12 Mayıs 2013 Pazar
Yatak (Bed)
David Whitehouse, Domingo Yayınları
Hiçbir şey yapmamak, bazen her şeyi değiştirir.
İki sene önce, önce o harika Çoluk Çocuk'u ardından da beklenmedik On Bir'i okuduktan sonra Domingo Yayınları'nı sıkı takip etmek gerekiyor demiştim. Gerçekten çok ilginç ve zevkle okuduğum kitaplar yayınlıyorlar ve favori yayınevim gibi bir şey oldular.
Yatak, başına buyruk ve sıradışı Malcolm'un hikayesini, küçük erkek kardeşinin ağzından anlatıyor. Küçük kardeşin adını hiç bilemiyoruz. Yazarımız bir röportajda, kardeşe bilerek isim vermediğini; çünkü onun tüm hayatını Malcolm'un gölgesi altında yaşadığını söylüyor.
Malcolm ufaklığından itibaren sisteme karşı çıkan bir çocuk, istemediği şeyleri yapmak zorunda kalmamak için soyunuveriyor, ailesi yerin dibine geçerken o, çırılçıplak ortalıkta koşuşturmaktan hiç mi hiç çekinmiyor. Büyüyünce ise, neden ona dayatılan planı yaşamak zorunda olduğunu sorguluyor. Neden herkes işe girip çalışmak, evlenip fatura ödemek, üreyip çocuk sahibi olmak zorundadır ki? Sonunda bu ortalama ömürden geriye ne kalacaktır? Hayatın ne anlamı vardır? Eğer yapman gereken şeyi yapmıyorsan, o hale hiç birşey yapmaya da gerek yoktur.
Böylelikle Malcolm, 25 yaşında, bir daha kalkmamacasına yatağına yatar. Ailesinin bütün dünyasını değiştirecektir bu şekilde.
Malcolm'un kardeşi hikayesini bugünden, yataktan kımıldamayan 600 kiloluk obez adam ile başlıyor anlatmaya. Sonra geri dönüşlerle çocukluk yıllarından bahsediyor. Her iki zaman dilimini de merakla takip ediyoruz.. Malcolm'u yatağa yatıran geçmişini ve yatakta geçen bugününü sular seller gibi yutarak okuyoruz adeta.
İnsan hayatı, aile, sevgi ve aşk üzerine sarsıcı bir kitap.
6 Mayıs 2013 Pazartesi
Boş Koltuk (The Casual Vacancy)
J.K. Rowling, Doğan Kitap
Ben Harry Potter gibi bir efsane yaratmış olsam, herhalde bir daha oturup kitap yazmaya cesaret edemezdim. Ama Jo Rowling neden özel biri olduğunu bu şekilde gösteriyor. Harry'nin son macerasının yayınlanmasının üzerinden 5 sene geçtikten sonra, onunla uzaktan yakından alakası olmayıp merkezdeki karakterinin adını da fütursuzca Barry koyduğu romanı göğsünü gere gere yayınladı Jo Rowling.
Gerçekten, kapakta başka bir yazarın adı yazılı olsa, ben de Radikal Kitap ekinde konuyu okuyunca sıkıntıyla pöfler ve kitabı almayı düşünmezdim bile. Konu alabildiğine lokal. İngiltere kırsalında ufak Pagford kasabasının sevilen vatandaşı Barry Fairbrother şak diye düşüp ölünce, kasaba meclisinde bir koltuk boşalıyor. Kasabadaki aileler arasında boş koltuğu kapmak için sessiz ve derinden bir savaş başlarken, ailelerin ergen çocukları okulda ve sokalarda kendi mücadelelerini veriyorlar. Kitapta, dışarıdan masalsı bir yer gibi görünen kasabanın kokuşmuş, çıkarcı içyüzü ile ergenlerin yaşamı; Barry'nin ölümünün bireyler üzerindeki etkisi, başabaş anlatılmış. Yani yetişkinlerin ikiyüzlülüğü ile gençlerin problemleri üzerine bir roman diyebiliriz. Adeta bir ergen destanı, Boş Koltuk.
Kitabın başından itibaren kasabanın zengin-fakir çeşit çeşit aileleri ile tanışıyoruz. Her birinin gelmişini geçmişini, derdini tasasını öğrenip iyice tanışıyoruz bu insanlarla. Olaylar kesintisiz şekilde bu karakterlerin bakış açılarından anlatılıyor, her birinin hikayesine ortak oluyoruz. Kaçınılmaz olarak, meclis üyeliği için çekişmeler devam ederken, bütün hikayeler birbiriyle kesişiyor. Ve mükemmel finalde her şey yerli yerine oturuyor.
Aslında Jo Rowling, daha çok yeniyetmelerin etrafında dönen bir hikaye yazabilirmiş, o zaman daha evrensel olurmuş romanımız. Kasabanın belediye meclisi mevzusu bizimle uzaktan yakından ilgisi olmayan, oldukça yerel bir konu. Fakat kadın öyle bir yazmış ki, anlattığı bütün karakterler şıp diye gözümün önünde belirdi, hepsini görmüş kadar oldum; o kasaba otobüse binsek gidecekmişiz kadar gerçek. Sanırım olaylardan çok bireylerle ilgili, hatta psikolojik bir roman diyebiliriz Boş Koltuk'a fakat, bir an bile sıkılmadan, başından sonuna kadar kesintisiz okuyup bitirdim. Sular seller gibi akıcı geldi kitap bana ve bittiğinde nefis bir edebiyat tadı bıraktı bende.
Umarım, Jo Rowling'in gelecek kitabı için 5 sene daha beklemeyiz, daha çok yıllar boyunca, uzun uzun romanlar yazar. Kadının sayfalar üzerinde dünya yaratmakta üstüne yok. İster Harry Potter'ın fantastik dünyası, ister günümüzün can acıtacak denli gerçek ve sefil dünyası olsun. Rowling'in o akıcı, damaktan yağ gibi kayıp giden edebiyatını okumak büyük zevk bence.
Ben Harry Potter gibi bir efsane yaratmış olsam, herhalde bir daha oturup kitap yazmaya cesaret edemezdim. Ama Jo Rowling neden özel biri olduğunu bu şekilde gösteriyor. Harry'nin son macerasının yayınlanmasının üzerinden 5 sene geçtikten sonra, onunla uzaktan yakından alakası olmayıp merkezdeki karakterinin adını da fütursuzca Barry koyduğu romanı göğsünü gere gere yayınladı Jo Rowling.
Gerçekten, kapakta başka bir yazarın adı yazılı olsa, ben de Radikal Kitap ekinde konuyu okuyunca sıkıntıyla pöfler ve kitabı almayı düşünmezdim bile. Konu alabildiğine lokal. İngiltere kırsalında ufak Pagford kasabasının sevilen vatandaşı Barry Fairbrother şak diye düşüp ölünce, kasaba meclisinde bir koltuk boşalıyor. Kasabadaki aileler arasında boş koltuğu kapmak için sessiz ve derinden bir savaş başlarken, ailelerin ergen çocukları okulda ve sokalarda kendi mücadelelerini veriyorlar. Kitapta, dışarıdan masalsı bir yer gibi görünen kasabanın kokuşmuş, çıkarcı içyüzü ile ergenlerin yaşamı; Barry'nin ölümünün bireyler üzerindeki etkisi, başabaş anlatılmış. Yani yetişkinlerin ikiyüzlülüğü ile gençlerin problemleri üzerine bir roman diyebiliriz. Adeta bir ergen destanı, Boş Koltuk.
Kitabın başından itibaren kasabanın zengin-fakir çeşit çeşit aileleri ile tanışıyoruz. Her birinin gelmişini geçmişini, derdini tasasını öğrenip iyice tanışıyoruz bu insanlarla. Olaylar kesintisiz şekilde bu karakterlerin bakış açılarından anlatılıyor, her birinin hikayesine ortak oluyoruz. Kaçınılmaz olarak, meclis üyeliği için çekişmeler devam ederken, bütün hikayeler birbiriyle kesişiyor. Ve mükemmel finalde her şey yerli yerine oturuyor.
Aslında Jo Rowling, daha çok yeniyetmelerin etrafında dönen bir hikaye yazabilirmiş, o zaman daha evrensel olurmuş romanımız. Kasabanın belediye meclisi mevzusu bizimle uzaktan yakından ilgisi olmayan, oldukça yerel bir konu. Fakat kadın öyle bir yazmış ki, anlattığı bütün karakterler şıp diye gözümün önünde belirdi, hepsini görmüş kadar oldum; o kasaba otobüse binsek gidecekmişiz kadar gerçek. Sanırım olaylardan çok bireylerle ilgili, hatta psikolojik bir roman diyebiliriz Boş Koltuk'a fakat, bir an bile sıkılmadan, başından sonuna kadar kesintisiz okuyup bitirdim. Sular seller gibi akıcı geldi kitap bana ve bittiğinde nefis bir edebiyat tadı bıraktı bende.
Umarım, Jo Rowling'in gelecek kitabı için 5 sene daha beklemeyiz, daha çok yıllar boyunca, uzun uzun romanlar yazar. Kadının sayfalar üzerinde dünya yaratmakta üstüne yok. İster Harry Potter'ın fantastik dünyası, ister günümüzün can acıtacak denli gerçek ve sefil dünyası olsun. Rowling'in o akıcı, damaktan yağ gibi kayıp giden edebiyatını okumak büyük zevk bence.
30 Nisan 2013 Salı
Gelinler ve Nedimeler (Bridesmaids)
Jane Costello, Artemis Yayınları
Geçenlerde canım sıkkındı, marketten yoğurt, ekmek filan alırken 5 liralık kitapları gördüm. Baktım en üstte chick-lit tabir ettiğimiz romantik komediler, kaptım hemen bir tanesini. Eve gelir gelmez de okudum, pek eğlendim okurken.
Evie Hart pek kafa dengi bir arkadaşımız, kızçeler grubu var; şehvetli Valentina, şişko Charlotte, zengin Georgia ve dağınık Grace. Kızlar pıtır pıtır evlenmeye başlayınca Evie kendini arka arkaya nedime olarak buluyor. Tabii romantik komedi gereği, ilk düğünde süper yakışıklı Jack ile karşılaşıyor ama adamın karşısında başına sürekli komik rezil şeyler geldiği için habire yerlerin dibine geçiyor falan filan. İşte tam klasik bir komedi, ama güldüm ben okurken, başarılıydı. Sonu biraz alelacele gelmiş olsa da ohh iyi ki okumuşum dedim. Ama 5 liraya aldığım için değdi, yoksa 22 Lira da verilmez herhalde.
Gülüp eğlenmek için ideal. Tavsiye olunur.
Geçenlerde canım sıkkındı, marketten yoğurt, ekmek filan alırken 5 liralık kitapları gördüm. Baktım en üstte chick-lit tabir ettiğimiz romantik komediler, kaptım hemen bir tanesini. Eve gelir gelmez de okudum, pek eğlendim okurken.
Evie Hart pek kafa dengi bir arkadaşımız, kızçeler grubu var; şehvetli Valentina, şişko Charlotte, zengin Georgia ve dağınık Grace. Kızlar pıtır pıtır evlenmeye başlayınca Evie kendini arka arkaya nedime olarak buluyor. Tabii romantik komedi gereği, ilk düğünde süper yakışıklı Jack ile karşılaşıyor ama adamın karşısında başına sürekli komik rezil şeyler geldiği için habire yerlerin dibine geçiyor falan filan. İşte tam klasik bir komedi, ama güldüm ben okurken, başarılıydı. Sonu biraz alelacele gelmiş olsa da ohh iyi ki okumuşum dedim. Ama 5 liraya aldığım için değdi, yoksa 22 Lira da verilmez herhalde.
Gülüp eğlenmek için ideal. Tavsiye olunur.
29 Nisan 2013 Pazartesi
Gizemli Benedict Derneği 2 : Tehlikeli Yolculuk
Trenton Lee Stewart, Pegasus Yayınları
Gizemli Benedict Derneği'nin ilk macerasını okuduğumda, Pegasus Yayınları bu serinin devamını getirmez diye çemkirmiştim. Beni utandırdılar, serinin devamını basmaya devam ettiler. Bana da alıp okuması düştü tabii.
Kahramanlarımız Reynie, Kate, Sticky ve Constance; ilk maceradan tam bir yıl sonra tekrar tekrar buluşurlar. Ne yazık ki Bay Benedict kaçırılmış, çocuklara sırlarla dolu ipuçları bırakmıştır. Bizimkiler ipuçlarını çözerek bay Benedict'in peşinde ummadıkları maceralarla dolu bir serüvene atılırlar.
