günlerin üzerine. Dava meselesi kitapta olaylara çok güzel yedirilerek anlatılıyor. Filmde ise filmin ilk yarısı çocuklar, ikinci yarısı salt dava üzerine idi sanki. Kitap öyle değil. Scout ve Jem'in yaşadıkları birkaç yazı okurken davayı ve etrafında gelişen olayları da okuyoruz. Ama ayrı bir konu gibi değil, hayatlarının bir parçası olarak.
Yıllar boyu defalarca okunacak bir kitap. Sanırım çocuk olmak, büyümek, vicdan ve ırkçılığa dair yazılmış en güzel eser. Harikulade.
Bülbülü Öldürmek, edebiyat tarihinin efsanevi kitaplarından biri. Başrolünde Gregory Peck'in oynadığı filmi izlemiştim, keşke filmi izlemeden önce kitabı okumuş olsaydım diye düşündüm. Film iyi güzel ama, kitabın o büyülü havasını veren bir sürü detayı atmak zorunda kalmışlar haliyle.
Kitabın büyüsü bence şu: Küçük kız çocuğu Scout'ın ağzından anlatılan olayları okurken, anında çocukluğunuza dönüyorsunuz. İnanılır gibi değil, sanki ilkokuldayım, o bitmek tükenmek bilmeyen yaz tatili başlamış. Tozlu ve sıcak mahallede koşturarak oyunlar oynuyorum. O kadar enfes yazılmış bir kitap Bülbülü Öldürmek. Şiir gibi akıp gidiyor.
Scout ve abisi Jem, avukat babaları Atticus ile Amerika'nın güney bölgesinde ufak Maycomb kasabasında yaşamaktadırlar. Kölelik yıllar önce kaldırılmış ama siyahlara karşı ırkçılık özellikle güneyde hiç bitmemiştir. Scout ve Jem, hayalgüçlerini alabildiğine kullandıkları oyunlar oynarlar, merakla dış dünyayı izlerler. Babaları beyaz bir kadına tecavüz etmekle suçlanan bir zencinin savunmasını üstlenince gerçek hayatla yüzyüze geleceklerdir.
İşte Scout bize, Jem ile oynadıkları oyunları, kavgalarını, büyüme sıkıntılarını, babaları ile harikulade ilişkilerini, Maycomb kasabasında yaşayan tipleri anlatırken yavaş yavaş bir bulut gibi dava çöküyor olaysız günlerin üzerine. Dava meselesi kitapta olaylara çok güzel yedirilerek anlatılıyor. Filmde ise filmin ilk yarısı çocuklar, ikinci yarısı salt dava üzerine idi sanki. Kitap öyle değil. Scout ve Jem'in yaşadıkları birkaç yazı okurken davayı ve etrafında gelişen olayları da okuyoruz. Ama ayrı bir konu gibi değil, hayatlarının bir parçası olarak.
Yıllar boyu defalarca okunacak bir kitap. Sanırım çocuk olmak, büyümek, vicdan ve ırkçılığa dair yazılmış en güzel eser. Harikulade.
Kategori:
altın kitaplar,
atticus finch,
dram,
güney,
ırkçılık,
jem,
scout
30 Mart 2013 Cumartesi
Ölülerle Konuşmak (Talking to the Dead)
Harry Bingham, İthaki Yayınları
Bir Fiona Griffiths macerası.
Kahramanımız Fiona, Galler bölgesinde yaşayan acemi bir dedektif. Fiona yıllar önce hastalanmış ve tuhaf bir psikolojik dengesizliği var. Ağlayamıyor, o anda hissettiği duyguyu tanımlayamıyor. Korku mu? Aşk mı ? Heyecan mı? ... bilemiyor. Ayrıca panik atak krizleri geçiriyor.
Bütün bunalımları ile Fiona, ilk cinayet davasında çalışmaya başlayınca dengesi iyice sarsılıyor. Üstelik Fiona'nın kendine has yöntemleri var, bazen başına buyruk çalışıp, kimseye haber vermeden, tuhaf ipuçları peşinden koşabiliyor. Böylece başını iyice derde sokmaktan kurtulamıyor.
Kitap Fiona'nın acayip ruh hali ve cinayet davası üzerine kurulu. Olaylar gayet gerçekçi ilerliyor, İngiliz polis teşkilatı öyle süpersonik icatlar, muhteşem kahramanlar olmadan, hakiki polisler gibi dava üzerinde çalışıyorlar. Fiona ise ayrı bir alem. Bu kahramanı çok sevdim. Hatta kitaptan birazcık sıkılmama rağmen, Fiona sevgisiyle hiç bıkmadan okuyup bitirdim. Sadece normal insanlar gezegeninde yaşamak, aşık ve mutlu olmak isteyen bu dertli kızın başına neler geleceğini öğrenmeyi çok isterdim. Şimdi hevesle ikinci Fiona macerasını beklemekteyim.