Tabii ki çabucak okunan, eğlenceli, hafif bir roman Tehlikeli Yolculuk. Eski çocuk romanlarına duyduğum özlemi bir nebze olsun yatıştırıyor. Yine de bu sefer çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Çocuklar pek akıllı, çok fazla mantık yürütüyorlar. Alttan alta habire moral değerler pompalanıyor. Bense veletlerin fazla düşünüp taşınmadan sadece serüven yaşamalarını istiyorum. Ahlaki değerleri de boşver gitsin. Anamızdan babamızdan öğreniyoruz onları, kitabın tadını kaçırmaya lüzum yok.
Üçüncü macera da yayınlanmış. Onu da alıp okuyacağım:) Aferin Pegasus, bu sefer serinin içine etmemeyi başardınız:)
Gizemli Benedict Derneği'nin ilk macerasını okuduğumda, Pegasus Yayınları bu serinin devamını getirmez diye çemkirmiştim. Beni utandırdılar, serinin devamını basmaya devam ettiler. Bana da alıp okuması düştü tabii.
Kahramanlarımız Reynie, Kate, Sticky ve Constance; ilk maceradan tam bir yıl sonra tekrar tekrar buluşurlar. Ne yazık ki Bay Benedict kaçırılmış, çocuklara sırlarla dolu ipuçları bırakmıştır. Bizimkiler ipuçlarını çözerek bay Benedict'in peşinde ummadıkları maceralarla dolu bir serüvene atılırlar.
Tabii ki çabucak okunan, eğlenceli, hafif bir roman Tehlikeli Yolculuk. Eski çocuk romanlarına duyduğum özlemi bir nebze olsun yatıştırıyor. Yine de bu sefer çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Çocuklar pek akıllı, çok fazla mantık yürütüyorlar. Alttan alta habire moral değerler pompalanıyor. Bense veletlerin fazla düşünüp taşınmadan sadece serüven yaşamalarını istiyorum. Ahlaki değerleri de boşver gitsin. Anamızdan babamızdan öğreniyoruz onları, kitabın tadını kaçırmaya lüzum yok.
Üçüncü macera da yayınlanmış. Onu da alıp okuyacağım:) Aferin Pegasus, bu sefer serinin içine etmemeyi başardınız:)
28 Nisan 2013 Pazar
Ruhi Mücerret
Murat Menteş, April Yayıncılık
Eğlenceli kapağı ile dikkatimi çeken Ruhi Mücerret'in adını sık sık duyunca alıp okumaya karar verdim. Kitabın başları hoşuma gitti. 100 yaşına gelmiş, ailesinden bir sürü insan gömdüğü halde kendi ölememiş son İstiklal Harbi Gazisi Ruhi Mücerret'in maceraları, en başta delişmen ve çok çılgınca idi. Kahramanımızın her fırsatta "ve mezar taşıma şunu yazdırmaya karar verdim", "sonuçta mezar taşıma bunu yazdıracağım" vs vs demelerini sevdim, hatta her birinin altını çizdim.
Kitap ilerledikçe maalesef beni boğmaya başladı, fazla düşük çeneli mi desem nasıl ifade etsem bilemiyorum. Çok ve fakat boş konuşuyordu bu kitap bence. Uzadıkça sıktı, sonlara doğru Civan Kazanova anlatmaya başlayınca biraz daha tahammül edilebilir oldu. Finalde ise "ohh şükür bitti" hissiyle ayrıldım bu kitaptan.
Bence Murat Menteş, bir Alper Canıgüz hiç değil.
Eğlenceli kapağı ile dikkatimi çeken Ruhi Mücerret'in adını sık sık duyunca alıp okumaya karar verdim. Kitabın başları hoşuma gitti. 100 yaşına gelmiş, ailesinden bir sürü insan gömdüğü halde kendi ölememiş son İstiklal Harbi Gazisi Ruhi Mücerret'in maceraları, en başta delişmen ve çok çılgınca idi. Kahramanımızın her fırsatta "ve mezar taşıma şunu yazdırmaya karar verdim", "sonuçta mezar taşıma bunu yazdıracağım" vs vs demelerini sevdim, hatta her birinin altını çizdim.
Kitap ilerledikçe maalesef beni boğmaya başladı, fazla düşük çeneli mi desem nasıl ifade etsem bilemiyorum. Çok ve fakat boş konuşuyordu bu kitap bence. Uzadıkça sıktı, sonlara doğru Civan Kazanova anlatmaya başlayınca biraz daha tahammül edilebilir oldu. Finalde ise "ohh şükür bitti" hissiyle ayrıldım bu kitaptan.
Bence Murat Menteş, bir Alper Canıgüz hiç değil.
23 Nisan 2013 Salı
Kıyamet Kitabı (Doomsday Book)
Connie Willis, İthaki Yayınları
Zamanda yolculuk teması her zaman ilgimi çekmiştir. İthaki yayınları Ortaçağa yolculuk eden bir tarihçi hakkında roman yayınlayınca hemen alıp okudum tabii. Çarpıcı kapağın da etkisi oldu seçimimde.
Kitabın maşallahı var, 600 sayfaya yakın. Fakat ne olacak diye merakla, hiç bırakmadan okudum. Olaylar 2054 yılı sonunda İngiltere'de başlıyor. Gelişen teknoloji zamanda yolculuk etmeyi olanaklı kılmış. Ama kimse Ortaçağ'a gitmemiş henüz. Gencecik tarihçi Kivrin, herşeyi göze alıp insansız deney yapılmasını dahi beklemeden kendini 1320'ye göndertiyor. Bu tarihte henüz ortada Avrupa'nın yarı nüfusunu yok eden veba salgını başlamamış, o yüzden daha güvenli olacağını düşünüyorlar. Tabii ne geçmişte, ne günümüzde olaylar beklendiği gibi gidiyor.
Roman 1992'de yazılmış.Yazarımız 2054'de zaman yolculuğu olacağını hayal etmiş ama cep telefonu olabileceğini düşünememiş. Kitabın günümüzde geçen kısmında bitmek bilmeyen bir telekomünikasyon problemi var. Sürekli birileri başkalarını arayıp ulaşamıyor. hatlar kesiliyor, insanlar evlerinde durmuyor ve bulunamıyorlar. Bu yüzden olay çözülemiyor. Telefonlar görüntülü ama telesekreterleri yok:)) Hatta kahramanımız odasına adam dikip mesaj gelirse almasını istiyor. 2054'deyiz yahu! Bebelerin bile cep telefonu varmıştır eminim:)) O noktada biraz sıkıcı olabilir yani kitap. (Ben sıkılmadım)
Kitabı, Ortaçağ'a giden Kivrin'in macerası olarak okudum, bilimsel ya da fütüristik-fantastik bir tarafı yoktu benim için. Gerçekten çok zevkli bir okumaydı benim adıma. Çünkü önceden de söylediğim gibi çok akıcı ancak biraz fazla detaylı anlatılmış olaylar. Olayların geçtiği 2 haftalık zamanı gün gün, an an yaşıyoruz. Üstelik de etkilendim ben, veba salgını hakkında o kadar çok şey anlatılıyor ki, hapşıran birini gördüğümde aklıma korkunç şeyler gelmeye başladı:)
Özellikle Ortaçağ merakınız varsa mutlaka okuyun derim. Ben çok keyifle okudum.
Zamanda yolculuk teması her zaman ilgimi çekmiştir. İthaki yayınları Ortaçağa yolculuk eden bir tarihçi hakkında roman yayınlayınca hemen alıp okudum tabii. Çarpıcı kapağın da etkisi oldu seçimimde.
Kitabın maşallahı var, 600 sayfaya yakın. Fakat ne olacak diye merakla, hiç bırakmadan okudum. Olaylar 2054 yılı sonunda İngiltere'de başlıyor. Gelişen teknoloji zamanda yolculuk etmeyi olanaklı kılmış. Ama kimse Ortaçağ'a gitmemiş henüz. Gencecik tarihçi Kivrin, herşeyi göze alıp insansız deney yapılmasını dahi beklemeden kendini 1320'ye göndertiyor. Bu tarihte henüz ortada Avrupa'nın yarı nüfusunu yok eden veba salgını başlamamış, o yüzden daha güvenli olacağını düşünüyorlar. Tabii ne geçmişte, ne günümüzde olaylar beklendiği gibi gidiyor.
Roman 1992'de yazılmış.Yazarımız 2054'de zaman yolculuğu olacağını hayal etmiş ama cep telefonu olabileceğini düşünememiş. Kitabın günümüzde geçen kısmında bitmek bilmeyen bir telekomünikasyon problemi var. Sürekli birileri başkalarını arayıp ulaşamıyor. hatlar kesiliyor, insanlar evlerinde durmuyor ve bulunamıyorlar. Bu yüzden olay çözülemiyor. Telefonlar görüntülü ama telesekreterleri yok:)) Hatta kahramanımız odasına adam dikip mesaj gelirse almasını istiyor. 2054'deyiz yahu! Bebelerin bile cep telefonu varmıştır eminim:)) O noktada biraz sıkıcı olabilir yani kitap. (Ben sıkılmadım)
Kitabı, Ortaçağ'a giden Kivrin'in macerası olarak okudum, bilimsel ya da fütüristik-fantastik bir tarafı yoktu benim için. Gerçekten çok zevkli bir okumaydı benim adıma. Çünkü önceden de söylediğim gibi çok akıcı ancak biraz fazla detaylı anlatılmış olaylar. Olayların geçtiği 2 haftalık zamanı gün gün, an an yaşıyoruz. Üstelik de etkilendim ben, veba salgını hakkında o kadar çok şey anlatılıyor ki, hapşıran birini gördüğümde aklıma korkunç şeyler gelmeye başladı:)
Özellikle Ortaçağ merakınız varsa mutlaka okuyun derim. Ben çok keyifle okudum.
2 Nisan 2013 Salı
İstanbul Son Perde (Istanbul Passage)
Joseph Kanon, Epsilon Yayınları
Uzun zamandır, İkinci Dünya Savaşı döneminde Istanbul'da geçen bir roman okumak istiyordum. Türkiye savaşa girmediği için şehirde her memleketten casus cirit atıyormuş o dönemde. Nihayet karşıma Istanbul Son Perde çıkınca şahin gibi üzerine atladım.
Kitabımız savaşın bitişinin arkasından başlıyor aslında. Casuslar İstanbul'u terketmeye başlamış, şehri boşalmaktadır. Amerikan İstihbaratı için ufak tefek işler yapan tüccar Leon Bauer, son bir görevi daha kabul eder. Basit bir teslimattan ibaret görevde beklenmedik bir sorun çıkar, geceyarısı yolun ortasında bir cesetle başbaşa kalan kahramanımız, teslim aldığı savaş suçlusu ile Istanbul'daki çıkar oyunlarının ortasında bulur kendini.
Kitabı çok sevmedim. Okurken sıkıldım, ama yarım bırakmadım. Fazlaca konuşma vardı bence kitapta, o onu dedi, bu bunu dedi, kimseye güvenilmez, herkes yalan söylüyor filan derken heyecan meyecan kalmadı bende. Daha aksiyonlu, şöyle Istanbul'un altını üstüne getiren bir macerayı tercih ederdim. Kitabın dilini de kupkuru, duygusuz buldum. Türkçesinden mi kaynaklandığından emin değilim. Birazcık o yılların atmosferini taşıdığı için devam ettim ama okumaya.
Bitse de gitsek hissiyle okuduğum bir kitap.
Uzun zamandır, İkinci Dünya Savaşı döneminde Istanbul'da geçen bir roman okumak istiyordum. Türkiye savaşa girmediği için şehirde her memleketten casus cirit atıyormuş o dönemde. Nihayet karşıma Istanbul Son Perde çıkınca şahin gibi üzerine atladım.
Kitabımız savaşın bitişinin arkasından başlıyor aslında. Casuslar İstanbul'u terketmeye başlamış, şehri boşalmaktadır. Amerikan İstihbaratı için ufak tefek işler yapan tüccar Leon Bauer, son bir görevi daha kabul eder. Basit bir teslimattan ibaret görevde beklenmedik bir sorun çıkar, geceyarısı yolun ortasında bir cesetle başbaşa kalan kahramanımız, teslim aldığı savaş suçlusu ile Istanbul'daki çıkar oyunlarının ortasında bulur kendini.
Kitabı çok sevmedim. Okurken sıkıldım, ama yarım bırakmadım. Fazlaca konuşma vardı bence kitapta, o onu dedi, bu bunu dedi, kimseye güvenilmez, herkes yalan söylüyor filan derken heyecan meyecan kalmadı bende. Daha aksiyonlu, şöyle Istanbul'un altını üstüne getiren bir macerayı tercih ederdim. Kitabın dilini de kupkuru, duygusuz buldum. Türkçesinden mi kaynaklandığından emin değilim. Birazcık o yılların atmosferini taşıdığı için devam ettim ama okumaya.
Bitse de gitsek hissiyle okuduğum bir kitap.
31 Mart 2013 Pazar
Bülbülü Öldürmek (To Kill A Mockingbird)
Harper Lee, Altın Kitaplar
Bülbülü Öldürmek, edebiyat tarihinin efsanevi kitaplarından biri. Başrolünde Gregory Peck'in oynadığı filmi izlemiştim, keşke filmi izlemeden önce kitabı okumuş olsaydım diye düşündüm. Film iyi güzel ama, kitabın o büyülü havasını veren bir sürü detayı atmak zorunda kalmışlar haliyle.
Kitabın büyüsü bence şu: Küçük kız çocuğu Scout'ın ağzından anlatılan olayları okurken, anında çocukluğunuza dönüyorsunuz. İnanılır gibi değil, sanki ilkokuldayım, o bitmek tükenmek bilmeyen yaz tatili başlamış. Tozlu ve sıcak mahallede koşturarak oyunlar oynuyorum. O kadar enfes yazılmış bir kitap Bülbülü Öldürmek. Şiir gibi akıp gidiyor.
Scout ve abisi Jem, avukat babaları Atticus ile Amerika'nın güney bölgesinde ufak Maycomb kasabasında yaşamaktadırlar. Kölelik yıllar önce kaldırılmış ama siyahlara karşı ırkçılık özellikle güneyde hiç bitmemiştir. Scout ve Jem, hayalgüçlerini alabildiğine kullandıkları oyunlar oynarlar, merakla dış dünyayı izlerler. Babaları beyaz bir kadına tecavüz etmekle suçlanan bir zencinin savunmasını üstlenince gerçek hayatla yüzyüze geleceklerdir.
İşte Scout bize, Jem ile oynadıkları oyunları, kavgalarını, büyüme sıkıntılarını, babaları ile harikulade ilişkilerini, Maycomb kasabasında yaşayan tipleri anlatırken yavaş yavaş bir bulut gibi dava çöküyor olaysız günlerin üzerine. Dava meselesi kitapta olaylara çok güzel yedirilerek anlatılıyor. Filmde ise filmin ilk yarısı çocuklar, ikinci yarısı salt dava üzerine idi sanki. Kitap öyle değil. Scout ve Jem'in yaşadıkları birkaç yazı okurken davayı ve etrafında gelişen olayları da okuyoruz. Ama ayrı bir konu gibi değil, hayatlarının bir parçası olarak.
Yıllar boyu defalarca okunacak bir kitap. Sanırım çocuk olmak, büyümek, vicdan ve ırkçılığa dair yazılmış en güzel eser. Harikulade.
Bülbülü Öldürmek, edebiyat tarihinin efsanevi kitaplarından biri. Başrolünde Gregory Peck'in oynadığı filmi izlemiştim, keşke filmi izlemeden önce kitabı okumuş olsaydım diye düşündüm. Film iyi güzel ama, kitabın o büyülü havasını veren bir sürü detayı atmak zorunda kalmışlar haliyle.
Kitabın büyüsü bence şu: Küçük kız çocuğu Scout'ın ağzından anlatılan olayları okurken, anında çocukluğunuza dönüyorsunuz. İnanılır gibi değil, sanki ilkokuldayım, o bitmek tükenmek bilmeyen yaz tatili başlamış. Tozlu ve sıcak mahallede koşturarak oyunlar oynuyorum. O kadar enfes yazılmış bir kitap Bülbülü Öldürmek. Şiir gibi akıp gidiyor.
Scout ve abisi Jem, avukat babaları Atticus ile Amerika'nın güney bölgesinde ufak Maycomb kasabasında yaşamaktadırlar. Kölelik yıllar önce kaldırılmış ama siyahlara karşı ırkçılık özellikle güneyde hiç bitmemiştir. Scout ve Jem, hayalgüçlerini alabildiğine kullandıkları oyunlar oynarlar, merakla dış dünyayı izlerler. Babaları beyaz bir kadına tecavüz etmekle suçlanan bir zencinin savunmasını üstlenince gerçek hayatla yüzyüze geleceklerdir.
İşte Scout bize, Jem ile oynadıkları oyunları, kavgalarını, büyüme sıkıntılarını, babaları ile harikulade ilişkilerini, Maycomb kasabasında yaşayan tipleri anlatırken yavaş yavaş bir bulut gibi dava çöküyor olaysız günlerin üzerine. Dava meselesi kitapta olaylara çok güzel yedirilerek anlatılıyor. Filmde ise filmin ilk yarısı çocuklar, ikinci yarısı salt dava üzerine idi sanki. Kitap öyle değil. Scout ve Jem'in yaşadıkları birkaç yazı okurken davayı ve etrafında gelişen olayları da okuyoruz. Ama ayrı bir konu gibi değil, hayatlarının bir parçası olarak.
Yıllar boyu defalarca okunacak bir kitap. Sanırım çocuk olmak, büyümek, vicdan ve ırkçılığa dair yazılmış en güzel eser. Harikulade.
Kategori:
altın kitaplar,
atticus finch,
dram,
güney,
ırkçılık,
jem,
scout
30 Mart 2013 Cumartesi
Ölülerle Konuşmak (Talking to the Dead)
Harry Bingham, İthaki Yayınları
Bir Fiona Griffiths macerası.
Kahramanımız Fiona, Galler bölgesinde yaşayan acemi bir dedektif. Fiona yıllar önce hastalanmış ve tuhaf bir psikolojik dengesizliği var. Ağlayamıyor, o anda hissettiği duyguyu tanımlayamıyor. Korku mu? Aşk mı ? Heyecan mı? ... bilemiyor. Ayrıca panik atak krizleri geçiriyor.
Bütün bunalımları ile Fiona, ilk cinayet davasında çalışmaya başlayınca dengesi iyice sarsılıyor. Üstelik Fiona'nın kendine has yöntemleri var, bazen başına buyruk çalışıp, kimseye haber vermeden, tuhaf ipuçları peşinden koşabiliyor. Böylece başını iyice derde sokmaktan kurtulamıyor.
Kitap Fiona'nın acayip ruh hali ve cinayet davası üzerine kurulu. Olaylar gayet gerçekçi ilerliyor, İngiliz polis teşkilatı öyle süpersonik icatlar, muhteşem kahramanlar olmadan, hakiki polisler gibi dava üzerinde çalışıyorlar. Fiona ise ayrı bir alem. Bu kahramanı çok sevdim. Hatta kitaptan birazcık sıkılmama rağmen, Fiona sevgisiyle hiç bıkmadan okuyup bitirdim. Sadece normal insanlar gezegeninde yaşamak, aşık ve mutlu olmak isteyen bu dertli kızın başına neler geleceğini öğrenmeyi çok isterdim. Şimdi hevesle ikinci Fiona macerasını beklemekteyim.
Fazla aksiyonlu bir macera olmadığından birazcık, azıcık sıkıcı gelebilir kitap. Ama öyle salt psikolojik bir roman da değil kesinlikle. Ben sevdim.
Bir Fiona Griffiths macerası.
Kahramanımız Fiona, Galler bölgesinde yaşayan acemi bir dedektif. Fiona yıllar önce hastalanmış ve tuhaf bir psikolojik dengesizliği var. Ağlayamıyor, o anda hissettiği duyguyu tanımlayamıyor. Korku mu? Aşk mı ? Heyecan mı? ... bilemiyor. Ayrıca panik atak krizleri geçiriyor.
Bütün bunalımları ile Fiona, ilk cinayet davasında çalışmaya başlayınca dengesi iyice sarsılıyor. Üstelik Fiona'nın kendine has yöntemleri var, bazen başına buyruk çalışıp, kimseye haber vermeden, tuhaf ipuçları peşinden koşabiliyor. Böylece başını iyice derde sokmaktan kurtulamıyor.
Kitap Fiona'nın acayip ruh hali ve cinayet davası üzerine kurulu. Olaylar gayet gerçekçi ilerliyor, İngiliz polis teşkilatı öyle süpersonik icatlar, muhteşem kahramanlar olmadan, hakiki polisler gibi dava üzerinde çalışıyorlar. Fiona ise ayrı bir alem. Bu kahramanı çok sevdim. Hatta kitaptan birazcık sıkılmama rağmen, Fiona sevgisiyle hiç bıkmadan okuyup bitirdim. Sadece normal insanlar gezegeninde yaşamak, aşık ve mutlu olmak isteyen bu dertli kızın başına neler geleceğini öğrenmeyi çok isterdim. Şimdi hevesle ikinci Fiona macerasını beklemekteyim.
Fazla aksiyonlu bir macera olmadığından birazcık, azıcık sıkıcı gelebilir kitap. Ama öyle salt psikolojik bir roman da değil kesinlikle. Ben sevdim.
17 Mart 2013 Pazar
Bir Tuhaf Turta Davası (The Sweetness At The Bottom Of The Pie)
Alan Bradley, Domingo Yayınları
Bir Flavia De Luce macerası.
1950 yazı... Flavia; babası ve iki ablası ile İngiltere kırsalında, atalardan kalma Buckshaw malikanesinde yaşamaktadır.Onbir yaşındaki kahramanımızın en büyük tutkusu kimyadır ve malikanenin kimsenin pek yanaşmadığı kanadındaki dedelerinden birinden kalmış laboratuvarda, bir sürü deneyler yapmakta; ilginç zehirler kaynatmaktadır.
Bir sabah mutfak kapısının önünde, gagasının ucuna takılmış bir pul ile ölü bir kuş bulurlar. Hemen ertesinde, Flavia bahçedeki hıyarların içinde yatan bir ceset keşfeder. Ama hiç korkmamıştır, aksine bu işleri alabildiğine ilginç bulmaktadır cesur Flavia. Polisler malikaneye gelip araştırma yapmaya başladıklarında, Flavia da bisikletine atlayıp kasabaya inecek ve kendi soruşturmasını takip edecektir.
Hemen söyleyeyim, bu kitaba bayıldım. Kitap 2009 senesinde basılmış, aslında bir seri imiş ama Domingo diğer Flavia maceralarını 2009'dan beri yayınlamadığına göre o konuda ümidimizi kesmekte fayda var:( Halbuki, Flavia şahane bir karakter, cesur, korkusuz, zeki ve yaşadığı maceralar harikulade eğlenceli. Tabii işin içine İngiliz kırsalı, köhne bir malikane, meraklı kasaba ahalisi gibi klasik öğeler de eklenince, tadından yenmez bir kitap olmuş bu.
Severek tavsiye ediyorum.
Bir Flavia De Luce macerası.
1950 yazı... Flavia; babası ve iki ablası ile İngiltere kırsalında, atalardan kalma Buckshaw malikanesinde yaşamaktadır.Onbir yaşındaki kahramanımızın en büyük tutkusu kimyadır ve malikanenin kimsenin pek yanaşmadığı kanadındaki dedelerinden birinden kalmış laboratuvarda, bir sürü deneyler yapmakta; ilginç zehirler kaynatmaktadır.
Bir sabah mutfak kapısının önünde, gagasının ucuna takılmış bir pul ile ölü bir kuş bulurlar. Hemen ertesinde, Flavia bahçedeki hıyarların içinde yatan bir ceset keşfeder. Ama hiç korkmamıştır, aksine bu işleri alabildiğine ilginç bulmaktadır cesur Flavia. Polisler malikaneye gelip araştırma yapmaya başladıklarında, Flavia da bisikletine atlayıp kasabaya inecek ve kendi soruşturmasını takip edecektir.
Hemen söyleyeyim, bu kitaba bayıldım. Kitap 2009 senesinde basılmış, aslında bir seri imiş ama Domingo diğer Flavia maceralarını 2009'dan beri yayınlamadığına göre o konuda ümidimizi kesmekte fayda var:( Halbuki, Flavia şahane bir karakter, cesur, korkusuz, zeki ve yaşadığı maceralar harikulade eğlenceli. Tabii işin içine İngiliz kırsalı, köhne bir malikane, meraklı kasaba ahalisi gibi klasik öğeler de eklenince, tadından yenmez bir kitap olmuş bu.