Fazla aksiyonlu bir macera olmadığından birazcık, azıcık sıkıcı gelebilir kitap. Ama öyle salt psikolojik bir roman da değil kesinlikle. Ben sevdim.
Bir Fiona Griffiths macerası.
Kahramanımız Fiona, Galler bölgesinde yaşayan acemi bir dedektif. Fiona yıllar önce hastalanmış ve tuhaf bir psikolojik dengesizliği var. Ağlayamıyor, o anda hissettiği duyguyu tanımlayamıyor. Korku mu? Aşk mı ? Heyecan mı? ... bilemiyor. Ayrıca panik atak krizleri geçiriyor.
Bütün bunalımları ile Fiona, ilk cinayet davasında çalışmaya başlayınca dengesi iyice sarsılıyor. Üstelik Fiona'nın kendine has yöntemleri var, bazen başına buyruk çalışıp, kimseye haber vermeden, tuhaf ipuçları peşinden koşabiliyor. Böylece başını iyice derde sokmaktan kurtulamıyor.
Kitap Fiona'nın acayip ruh hali ve cinayet davası üzerine kurulu. Olaylar gayet gerçekçi ilerliyor, İngiliz polis teşkilatı öyle süpersonik icatlar, muhteşem kahramanlar olmadan, hakiki polisler gibi dava üzerinde çalışıyorlar. Fiona ise ayrı bir alem. Bu kahramanı çok sevdim. Hatta kitaptan birazcık sıkılmama rağmen, Fiona sevgisiyle hiç bıkmadan okuyup bitirdim. Sadece normal insanlar gezegeninde yaşamak, aşık ve mutlu olmak isteyen bu dertli kızın başına neler geleceğini öğrenmeyi çok isterdim. Şimdi hevesle ikinci Fiona macerasını beklemekteyim.
Fazla aksiyonlu bir macera olmadığından birazcık, azıcık sıkıcı gelebilir kitap. Ama öyle salt psikolojik bir roman da değil kesinlikle. Ben sevdim.
17 Mart 2013 Pazar
Bir Tuhaf Turta Davası (The Sweetness At The Bottom Of The Pie)
Alan Bradley, Domingo Yayınları
Bir Flavia De Luce macerası.
1950 yazı... Flavia; babası ve iki ablası ile İngiltere kırsalında, atalardan kalma Buckshaw malikanesinde yaşamaktadır.Onbir yaşındaki kahramanımızın en büyük tutkusu kimyadır ve malikanenin kimsenin pek yanaşmadığı kanadındaki dedelerinden birinden kalmış laboratuvarda, bir sürü deneyler yapmakta; ilginç zehirler kaynatmaktadır.
Bir sabah mutfak kapısının önünde, gagasının ucuna takılmış bir pul ile ölü bir kuş bulurlar. Hemen ertesinde, Flavia bahçedeki hıyarların içinde yatan bir ceset keşfeder. Ama hiç korkmamıştır, aksine bu işleri alabildiğine ilginç bulmaktadır cesur Flavia. Polisler malikaneye gelip araştırma yapmaya başladıklarında, Flavia da bisikletine atlayıp kasabaya inecek ve kendi soruşturmasını takip edecektir.
Hemen söyleyeyim, bu kitaba bayıldım. Kitap 2009 senesinde basılmış, aslında bir seri imiş ama Domingo diğer Flavia maceralarını 2009'dan beri yayınlamadığına göre o konuda ümidimizi kesmekte fayda var:( Halbuki, Flavia şahane bir karakter, cesur, korkusuz, zeki ve yaşadığı maceralar harikulade eğlenceli. Tabii işin içine İngiliz kırsalı, köhne bir malikane, meraklı kasaba ahalisi gibi klasik öğeler de eklenince, tadından yenmez bir kitap olmuş bu.
Severek tavsiye ediyorum.
Bir Flavia De Luce macerası.
1950 yazı... Flavia; babası ve iki ablası ile İngiltere kırsalında, atalardan kalma Buckshaw malikanesinde yaşamaktadır.Onbir yaşındaki kahramanımızın en büyük tutkusu kimyadır ve malikanenin kimsenin pek yanaşmadığı kanadındaki dedelerinden birinden kalmış laboratuvarda, bir sürü deneyler yapmakta; ilginç zehirler kaynatmaktadır.