Severek tavsiye ediyorum.
10 Mart 2013 Pazar
Nemesis
Jo Nesbo, Doğan Kitap
Jo Nesbo'yu 2 sene önce okuduğum "Doktor Proktor'un Osuruk Tozu" isimli eğlenceli kitabıyla tanımıştım. Meğersem başarılı bir cinai roman yazarı imiş kendisi.
Nemesis, Ejderha Dövmeli Kız ile keşfetmeye başladığımız kuzey polisiyelerinin güzel bir örneği. Bu kez Norveç'teyiz, kahramanımız Harry Hole, beklendiği üzere sorunlu bir dedektif. Aslında Harry Hole bir seri macera yaşamış, Jo Nesbo dokuz tane Harry Hole polisiyesi yayınlamış bugüne kadar. Ben kahramanımızı sevdim, bana uzak ya da tek boyutlu değildi. Kahramanı benimsediğim için de kitaptan keyif aldım diyebilirim.
Nemesis'de, dedektifimiz bir görevlinin öldürüldüğü banka soygunu üzerinde çalışmakta iken; eski sevgilisinin davetini kabul ederek evine yemeğe gidiyor. Ertesi sabah kendi evinde uyandığında hiçbir şey hatırlamadığını farkedip şaşırıyor. Üstüne bir de sevgilisinin cinayete kurban gittiği ortaya çıkınca Harry her taraftan sıkıştırılmış bir durumda buluyor kendini. Hem banka soygunu cinayetini çözmeli, hem de kendi masumiyetini ispatlamalı.
Kitabın temposu hiç düşmüyor. Bazı karakterleri ile bana "Kuzuların Sessizliği'ni anımsattığını söylemeliyim. Sevdim ben bu kitabı, yazarın diğer maceraları da yayınlanırsa alır okurum.
Jo Nesbo'yu 2 sene önce okuduğum "Doktor Proktor'un Osuruk Tozu" isimli eğlenceli kitabıyla tanımıştım. Meğersem başarılı bir cinai roman yazarı imiş kendisi.
Nemesis, Ejderha Dövmeli Kız ile keşfetmeye başladığımız kuzey polisiyelerinin güzel bir örneği. Bu kez Norveç'teyiz, kahramanımız Harry Hole, beklendiği üzere sorunlu bir dedektif. Aslında Harry Hole bir seri macera yaşamış, Jo Nesbo dokuz tane Harry Hole polisiyesi yayınlamış bugüne kadar. Ben kahramanımızı sevdim, bana uzak ya da tek boyutlu değildi. Kahramanı benimsediğim için de kitaptan keyif aldım diyebilirim.
Nemesis'de, dedektifimiz bir görevlinin öldürüldüğü banka soygunu üzerinde çalışmakta iken; eski sevgilisinin davetini kabul ederek evine yemeğe gidiyor. Ertesi sabah kendi evinde uyandığında hiçbir şey hatırlamadığını farkedip şaşırıyor. Üstüne bir de sevgilisinin cinayete kurban gittiği ortaya çıkınca Harry her taraftan sıkıştırılmış bir durumda buluyor kendini. Hem banka soygunu cinayetini çözmeli, hem de kendi masumiyetini ispatlamalı.
Kitabın temposu hiç düşmüyor. Bazı karakterleri ile bana "Kuzuların Sessizliği'ni anımsattığını söylemeliyim. Sevdim ben bu kitabı, yazarın diğer maceraları da yayınlanırsa alır okurum.
20 Şubat 2013 Çarşamba
Romanov Kehaneti (The Romanov Conspiracy)
Glenn Meade, Kırmızı Kedi Yayınevi
Glenn Meade'in Doğan Kitap'dan çıkan casusluk-macera romanlarını inanılmaz bir zevkle, yutarcasına okumuştum. (Sakkara'nın Kumları, Brandenburg, Kar Kurdu). Ne yazık ki, sondan bir önceki kitabı İkinci Mesih, benim için Dan Brown'dan Kayıp Sembol ile birlikte 2011'in en büyük hayal kırıklığı olmuştu. Yine de, İrlandalı yazarımızın yepyeni kitabını görünce düşünmeden aldım tabii.
Romanov Komplosu, kitabın başındaki dev geri dönüş ile bizi alıp devrim Rusya'sına götürüyor. Yüzlerce yıllık Romanov hanedanlığı sona ermiş; Bolşevikler ile Çarlık yanlıları arasında iç savaş çıkmış, Çar ve ailesi hapis tutulmaktadır.Çarı ve ailesini kurtarmayı akıllarına koyan bir grup Bolşevik karşıtı kahramanlarımız ise, aslanın inine girerek Rusya'ya gelip son derece tehlikeli bir maceraya atılırlar.
Kitabımız cüretkar takımın başından geçenler kadar devrim Rusya'sında olup bitenleri de anlatıyor. Zaten bütün hikayeler bir şekilde birbirine bağlı ve Romanovlarla ilgili macera dışında, devrimle ve insanlarla ilgili kısımlarda; kısaca kitapta neredeyse baştan sona yoğun bir Doktor Jivago etkisi/benzerliği/tadı duyumsadım ben. Baş kahramanımız bile bir nevi Indiana Jones ile Yuri Jivago karışımı diyebiliriz. Sonuçta kitabı sıkılmadan okudum. Glenn Meade yeni roman yayınlarsa onu da alır okurum. Fakat bir Brandenburg ya da Kar Kurdu mu diye sorarsanız hayır derim.
Konu ve dönem ilginizi çekiyorsa keyifle okursunuz.
Glenn Meade'in Doğan Kitap'dan çıkan casusluk-macera romanlarını inanılmaz bir zevkle, yutarcasına okumuştum. (Sakkara'nın Kumları, Brandenburg, Kar Kurdu). Ne yazık ki, sondan bir önceki kitabı İkinci Mesih, benim için Dan Brown'dan Kayıp Sembol ile birlikte 2011'in en büyük hayal kırıklığı olmuştu. Yine de, İrlandalı yazarımızın yepyeni kitabını görünce düşünmeden aldım tabii.
Romanov Komplosu, kitabın başındaki dev geri dönüş ile bizi alıp devrim Rusya'sına götürüyor. Yüzlerce yıllık Romanov hanedanlığı sona ermiş; Bolşevikler ile Çarlık yanlıları arasında iç savaş çıkmış, Çar ve ailesi hapis tutulmaktadır.Çarı ve ailesini kurtarmayı akıllarına koyan bir grup Bolşevik karşıtı kahramanlarımız ise, aslanın inine girerek Rusya'ya gelip son derece tehlikeli bir maceraya atılırlar.
Kitabımız cüretkar takımın başından geçenler kadar devrim Rusya'sında olup bitenleri de anlatıyor. Zaten bütün hikayeler bir şekilde birbirine bağlı ve Romanovlarla ilgili macera dışında, devrimle ve insanlarla ilgili kısımlarda; kısaca kitapta neredeyse baştan sona yoğun bir Doktor Jivago etkisi/benzerliği/tadı duyumsadım ben. Baş kahramanımız bile bir nevi Indiana Jones ile Yuri Jivago karışımı diyebiliriz. Sonuçta kitabı sıkılmadan okudum. Glenn Meade yeni roman yayınlarsa onu da alır okurum. Fakat bir Brandenburg ya da Kar Kurdu mu diye sorarsanız hayır derim.
Konu ve dönem ilginizi çekiyorsa keyifle okursunuz.
18 Şubat 2013 Pazartesi
Ölüm Meleğinin Şarkısı (The Valkyrie Song)
Craig Russell, Doğan Kitap
Berlin Duvarı'nın yıkılmasından kısa süre önce, Doğu Almanya Güvenlik Bakanlığında son derece gizli bir operasyon başlatılır. Üç tane genç kız eğitimden geçirilip dünyanın en ölümcül kadınları haline getirilecek ve Batı Almanya'ya casusluk yapmaya gönderilecektir. Bu kızlara Valkyrie kod adı verilir. Fakat tarihin cilvesiyle duvar yıkılıp Almanya birleşince, Valkyrie'ler özel bir suikast timine dönüşür.
Günümüzde, Hamburg'da unutulmaya yüz tutmuş bir şarkıcı öldürülmüştür. Cinayet on sene önce aynı bölgeyi kasıp kavuran seri cinayetlere çok benzemektedir. Davayı çözmek için çabalayan dedektifimiz Jan Fabel, bir yandan gitgide çapraşıklaşan olayla uğraşırken beri yandan ekibini de birarada tutmaya çalışmaktadır.
Oldukça zevkle okuduğum bir cinai roman idi Ölüm Meleğinin Şarkısı. Kill Bill'deki Ölümcül Engerek Suikast Timi'ni andıran, tarihin derinliklerinden çıkagelerek cinayet işleyen dehşet verici bir grup kadına karşı olayları çözmeye çalışırken zaman zaman bocalayabilen; süper kahraman güçleri filan olmayan, gerçekçi bir komiser var kitapta. Olayların Hamburg'da geçmesi de ayrı bir renk katıyor. Farklı kentlerde geçen kitapları okumaktan çok hoşlanıyorum.
Eğer ki yazarımız ara ara aman ters köşe yapayım diye çok uğraşmasa imiş, mükemmel bir roman olabilirmiş. Şu haliyle bile bizi gayet tatmin etti (Babam ve ben).
Beğendim dostlar.
.
Berlin Duvarı'nın yıkılmasından kısa süre önce, Doğu Almanya Güvenlik Bakanlığında son derece gizli bir operasyon başlatılır. Üç tane genç kız eğitimden geçirilip dünyanın en ölümcül kadınları haline getirilecek ve Batı Almanya'ya casusluk yapmaya gönderilecektir. Bu kızlara Valkyrie kod adı verilir. Fakat tarihin cilvesiyle duvar yıkılıp Almanya birleşince, Valkyrie'ler özel bir suikast timine dönüşür.
Günümüzde, Hamburg'da unutulmaya yüz tutmuş bir şarkıcı öldürülmüştür. Cinayet on sene önce aynı bölgeyi kasıp kavuran seri cinayetlere çok benzemektedir. Davayı çözmek için çabalayan dedektifimiz Jan Fabel, bir yandan gitgide çapraşıklaşan olayla uğraşırken beri yandan ekibini de birarada tutmaya çalışmaktadır.
Oldukça zevkle okuduğum bir cinai roman idi Ölüm Meleğinin Şarkısı. Kill Bill'deki Ölümcül Engerek Suikast Timi'ni andıran, tarihin derinliklerinden çıkagelerek cinayet işleyen dehşet verici bir grup kadına karşı olayları çözmeye çalışırken zaman zaman bocalayabilen; süper kahraman güçleri filan olmayan, gerçekçi bir komiser var kitapta. Olayların Hamburg'da geçmesi de ayrı bir renk katıyor. Farklı kentlerde geçen kitapları okumaktan çok hoşlanıyorum.
Eğer ki yazarımız ara ara aman ters köşe yapayım diye çok uğraşmasa imiş, mükemmel bir roman olabilirmiş. Şu haliyle bile bizi gayet tatmin etti (Babam ve ben).
Beğendim dostlar.
.
4 Şubat 2013 Pazartesi
Kutsal Kan, Kutsal Kase (The Holy Blood And The Holy Grail)
Michael Baigent, Richard Leigh, Henry Lincoln - Nokta Kitap
Yıllar önce Da Vinci Şifresi'ni okuduğumdan beri, isminden efsane gibi bahsedilen Kutsal Kan Kutsal Kase kitabını da okumayı aklıma koymuştum. İşte sonunda yaptım ama okumasaydım da o kadar gün 2 roman bitirseydim daha iyi olurdu diye düşünmekteyim.
Yazarlarımızdan Henry Lincoln, 1969 senesinde yaz tatiline giderken, yoldan ufak bir kitap alır. Gerard De Sede'nin Lanetli Hazine'si, Fransa'daki meşhur Rennes La Chateau kasabasından, kasabanın gizemli rahibi Jacques Saunerie'den ve Sauniere'in nerden geldiği belirsiz bir hazine ile inşa ederek simgeler ve sırlarla doldurduğu kilisesinden bahsetmektedir. Bu kitap Lincoln için milat olur, Sauniere'in şifrelerini çözmek için yıllarca uğraşır, diğer yazarlarla buluşur ve araştırmaları bu kitabı ortaya çıkartır.
Kitabın ilk kısmı Mesih'in Ve Süleyman Tapınağı'nın Yoksul Şövalyeleri Tarikatını anlatıyor, bu tarikat görünüşte Kudüs'e hacca giden Haçlıları koruma amacıyla kurulmuş fakat şaşırtıcı bir nüfuza kavuşmuştu. Yazarlarımız ikinci kısımda, tapınakçıların arkasındaki asıl gücün Sion Tarikatı olduğunu ileri sürüyorlar, adeta tüm dünyayı parmağında oynatan bu Sion Tarikatının büyük üstadlarını ve birbirleri ile alakalarını tek tek anlatıyorlar. Buralarda sıkıntıdan epeyce uyudum. Son kısımda ise kutsal kan konusu irdeleniyor; diyorlar ki, Hz İsa'nın karısı ve en az bir çocuğu Fransa'ya kaçtı ve bu çocukların soyu Merovenj hanedanını meydana getirip Franklarla karışarak günümüze kadar kutsal kan bağını devam ettirdi. Sion Tarikatı ve onun askeri gücü Tapınak Şövalyeleri de işte bu sırrı korumakta idiler.
Yani bazı konularda inceleme veya komplo teorisi yerine kurgu okumak çok çok daha iyi, gereksiz bulduğum bir okuma oldu benim için Kutsal Kan, Kutsal Kase.
Yıllar önce Da Vinci Şifresi'ni okuduğumdan beri, isminden efsane gibi bahsedilen Kutsal Kan Kutsal Kase kitabını da okumayı aklıma koymuştum. İşte sonunda yaptım ama okumasaydım da o kadar gün 2 roman bitirseydim daha iyi olurdu diye düşünmekteyim.
Yazarlarımızdan Henry Lincoln, 1969 senesinde yaz tatiline giderken, yoldan ufak bir kitap alır. Gerard De Sede'nin Lanetli Hazine'si, Fransa'daki meşhur Rennes La Chateau kasabasından, kasabanın gizemli rahibi Jacques Saunerie'den ve Sauniere'in nerden geldiği belirsiz bir hazine ile inşa ederek simgeler ve sırlarla doldurduğu kilisesinden bahsetmektedir. Bu kitap Lincoln için milat olur, Sauniere'in şifrelerini çözmek için yıllarca uğraşır, diğer yazarlarla buluşur ve araştırmaları bu kitabı ortaya çıkartır.
Kitabın ilk kısmı Mesih'in Ve Süleyman Tapınağı'nın Yoksul Şövalyeleri Tarikatını anlatıyor, bu tarikat görünüşte Kudüs'e hacca giden Haçlıları koruma amacıyla kurulmuş fakat şaşırtıcı bir nüfuza kavuşmuştu. Yazarlarımız ikinci kısımda, tapınakçıların arkasındaki asıl gücün Sion Tarikatı olduğunu ileri sürüyorlar, adeta tüm dünyayı parmağında oynatan bu Sion Tarikatının büyük üstadlarını ve birbirleri ile alakalarını tek tek anlatıyorlar. Buralarda sıkıntıdan epeyce uyudum. Son kısımda ise kutsal kan konusu irdeleniyor; diyorlar ki, Hz İsa'nın karısı ve en az bir çocuğu Fransa'ya kaçtı ve bu çocukların soyu Merovenj hanedanını meydana getirip Franklarla karışarak günümüze kadar kutsal kan bağını devam ettirdi. Sion Tarikatı ve onun askeri gücü Tapınak Şövalyeleri de işte bu sırrı korumakta idiler.
Yani bazı konularda inceleme veya komplo teorisi yerine kurgu okumak çok çok daha iyi, gereksiz bulduğum bir okuma oldu benim için Kutsal Kan, Kutsal Kase.
27 Ocak 2013 Pazar
Tapınak Şövalyelerinin Mirası (The Templar Legacy)
Steve Berry, Bilge Kültür Sanat
Eski ajan, yeni sahaf Cotton Malone, yeni evi Kopenhag'da ajanlık günlerinden amiri Stephanie ile buluşacaktır. Stephanie ne olduğunu deli gibi gizlediği özel bir iş için Kopenhag'a gelmiştir, tam buluşacaklarken kadının çantası çalınır. Hırsızın peşinden koşan Malone, adamı tarihi bir kulede sıkıştırır. Hırsız, yakalanmaktansa ölümü yeğler ve "beauseant" diye haykırıp kendini kuleden atar. Bu tek sözcük, çoktan tarihe karışmış Tapınak Şövalyelerinin savaş çığlığıdır. Sessiz sakin kitap alıp satarak emekliliğin keyfini süren kahramanımız, kendini bir anda inanılmaz bir maceranın içinde ve büyüleyici bir hazinenin peşinde bulur : Tapınak Şövalyelerinin kayıp hazinesi.
Kitabımız gerçek bir hazine avı macerası. Tapınakçılar hakkında bolca tarihi bilgi de içeriyor. Kahramanlarımız Fransa'nın hazine efsanesi ile meşhur Rennes-Le-Chateau kasabasına gidiyor, meşhur rahip Berenger Sauniere'in ipuçlarını çözmeye çalışıyorlar. Benim gibi Tapınak Şövalyelerine meraklı iseniz zevkle okuyacağınız bir kitap diye düşünüyorum.
Kitapla ilgili sorunum ise, baş kahramanımız Cotton Malone. Sanki kişiliği yeterince iyi anlatılmamış, hep böyle bir havada kalan tarafı vardı benim için. Kitapla ilgili en çok hoşuma giden nokta ise, sondaki kaynakça kısmı oldu. Yazarımız oturmuş, gayet dürüstçe, onu buradan aldım, bunu aslında ben uydurdum diye güzelce dayanak noktalarını açıklamış. Bu dürüstlük hoşuma gitti. Ayrıca yazar kesinlikle Magdalalı Meryem, Kutsal Kase, Sion Tarikatı konularına girmemiş, büyük akıllılık göstermiş. Hazine bildiğin altınlı gümüşlü hazine, bu açıdan da hoşuma gitti diyebilirim.
Yazarın bu tarz komplolu, maceralı başka kitapları da var, gelecekte denemek üzere not aldım.
Eski ajan, yeni sahaf Cotton Malone, yeni evi Kopenhag'da ajanlık günlerinden amiri Stephanie ile buluşacaktır. Stephanie ne olduğunu deli gibi gizlediği özel bir iş için Kopenhag'a gelmiştir, tam buluşacaklarken kadının çantası çalınır. Hırsızın peşinden koşan Malone, adamı tarihi bir kulede sıkıştırır. Hırsız, yakalanmaktansa ölümü yeğler ve "beauseant" diye haykırıp kendini kuleden atar. Bu tek sözcük, çoktan tarihe karışmış Tapınak Şövalyelerinin savaş çığlığıdır. Sessiz sakin kitap alıp satarak emekliliğin keyfini süren kahramanımız, kendini bir anda inanılmaz bir maceranın içinde ve büyüleyici bir hazinenin peşinde bulur : Tapınak Şövalyelerinin kayıp hazinesi.
Kitabımız gerçek bir hazine avı macerası. Tapınakçılar hakkında bolca tarihi bilgi de içeriyor. Kahramanlarımız Fransa'nın hazine efsanesi ile meşhur Rennes-Le-Chateau kasabasına gidiyor, meşhur rahip Berenger Sauniere'in ipuçlarını çözmeye çalışıyorlar. Benim gibi Tapınak Şövalyelerine meraklı iseniz zevkle okuyacağınız bir kitap diye düşünüyorum.
Kitapla ilgili sorunum ise, baş kahramanımız Cotton Malone. Sanki kişiliği yeterince iyi anlatılmamış, hep böyle bir havada kalan tarafı vardı benim için. Kitapla ilgili en çok hoşuma giden nokta ise, sondaki kaynakça kısmı oldu. Yazarımız oturmuş, gayet dürüstçe, onu buradan aldım, bunu aslında ben uydurdum diye güzelce dayanak noktalarını açıklamış. Bu dürüstlük hoşuma gitti. Ayrıca yazar kesinlikle Magdalalı Meryem, Kutsal Kase, Sion Tarikatı konularına girmemiş, büyük akıllılık göstermiş. Hazine bildiğin altınlı gümüşlü hazine, bu açıdan da hoşuma gitti diyebilirim.
Yazarın bu tarz komplolu, maceralı başka kitapları da var, gelecekte denemek üzere not aldım.
23 Ocak 2013 Çarşamba
Koltuk (Couch)
Benjamin Parzybok, Domingo Yayıncılık
Çeviri : Algan Sezgintüredi
Küçükken kurduğum vahşi hayallerimden biri, karyolamla okyanusta gezmekti. Büyüyüp, okulları bitirip, bir işe girmekten çok korkuyordum. Aklımca, bindiğim gemi batınca, ben yatağımla okyanusta gezmeye başlayacak, böylece işten güçten yırtacaktım. Tabii ayıcığım Mişka da yanımda olacaktı :))
Koltuk, biraz benzer bir hikayeyi anlatıyor. Çılgın bir kitap tek kelime ile. Kahramanlarımız 3 ev arkadaşı, 3 "looser" . Thom, işten kovulmuş bir yazılımcı, Erik zaten ufak dolandırıcılıklardan başka birşey bilmiyor, Tree ise tuhaf rüyalar görmekte. Rüyaları çıkmasa deli diyecekler ama çıkıyor.
Bu gariban, kayıp gençlerin evinde kocaman turuncu bir koltukları var. Günün birinde akıl almaz olayların sonucunda evden ayrılmak zorunda kalıyorlar. Bunlar da koltuğu ikinci el mağazasına atıp gideriz diye düşünüyorlar ama hayret! Koltuğu elden çıkartmayı beceremiyorlar bir türlü. Ve inanılır gibi değil ama koltuğu taşıyarak, hayal bile edemeyecekleri bir seyahate çıkıyorlar, dünyanın merkezine.
Sürekli okuduğunuz tarzlardan sıkıldıysanız, bu enteresan kitaba bir şans verin derim. Tuhaf bir yolculuk macerası, meraklı bir serüven, Koltuk. Hoşuma gitti.
10 Ocak 2013 Perşembe
Sinemam Ve Ben
Türkan Şoray, NTV Yayınları
Türkan Sultanı çok severim, içi Şoray'ın kişisel albümünden fotoğraflarla dolu bu otobiyografik kitabı da bir gecede okudum.
Kitapta, bütün ömrünü biricik gerçek aşkı sinemaya adamış Türkan Şoray; hayatını ve kariyerini gözden geçiriyor; nasıl büyümüş, sinemaya nasıl girmiş, filmler ve beraber oynadığı jönler hakkında neler düşünmüş, tek tek, tatlı tatlı anlatıyor. Yıllar boyu kendini geliştirmesi, önce robot gibi hep aynı tiplemeyi oynarken zamanla sinema kuramına merak salarak gerçekçi filmlere dönüş yapması ve nihayet gerçek oyun gücünü keşfederek sinema tarihine damgasını vurması bariz şekilde gözler önüne seriliyor bu kitapta. Diğer en belirgin olan tema, Şoray'ın ağzından düşürmediği "seyircim" .. tutkuyla, sevgiyle bağlı olduğu seyircilerine duyduğu minnettarlık ve seyirci ile arasındaki inanılmaz sevgi alışverişi çok çarpıcı.
Setlerde çektiği sıkıntıları, özel hayatındaki seçimlerden ötürü yaşadığı bunalımları da anlatıyor Türkan Sultan kitabında. Ama eninde sonunda bana herşey çok şeker kaplı ve fazlasıyla iyimser geldi. Hakkını yemeyelim, oyuncumuz sinemaya aşık olduğu için ona eziyetler zevk geliyordur, bu samimiyetine inanıyorum. Ama benim içim bayıldı biraz dostlar, bu tatlılık ve iyilikten:)
Türkan Sultanı sevenlerin kaçırmaması gereken bir kitap. Daha profesyonel bir yaklaşımı tercih edenlere de Atilla Dorsay'ın "Sümbül Sokağı Tutsak Kadını" isimli çalışmasını öneririm.
Çok yaşa Türkan Sultan!
Türkan Sultanı çok severim, içi Şoray'ın kişisel albümünden fotoğraflarla dolu bu otobiyografik kitabı da bir gecede okudum.