Bir sabah mutfak kapısının önünde, gagasının ucuna takılmış bir pul ile ölü bir kuş bulurlar. Hemen ertesinde, Flavia bahçedeki hıyarların içinde yatan bir ceset keşfeder. Ama hiç korkmamıştır, aksine bu işleri alabildiğine ilginç bulmaktadır cesur Flavia. Polisler malikaneye gelip araştırma yapmaya başladıklarında, Flavia da bisikletine atlayıp kasabaya inecek ve kendi soruşturmasını takip edecektir.
Hemen söyleyeyim, bu kitaba bayıldım. Kitap 2009 senesinde basılmış, aslında bir seri imiş ama Domingo diğer Flavia maceralarını 2009'dan beri yayınlamadığına göre o konuda ümidimizi kesmekte fayda var:( Halbuki, Flavia şahane bir karakter, cesur, korkusuz, zeki ve yaşadığı maceralar harikulade eğlenceli. Tabii işin içine İngiliz kırsalı, köhne bir malikane, meraklı kasaba ahalisi gibi klasik öğeler de eklenince, tadından yenmez bir kitap olmuş bu.
Severek tavsiye ediyorum.
10 Mart 2013 Pazar
Nemesis
Jo Nesbo, Doğan Kitap
Jo Nesbo'yu 2 sene önce okuduğum "Doktor Proktor'un Osuruk Tozu" isimli eğlenceli kitabıyla tanımıştım. Meğersem başarılı bir cinai roman yazarı imiş kendisi.
Nemesis, Ejderha Dövmeli Kız ile keşfetmeye başladığımız kuzey polisiyelerinin güzel bir örneği. Bu kez Norveç'teyiz, kahramanımız Harry Hole, beklendiği üzere sorunlu bir dedektif. Aslında Harry Hole bir seri macera yaşamış, Jo Nesbo dokuz tane Harry Hole polisiyesi yayınlamış bugüne kadar. Ben kahramanımızı sevdim, bana uzak ya da tek boyutlu değildi. Kahramanı benimsediğim için de kitaptan keyif aldım diyebilirim.
Nemesis'de, dedektifimiz bir görevlinin öldürüldüğü banka soygunu üzerinde çalışmakta iken; eski sevgilisinin davetini kabul ederek evine yemeğe gidiyor. Ertesi sabah kendi evinde uyandığında hiçbir şey hatırlamadığını farkedip şaşırıyor. Üstüne bir de sevgilisinin cinayete kurban gittiği ortaya çıkınca Harry her taraftan sıkıştırılmış bir durumda buluyor kendini. Hem banka soygunu cinayetini çözmeli, hem de kendi masumiyetini ispatlamalı.
Kitabın temposu hiç düşmüyor. Bazı karakterleri ile bana "Kuzuların Sessizliği'ni anımsattığını söylemeliyim. Sevdim ben bu kitabı, yazarın diğer maceraları da yayınlanırsa alır okurum.
Jo Nesbo'yu 2 sene önce okuduğum "Doktor Proktor'un Osuruk Tozu" isimli eğlenceli kitabıyla tanımıştım. Meğersem başarılı bir cinai roman yazarı imiş kendisi.
Nemesis, Ejderha Dövmeli Kız ile keşfetmeye başladığımız kuzey polisiyelerinin güzel bir örneği. Bu kez Norveç'teyiz, kahramanımız Harry Hole, beklendiği üzere sorunlu bir dedektif. Aslında Harry Hole bir seri macera yaşamış, Jo Nesbo dokuz tane Harry Hole polisiyesi yayınlamış bugüne kadar. Ben kahramanımızı sevdim, bana uzak ya da tek boyutlu değildi. Kahramanı benimsediğim için de kitaptan keyif aldım diyebilirim.
Nemesis'de, dedektifimiz bir görevlinin öldürüldüğü banka soygunu üzerinde çalışmakta iken; eski sevgilisinin davetini kabul ederek evine yemeğe gidiyor. Ertesi sabah kendi evinde uyandığında hiçbir şey hatırlamadığını farkedip şaşırıyor. Üstüne bir de sevgilisinin cinayete kurban gittiği ortaya çıkınca Harry her taraftan sıkıştırılmış bir durumda buluyor kendini. Hem banka soygunu cinayetini çözmeli, hem de kendi masumiyetini ispatlamalı.
Kitabın temposu hiç düşmüyor. Bazı karakterleri ile bana "Kuzuların Sessizliği'ni anımsattığını söylemeliyim. Sevdim ben bu kitabı, yazarın diğer maceraları da yayınlanırsa alır okurum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
















