Kitapta, bütün ömrünü biricik gerçek aşkı sinemaya adamış Türkan Şoray; hayatını ve kariyerini gözden geçiriyor; nasıl büyümüş, sinemaya nasıl girmiş, filmler ve beraber oynadığı jönler hakkında neler düşünmüş, tek tek, tatlı tatlı anlatıyor. Yıllar boyu kendini geliştirmesi, önce robot gibi hep aynı tiplemeyi oynarken zamanla sinema kuramına merak salarak gerçekçi filmlere dönüş yapması ve nihayet gerçek oyun gücünü keşfederek sinema tarihine damgasını vurması bariz şekilde gözler önüne seriliyor bu kitapta. Diğer en belirgin olan tema, Şoray'ın ağzından düşürmediği "seyircim" .. tutkuyla, sevgiyle bağlı olduğu seyircilerine duyduğu minnettarlık ve seyirci ile arasındaki inanılmaz sevgi alışverişi çok çarpıcı.
Setlerde çektiği sıkıntıları, özel hayatındaki seçimlerden ötürü yaşadığı bunalımları da anlatıyor Türkan Sultan kitabında. Ama eninde sonunda bana herşey çok şeker kaplı ve fazlasıyla iyimser geldi. Hakkını yemeyelim, oyuncumuz sinemaya aşık olduğu için ona eziyetler zevk geliyordur, bu samimiyetine inanıyorum. Ama benim içim bayıldı biraz dostlar, bu tatlılık ve iyilikten:)
Türkan Sultanı sevenlerin kaçırmaması gereken bir kitap. Daha profesyonel bir yaklaşımı tercih edenlere de Atilla Dorsay'ın "Sümbül Sokağı Tutsak Kadını" isimli çalışmasını öneririm.
Çok yaşa Türkan Sultan!
8 Ocak 2013 Salı
47 Numaralı Kamara
Hikmet Hükümenoğlu, Everest Yayınları
Kar Kuyusu ile kalbimizi fetheden Hikmet Hükümenoğlu'nun okuduğum ikinci kitabı 47 Numaralı Kamara, enteresan anlatımıyla kendini okutan bir roman.
Meşhur yazar Hikmet Bey, güzel ve zarif eşi Merve ve ezik asistanı Murat ile, eski Efes gemisi ile Napoli'den İstanbul'a dönmektedir. Murat yazardan nefret etmektedir, Hikmet Bey'in olağanüstü başarı kazanan son romanını aslında Merve'nin gençlik aşkı Murat yazmıştır ve şimdi Hikmet Bey'den kendine ait olması gereken şöhreti ve kadını geri almak istemektedir. Yeni roman üzerinde çalışırken, her gün Hikmet Bey'e bir bölüm yazıp verir, bu bölümler aslında Merve ile Murat'ın aşkını anlatmaktadır, böylece oyun oynamaktadır Murat Hikmet Bey'e. Ama o da ne? Hikmet Bey, taslakları değiştirip geri vererek oyunda karşı atağa geçer.
Kitabın iki farklı anlatıcısı var, gemideki olayları Murat naklederken, Murat ve Hikmet Bey'in yazdıkları kitabı dışarıdan, yazarın gözünden okuyoruz. Sonunda gerçekten çarpıcı şekilde 2 anlatı birbirine geçiyor. Kitabın sonunda ne olduğunu anladım derken aslında birşey anlamamış olduğumu görmek pek zevkli idi. Açıkçası ben gemide geçen bir cinayet romanı sanmıştım, bunun yerine modern bir anlatı çıktı 47 Numaralı Kamara. Ama kendini çok rahat ve merakla okutan, akıcı bir roman.
Kar Kuyusu ile kalbimizi fetheden Hikmet Hükümenoğlu'nun okuduğum ikinci kitabı 47 Numaralı Kamara, enteresan anlatımıyla kendini okutan bir roman.
Meşhur yazar Hikmet Bey, güzel ve zarif eşi Merve ve ezik asistanı Murat ile, eski Efes gemisi ile Napoli'den İstanbul'a dönmektedir. Murat yazardan nefret etmektedir, Hikmet Bey'in olağanüstü başarı kazanan son romanını aslında Merve'nin gençlik aşkı Murat yazmıştır ve şimdi Hikmet Bey'den kendine ait olması gereken şöhreti ve kadını geri almak istemektedir. Yeni roman üzerinde çalışırken, her gün Hikmet Bey'e bir bölüm yazıp verir, bu bölümler aslında Merve ile Murat'ın aşkını anlatmaktadır, böylece oyun oynamaktadır Murat Hikmet Bey'e. Ama o da ne? Hikmet Bey, taslakları değiştirip geri vererek oyunda karşı atağa geçer.
Kitabın iki farklı anlatıcısı var, gemideki olayları Murat naklederken, Murat ve Hikmet Bey'in yazdıkları kitabı dışarıdan, yazarın gözünden okuyoruz. Sonunda gerçekten çarpıcı şekilde 2 anlatı birbirine geçiyor. Kitabın sonunda ne olduğunu anladım derken aslında birşey anlamamış olduğumu görmek pek zevkli idi. Açıkçası ben gemide geçen bir cinayet romanı sanmıştım, bunun yerine modern bir anlatı çıktı 47 Numaralı Kamara. Ama kendini çok rahat ve merakla okutan, akıcı bir roman.
6 Ocak 2013 Pazar
Yakut Kırmızı (Rubinrot)
Kerstin Gier, Pegasus Yayınları
Çeviri : Firuzan Gürbüz
Aşk Tüm Zamanların İçinden Geçer - 1
Yılın ilk kitabı, rahat okunan hafif tarzıyla çıtır çerez bir roman idi. Zaman yolculuğu teması sebebiyle ilgimi çeken kitap aslında bir serinin ilk bölümü imiş.
Kahramanımız Gwendolin, Londra'da yaşayan genç bir kız. Ailesinde tuhaf işler döndüğünün farkında çünkü sülalesinde "zaman yolculuğu geni" taşıyor bu aile. Ama işin iç yüzü asla anlatılmamış Gwen'e. Herkes sıranın Gwen'in kuzeni Charlotte'ta olduğunu düşündüğü için, Charlotte geçmişe gitmeye başladığında zorluk çekmesin diye sürekli gizli eğitimler alıyor. Fakat zamanı geldiğinde geçmişe giden Gwen oluyor.
Kitabımız, Gwen geçmişe gittiğinde olanları anlatmıyor. Bir şey olduğu da yok zaten. Önemli olan zaman yolculuğunun sebebi, nedeni nasılı ve tarihçesi... zaman yolculuğunun tüm esrarını saklayan kronografın ve cihazın bulunduğu mabedin muhafızlarından yakışıklı Gideon de Villiers, Gwen ile yolculuk yapıyor, ikili kronografın sırrını çözmeye çalışıyorlar. Gwen ise ailesinin sırlarını öğrenmeye başlıyor.
Çıtır çerez ve hızla rahatça okunan bir kitap. Devam kitapları Safir Mavisi ve Zümrüt Yeşili basılırsa mutlaka okurum. Böyle bir kafamı rahatlattı bu kitap.
31 Aralık 2012 Pazartesi
Pera Günlükleri : Körler Ülkesi
Delal Arya, Can Çocuk
Resimleyen : Sedat Girgin
Pera Günlükleri serisinin 1. kitabı.
Yılın sonuncu kitabı nefis bir sürpriz, keşfedilmiş parlak bir hazine gibi oldu. Çocuk kitabı deyip geçmeyiniz lütfen, gayet zengin bir dille yazılmış, esrarengiz, macera dolu, şahane bir kitap Körler Ülkesi.
İstanbullu Eltanin ailesinin ikiz çocuları Ran ve Lusin, Venedik'de antika bir yatılı okulda kalmaktadırlar. Ran kütüphanede şans eseri Marco Polo'nun günlüğünü bulmuş; buradaki yazıları çözüp okulun yanındaki kulenin dibinde Körler Ülkesi'nin haritasını keşfetmiştir. Ne var ki anneleri Stare ile babaları Ali'nin Rubülhali Çölünde kayboldukları haberi gelince, okul müdürü çocukları hiç tanımadıkları büyük amcalarının yanına, İstanbul'a yollar. Yolda başlarından esrarlı maceralar geçen ufaklıklar, büyük amcanın sahip olduğu Pera Palas otelinin gizemleri ile karşılaşınca pek heyecanlanırlar.
Bayıldım bu kitaba, öncelikle yazarın biyografisine hayran kaldım zaten. Pippilotta Uzunçorap gibi bir kızmış Delal Arya:
Kitabın anlatımını da çizimleri de çok beğendim.
İkinci kitabın Pera Palas Oteli ve Agatha Christie ile alakalı olacağını söyleyeyim bir de:)
Tüm maceraperestlere tavsiye olunur.
Resimleyen : Sedat Girgin
Pera Günlükleri serisinin 1. kitabı.
Yılın sonuncu kitabı nefis bir sürpriz, keşfedilmiş parlak bir hazine gibi oldu. Çocuk kitabı deyip geçmeyiniz lütfen, gayet zengin bir dille yazılmış, esrarengiz, macera dolu, şahane bir kitap Körler Ülkesi.
İstanbullu Eltanin ailesinin ikiz çocuları Ran ve Lusin, Venedik'de antika bir yatılı okulda kalmaktadırlar. Ran kütüphanede şans eseri Marco Polo'nun günlüğünü bulmuş; buradaki yazıları çözüp okulun yanındaki kulenin dibinde Körler Ülkesi'nin haritasını keşfetmiştir. Ne var ki anneleri Stare ile babaları Ali'nin Rubülhali Çölünde kayboldukları haberi gelince, okul müdürü çocukları hiç tanımadıkları büyük amcalarının yanına, İstanbul'a yollar. Yolda başlarından esrarlı maceralar geçen ufaklıklar, büyük amcanın sahip olduğu Pera Palas otelinin gizemleri ile karşılaşınca pek heyecanlanırlar.
Bayıldım bu kitaba, öncelikle yazarın biyografisine hayran kaldım zaten. Pippilotta Uzunçorap gibi bir kızmış Delal Arya:
Kitabın anlatımını da çizimleri de çok beğendim.
İkinci kitabın Pera Palas Oteli ve Agatha Christie ile alakalı olacağını söyleyeyim bir de:)
Tüm maceraperestlere tavsiye olunur.
30 Aralık 2012 Pazar
Tango İstanbul
Esmahan Aykol, Mephisto Kitaplığı
Bir Kati Hirşel polisiyesi.
Kati'nin son macerasının üstünden 5 sene geçmiş. Kahramanımız artık 50 yaşında olgun bir kadın, iyice de İstanbullu olmuş. Artık Türkler öyle yapar, Türkler böyle eder tarzı saptamalarına pek rastlamıyoruz. Bu da romanlar boyunca zamanın geçişine dair güzel bir belirti. İyice Türklerin arasına karışmış Kati'cik.
5 sene sonra Kati, dükkanında çalışan ve benim pek sevmediğim Pelin sayesinde yeni bir cinayet davasına bulaşıyor. Pelin'in arkadaşı, gencecik gazeteci Nil, bir kafede ansızın ağzı burnu köpürüp komaya girer. Nil'in telefonundaki son arama Pelin olunca hem Pelin, hem de Kati olaya karışırlar. Gencecik bir kadının yoğun bakımda can çekişmesi çok dokunur Kati'ye. Ayrıca durduk yerde ne olmuştur Nil'e? Böylece araştırmaları Kati'yi medya dünyasının çapraşık ilişki yumağına yönlendirir. Üstelik Nil'in ailesiyle arasının açılmasına sebep olan romanı da ortalarda yoktur.
Yazılmış olan son Kati macerası bu, inşallah arayı fazla açmadan yeni macerasını okuyabiliriz kahramanımızın. Pek sevdim ben Kati'yi.
"Siz ne iş yapıyorsunuz?"
"Tarihçiyim." Nedense pek şaşırmadım. Kılık kıyafetine bakarak bu sonuca varmak için Sherlock Holmes olmaya gerek yoktu.
"20. yüzyıl tarihi mi?" Hayır, sanki ilkçağ tarihi çalışsa beline ayı postu saracak. Soruyu sorduğum anda utandım. "Yakın tarih mi yani?" diye durumu kendimce tamir ettim. Ne büyük tamir!
Dudaklarının durumuna bakılırsa alınmamıştı. Siyah beyaz filmlerden fırlamış gibi durduğu için bu soruyu sorduğumu düşünmesi ihtimal dahilinde değili zaten. Birisi "Polisiyelere meraklı olduğunuz belli" dese, beni Miss Marple'a benzettiği aklımın ucundan geçmez.
Şüpheli Bir Ölüm
Esmahan Aykol, Merkez Kitaplar
Üçüncü Kati Hirşel Polisiyesi.
İstiklal Caddesinde her zamanki gibi kazı işleri var, Kati çukura düşmeden, çamura batmadan yürüme yeteneğini geliştirmiş her İstanbullu gibi. Can dostu Fofo da sevgilisinden ayrılmış, Kati'nin yanına geri dönmüş. Bu macerada Kati'nin olaya dikkatini çeken de Fofo zaten.
İnternetteki magazin sitelerinden birinde, Sani Ankaralıgil'in ölü bulunduğu haberi Fofo ve Kati'nin dikkatini çeker. Oldukça zengin Ankaralıgil ailesine gelin gitmiş Sani'nin (aslında Saniye de daha kibar dursun diye Sani deyollar) durup dururken evinde düşüp ölmesi amatör dedektiflerimizin dikkatini çeker. Sani bir çevre vakfı kurmuş ve Ergene Havzasını zehirleyen sanayicilere savaş açmıştır. Acaba sanayiciler mi susturmuştur Sani'yi yoksa daha derin hikayeler mi var? Eh, böyle meraklı olayları bizim Kati ve alem dostu Fofo'dan daha iyi kim çözecek? Bizimkiler arabaya atladıkları gibi Lüleburgaz'a giderler. Aldıkları cevaplar kafaları karıştıran cinstendir. Bir de ortaya nefes kesici yakışıklılıkta yasak aşk çıkıverir.
Bu macerada hem çevre kirliliği konularının altı çiziliyor, hem de her zamanki gibi Kati'nin kendine has araştırmasını keyifle okuyoruz. Tabii Kati'nin hayatındaki gelişmeleri de öğreniyoruz. Bu kitaplarda hoşuma giden detaylardan biri de bu; kahramanımız gerçek, yaşayan bir karakter. Yaşlanıyor, sarkıyor, sevgilisinden ayrılıyor, hayatı hep ilerliyor kısacası.
Bu seriyi keşfetmenizi tavsiye ederim:)
On beş yaşından beri hemen her hafta en az bir kitap okuduğumu varsayarsak, binlerce polisiye okumuştum. Böyle bir ölüm... Uyuşturucu almamış, zehirlenmemiş ama kolunda iğne izi olan, kafasını çarptığı için değil ama... doğal nedenlerden ölmüş bir kadın... hadi, erkek olsun... hatırladığım kadarıyla hiçbir kitapta karşıma çıkmamıştı.
Kelepir Ev
Esmahan Aykol, Merkez Kitaplar
İkinci Kati Hirşel Polisiyesi.
Tünel'deki dükkanında polisiye roman satan İstanbullu Alman Kati'nin başına olmadık dertler açılmıştır. Sevgilisiyle arası açılmış, ev sahibi kirayı arttırmaya karar vermiş, üstüne üstlük gıdısında hafiften bir sarkma baş göstermiştir. Siniri burnunda Kati, ev aramaya çıktığında bir otopark bekçisi ile kavga eder. Adam cinayete kurban gittiğindeyse kendini zanlı konumunda buluverir. Şimdi bütün polisiye birikimini ve merakını konuşturup kendini aklaması, gerçek katili de ortaya çıkartması gerekmektedir.
Kati yine esprili, sempatik ve meraklı. Herkesin işine gücüne ve de hayatını burnunu sokup, en yerinde sorularla (engin polisiye birikimi sağolsun) olayları aydınlatmak için uğraşıyor. İlki gibi zevkli bir İstanbul polisiyesi, hem de amatör dedektif Kati'nin aşk hayatı pek keyifli.
Kati Hirşel, şahane! :)
"Bakkaldan bir paket Türk kahvesi istemek üzere salon penceresine gittim. İstanbul'da mahalle bakkallarıyla camdan seslenerek iletişim kuruluyor. Siparişinizi telefonla da bildirebilirsiniz elbette ama... Camdan seslenmek dururken, ne diye? Bağıra bağıra bakkalın çırağı Hamdi'ye bir paket Türk kahvesi siparişi verdim.
Beş dakika sonra Hamdi ve kahve paketi kapımın önündeydi. Alın size İstanbul'u ve Türkleri sevmek için bir neden daha. O korkunç Berlin'de olsam pazar sabahı kahve alabileceğim açık bir dükkan bulmak için kentin yarısını dolaşmam gerekecekti muhtemelen."
Kitapçı Dükkanı
Esmahan Aykol, Merkez Kitaplar
İlk Kati Hirşel Polisiyesi.
Kati Hirşel, hayatının ilk 7 yılı ile son 13 yılını İstanbul'da geçirmiş, kapı gibi Türk pasaportlu, İstanbullu bir Alman. Tünel'de, sadece polisiye kitaplar satan küçük bir dükkanı var Kati'nin. Bir yaz günü, Almaya'dan gelen film ekibinin yönetmeni otel odasında öldürülünce Kati, okuduğu binlerce polisiye romana güvenerek cinayeti çözmeye hevesleniyor. Zaten filmin başrol oyuncusu Almanya'dan arkadaşı Petra olduğu için bir şekilde olaya karışmış buluyor kendini. Böylece kitaplardan öğrendiği teknikler ile zekâsını kullanarak katili bulmak için çalışmaya başlıyor kahramanımız.
Kati İstanbul'da doğmuş olsa da, burada bir Alman, İstanbul ve Türkler hakkında hem gerçekçi hem de komik gözlemleri kitabı daha da zenginleştiriyor. Tabii en önemlisi, Kati'nin bu şehre duyduğu aşk. Kendini Alman ya da Türk değil, İstanbullu olarak tanıtıyor Kati'cik. tabii sadece İstanbul aşkı yok kitapta, Kati'nin hiç vazgeçmeden kendine münasip bir sevgili arama çalışmalarını da takdirle okuyoruz:)
Kitabın arkasında yazılanlara katılıyorum : Kati Hirşel şahane:)
İngiliz, Türk, Meksika, Alman polisi arasında bizce hiçbir fark yoktur; hepsinden aynı derecede hoşlanmayız.
Fakat otuz saniye önce dükkanın kapısından giren polis üniforması içindeki ilah, annemle aramdaki son görüş birliğine, bizi birbirimize bağlayan bu son bağa ihanet etmeme neden olabilirdi. Gözü dönmüş halimi gizlemeye çalışarak ve polis otosunun dükkanın önünde durmasıyla birlikte vitrinin önünde biten Recai'yi görmezlikten gelerek, "Evet, Memur Bey, bir sorun mu var," dedim, tamamen egosunu sarsmak maksadyla, yoksa adamın en azından komiser olduğuna bire yüz bahse girebilirdim.
İlk Kati Hirşel Polisiyesi.
Kati Hirşel, hayatının ilk 7 yılı ile son 13 yılını İstanbul'da geçirmiş, kapı gibi Türk pasaportlu, İstanbullu bir Alman. Tünel'de, sadece polisiye kitaplar satan küçük bir dükkanı var Kati'nin. Bir yaz günü, Almaya'dan gelen film ekibinin yönetmeni otel odasında öldürülünce Kati, okuduğu binlerce polisiye romana güvenerek cinayeti çözmeye hevesleniyor. Zaten filmin başrol oyuncusu Almanya'dan arkadaşı Petra olduğu için bir şekilde olaya karışmış buluyor kendini. Böylece kitaplardan öğrendiği teknikler ile zekâsını kullanarak katili bulmak için çalışmaya başlıyor kahramanımız.
Kati İstanbul'da doğmuş olsa da, burada bir Alman, İstanbul ve Türkler hakkında hem gerçekçi hem de komik gözlemleri kitabı daha da zenginleştiriyor. Tabii en önemlisi, Kati'nin bu şehre duyduğu aşk. Kendini Alman ya da Türk değil, İstanbullu olarak tanıtıyor Kati'cik. tabii sadece İstanbul aşkı yok kitapta, Kati'nin hiç vazgeçmeden kendine münasip bir sevgili arama çalışmalarını da takdirle okuyoruz:)
Kitabın arkasında yazılanlara katılıyorum : Kati Hirşel şahane:)
İngiliz, Türk, Meksika, Alman polisi arasında bizce hiçbir fark yoktur; hepsinden aynı derecede hoşlanmayız.
Fakat otuz saniye önce dükkanın kapısından giren polis üniforması içindeki ilah, annemle aramdaki son görüş birliğine, bizi birbirimize bağlayan bu son bağa ihanet etmeme neden olabilirdi. Gözü dönmüş halimi gizlemeye çalışarak ve polis otosunun dükkanın önünde durmasıyla birlikte vitrinin önünde biten Recai'yi görmezlikten gelerek, "Evet, Memur Bey, bir sorun mu var," dedim, tamamen egosunu sarsmak maksadyla, yoksa adamın en azından komiser olduğuna bire yüz bahse girebilirdim.
29 Aralık 2012 Cumartesi
Peygamber Cinayetleri
Mehmet Murat Somer, İletişim Yayınları
Hop Çiki Yaya serisi geçmiş senelerde basıldığı için sadece birkaç tanesini İdefix'de bulabilmiştim. Serinin ilk kitabı Peygamber Cinayetleri'ni Gitti Gidiyor'da görünce hemen aldım ve okudum. Bu kitap diğerlerinin aksine İletişim'den çıkmış. Meğerse seriyi ilk İletişim basmış, sonrada Everest tekrar yayınlamış. Bir zahmet bir daha bassalar da biz de eksiklerimizi tamamlasak diyorum.
Peygamber Cinayetleri, sanki dizinin en ağır ve oturaklı romanı imiş. Bunu diğerlerinden daha başka bir türlü sevdim. Kitap hunharca öldürülen travestileri ve travestilerin nasıl insandan sayılmayıp cinayet dosyalarının kapatıldığını pek güzel yüzümüze vuruyor. Bu insancıllığı kitabı daha çok sevmeme sebep oldu.
Kültürlü, sevimli, yakışıklı ve uçan tekmeleriyle mahalledeki kapkaççıyı güzelce dövüp herkesin saygısını kazanmış olan delikanlı travesti kahramanımız son günlerde işlenen travesti cinayetlerinde bir tuhaflık farkeder. Kızlarının tamamının erkek isimleri peygamber adlarıdır ve kızlar dinler tarihinde peygamberlerin öldüğü biçimlerde kurgulanmış mizansenlerle katledilmektedirler. Polisin pek önemsemediği bu seri cinayetleri çözmeyi aklına koyan kahramanımız maceranın tam göbeğine dalar.
Gönül adeti olduğu üzere taksi şoförüne sarkmaya başlamıştı. Herkesin bir tür saplantısı var. Tanıdığım kadarıyla Gönül'ün baştan çıkması için adamın direksiyona dokunuyor olması yeterdi. Tipi, yaşı gibi konular sonraki sorulardı.
"Kardeş siz nerelisiniz?" diye başladı.
Sürücümüz Iğdırlıydı.
Iğdır'ı duyunca Gönül hayat iksiri koklar gibi bir iç çekti ki gayri ihtiyari dönüp hayretle baktım.
"Ne güzel sürüyorsunuz arabayı" diye devam etti.
Yüzümün kızarmaya başladığını hissediyordum. Adam dikiz aynasından bizi izlemeye başlamıştı. ne mal olduğumuz ortadaydı, ama nasıl davranacağına karar veremiyor gibiydi.
Bu seriyi benim gibi kaçırmış olanların bir an evvel keşfetmesini tavsiye ederim.
Hop Çiki Yaya serisi geçmiş senelerde basıldığı için sadece birkaç tanesini İdefix'de bulabilmiştim. Serinin ilk kitabı Peygamber Cinayetleri'ni Gitti Gidiyor'da görünce hemen aldım ve okudum. Bu kitap diğerlerinin aksine İletişim'den çıkmış. Meğerse seriyi ilk İletişim basmış, sonrada Everest tekrar yayınlamış. Bir zahmet bir daha bassalar da biz de eksiklerimizi tamamlasak diyorum.
Peygamber Cinayetleri, sanki dizinin en ağır ve oturaklı romanı imiş. Bunu diğerlerinden daha başka bir türlü sevdim. Kitap hunharca öldürülen travestileri ve travestilerin nasıl insandan sayılmayıp cinayet dosyalarının kapatıldığını pek güzel yüzümüze vuruyor. Bu insancıllığı kitabı daha çok sevmeme sebep oldu.
Kültürlü, sevimli, yakışıklı ve uçan tekmeleriyle mahalledeki kapkaççıyı güzelce dövüp herkesin saygısını kazanmış olan delikanlı travesti kahramanımız son günlerde işlenen travesti cinayetlerinde bir tuhaflık farkeder. Kızlarının tamamının erkek isimleri peygamber adlarıdır ve kızlar dinler tarihinde peygamberlerin öldüğü biçimlerde kurgulanmış mizansenlerle katledilmektedirler. Polisin pek önemsemediği bu seri cinayetleri çözmeyi aklına koyan kahramanımız maceranın tam göbeğine dalar.
Gönül adeti olduğu üzere taksi şoförüne sarkmaya başlamıştı. Herkesin bir tür saplantısı var. Tanıdığım kadarıyla Gönül'ün baştan çıkması için adamın direksiyona dokunuyor olması yeterdi. Tipi, yaşı gibi konular sonraki sorulardı.
"Kardeş siz nerelisiniz?" diye başladı.
Sürücümüz Iğdırlıydı.
Iğdır'ı duyunca Gönül hayat iksiri koklar gibi bir iç çekti ki gayri ihtiyari dönüp hayretle baktım.
"Ne güzel sürüyorsunuz arabayı" diye devam etti.
Yüzümün kızarmaya başladığını hissediyordum. Adam dikiz aynasından bizi izlemeye başlamıştı. ne mal olduğumuz ortadaydı, ama nasıl davranacağına karar veremiyor gibiydi.
Bu seriyi benim gibi kaçırmış olanların bir an evvel keşfetmesini tavsiye ederim.
27 Aralık 2012 Perşembe
Jigolo Cinayeti
Mehmet Murat Somer, Everest Yayınları
Bir Hop-Çiki-Yaya polisiyesi.
Yazarımızın bağımlılık yapan serisinden okuduğum ikinci macera Jigolo Cinayeti oldu. Bu kitap 2005'de yayınlanmış. Kahramanımız büyük bir aşk acısıyla depresyona girmiş, can dostu Ponpon bizimkine yardımcı olmak için alıp adamı kulübe götürüyor ve kahramanımız karmakarışık bir cinayet davasına karışıyor böylece.
Bu kitabın ilkinden farkı olayları daha detaylı anlatması ve yazımdaki bariz gelişme. Bundan sonra okuyacağım kitap artık kimbilir ne nefis olacak, pek heyecanlıyım.
Kitapta en sevdiğim detay ise, finalde kahramanımızın katili, tıpkı Hercule Poirot tarzında herkesi bir araya toplayarak ifşa etmesi oldu. Muhteşem bir pastanın üzerindeki kiraz şekerlemesi gibiydi işte final:) Bayıldım vallahi ayol:)
"İpekten!"
"Tamam ayol!" derken küskün küskün alt dudağını sarkıtmıştı bile. "İki kelime gullüm de edemeyeceksem..."
Silahlardan birini eline verdim.
"Nasıl kullanılacağını bilir misin?" diye sordum.
"Ayol askerlik yaptık herhalde. Üstelik de hiç ıskalamam. Merak etmem kocacım."
Yerde yatanın dilsiz olduğunu, konuşamadığını söyledim.
İpekten çömelip onu incelemeye başladı. Bir o yana bir bu yana çevirdi.
"Ben bunu dilli düdüğe çeviririm," dedi en şakıyan sesiyle. "Çözerim o dilini... Yerim ayol!"
Ne yapın edin, bulup okuyun bence; eğlence, keyif garanti:)
Bir Hop-Çiki-Yaya polisiyesi.
Yazarımızın bağımlılık yapan serisinden okuduğum ikinci macera Jigolo Cinayeti oldu. Bu kitap 2005'de yayınlanmış. Kahramanımız büyük bir aşk acısıyla depresyona girmiş, can dostu Ponpon bizimkine yardımcı olmak için alıp adamı kulübe götürüyor ve kahramanımız karmakarışık bir cinayet davasına karışıyor böylece.
Bu kitabın ilkinden farkı olayları daha detaylı anlatması ve yazımdaki bariz gelişme. Bundan sonra okuyacağım kitap artık kimbilir ne nefis olacak, pek heyecanlıyım.
Kitapta en sevdiğim detay ise, finalde kahramanımızın katili, tıpkı Hercule Poirot tarzında herkesi bir araya toplayarak ifşa etmesi oldu. Muhteşem bir pastanın üzerindeki kiraz şekerlemesi gibiydi işte final:) Bayıldım vallahi ayol:)
"İpekten!"
"Tamam ayol!" derken küskün küskün alt dudağını sarkıtmıştı bile. "İki kelime gullüm de edemeyeceksem..."
Silahlardan birini eline verdim.
"Nasıl kullanılacağını bilir misin?" diye sordum.
"Ayol askerlik yaptık herhalde. Üstelik de hiç ıskalamam. Merak etmem kocacım."
Yerde yatanın dilsiz olduğunu, konuşamadığını söyledim.
İpekten çömelip onu incelemeye başladı. Bir o yana bir bu yana çevirdi.
"Ben bunu dilli düdüğe çeviririm," dedi en şakıyan sesiyle. "Çözerim o dilini... Yerim ayol!"
Ne yapın edin, bulup okuyun bence; eğlence, keyif garanti:)
26 Aralık 2012 Çarşamba
Buse Cinayeti
Mehmet Murat Somer, Everest Yayınları
Bir Hop-Çiki-Yaya polisiyesi.
Buse Cinayeti taa 2003'te yayınlanmış. Bu nefis seriyi ve şahane yazarımızı bu denli geç keşfetmiş olmak benim suçum tabii.
Kitabımız, amatör dedektif, gündüzleri usta hacker, geceleri ise kulüp işletmecisi travesti kahramanımızın maceralarını anlatıyor. Adı kitapta anılmayan kahramanımız pek kültürlü, bakımlı, incecik, gerektiğinde uzakdoğu dövüş tekniğiyle en ayı adamları yere deviren sağlam delikanlı, ama her daim Audrey Hepburn gibi şık, geceleri azgın bir aşk kuşu, kulüpteki öteki "kızların" ablası, özetle şahane bir karakter. Karşılaştığı cinai vakaları kendi bakış açısı ve tabii baştan çıkartıcı yöntemleri ile pek güzel çözüp bizi hayran bırakıyor. Son derece eğlenceli, okuması da +pek keyifli bu serinin.
Bu romanda tutkulu kahramanımız, kulübündeki kızlardan Buse'nin öldürülmesi ile kendini tehlikeli maceraların içinde buluyor. Buse, geçmişte hiç olmayacak biriyle uzun süreli ilişki yaşamış; bu ilişkinin tüm kanıtlarını da bir güzel saklamıştır. Şimdi iyi kötü bir sürü farklı gruplar, bu kanıtların peşindedir. Kahramanımız ise en güzel kıyafetlerini kuşanıp cinayeti çözmeye azmetmiştir.
Bayıldım tek kelime ile!
Aynur, kısa ve yaşlı olana durumu anlatıyordu, ben ise yakışıklı ve çapkın olanla süzüşüyordum. Boy, bos, ağız, burun, bakışlar, eller, yani kısaca fevkaladeydi. Sert bir çenesi, çok şey vaat eden bir burnu vardı. Yazlık kısa kollu ve açık yakalı gömleğinden göğüs kılları gözüküyordu.. Yutkundukça yukarı aşağı hareket eden kocaman bir ademelması vardı. İri elleri temiz ve bakımlıydı. Üniformasız olsa o iş kesindi, ama üniforma sevmem, hele polis üniforması olursa hiç sevmem. Yani, tabii Yunuslar istisna teşkil ediyor, o ayrı mesele. Motosiklet üzerinde, biri önde, diğeri arkadan ona sarılmış. Ay!
Bir Hop-Çiki-Yaya polisiyesi.
Buse Cinayeti taa 2003'te yayınlanmış. Bu nefis seriyi ve şahane yazarımızı bu denli geç keşfetmiş olmak benim suçum tabii.
Kitabımız, amatör dedektif, gündüzleri usta hacker, geceleri ise kulüp işletmecisi travesti kahramanımızın maceralarını anlatıyor. Adı kitapta anılmayan kahramanımız pek kültürlü, bakımlı, incecik, gerektiğinde uzakdoğu dövüş tekniğiyle en ayı adamları yere deviren sağlam delikanlı, ama her daim Audrey Hepburn gibi şık, geceleri azgın bir aşk kuşu, kulüpteki öteki "kızların" ablası, özetle şahane bir karakter. Karşılaştığı cinai vakaları kendi bakış açısı ve tabii baştan çıkartıcı yöntemleri ile pek güzel çözüp bizi hayran bırakıyor. Son derece eğlenceli, okuması da +pek keyifli bu serinin.
Bu romanda tutkulu kahramanımız, kulübündeki kızlardan Buse'nin öldürülmesi ile kendini tehlikeli maceraların içinde buluyor. Buse, geçmişte hiç olmayacak biriyle uzun süreli ilişki yaşamış; bu ilişkinin tüm kanıtlarını da bir güzel saklamıştır. Şimdi iyi kötü bir sürü farklı gruplar, bu kanıtların peşindedir. Kahramanımız ise en güzel kıyafetlerini kuşanıp cinayeti çözmeye azmetmiştir.
Bayıldım tek kelime ile!
Aynur, kısa ve yaşlı olana durumu anlatıyordu, ben ise yakışıklı ve çapkın olanla süzüşüyordum. Boy, bos, ağız, burun, bakışlar, eller, yani kısaca fevkaladeydi. Sert bir çenesi, çok şey vaat eden bir burnu vardı. Yazlık kısa kollu ve açık yakalı gömleğinden göğüs kılları gözüküyordu.. Yutkundukça yukarı aşağı hareket eden kocaman bir ademelması vardı. İri elleri temiz ve bakımlıydı. Üniformasız olsa o iş kesindi, ama üniforma sevmem, hele polis üniforması olursa hiç sevmem. Yani, tabii Yunuslar istisna teşkil ediyor, o ayrı mesele. Motosiklet üzerinde, biri önde, diğeri arkadan ona sarılmış. Ay!
25 Aralık 2012 Salı
Kış Cinayeti (The Winter Murder Case)
S.S. Van Dine, Labirent Yayınları
Bir Philo Vance polisiyesi.
Ejder Cinayeti ile tanıştığımız ukala ve duygusuz dedektifimizin okuduğum ikinci macerasını ilkinden çok daha fazla sevdim. Çünkü bu macerada kahramanımız hiç duygusuz değil; gayet düşünceli ve şefkatli idi. Böylece ilk kitaptaki robotik halinden sıyrılmış, kanlı canlı bir adama dönüşmüştü. Bir de uzun uzun dip not açıklamaları yok bu sefer. O yüzden bu kitabı okuması daha zevkli idi.
Philo Vance, yaşlı dostu ve de mücevher koleksiyoneri Carrington Rexon'un davetini kabul ederek malikaneye gider. Malikanede, Rexon'un oğlu, nişanlısı ve bunların enteresan arkadaşları kalmaktadır. Vance, misafirlerin arasındaki ilişki yumağını çözmeye çalışırken kaçınılmaz olarak cinayet işlenir ve zümrütler çalınır.
Okuması zevkli bir klasik polisiye. Oldukça kısa, 100 sayfadan bile az bir romancık.
Bir Philo Vance polisiyesi.
Ejder Cinayeti ile tanıştığımız ukala ve duygusuz dedektifimizin okuduğum ikinci macerasını ilkinden çok daha fazla sevdim. Çünkü bu macerada kahramanımız hiç duygusuz değil; gayet düşünceli ve şefkatli idi. Böylece ilk kitaptaki robotik halinden sıyrılmış, kanlı canlı bir adama dönüşmüştü. Bir de uzun uzun dip not açıklamaları yok bu sefer. O yüzden bu kitabı okuması daha zevkli idi.
Philo Vance, yaşlı dostu ve de mücevher koleksiyoneri Carrington Rexon'un davetini kabul ederek malikaneye gider. Malikanede, Rexon'un oğlu, nişanlısı ve bunların enteresan arkadaşları kalmaktadır. Vance, misafirlerin arasındaki ilişki yumağını çözmeye çalışırken kaçınılmaz olarak cinayet işlenir ve zümrütler çalınır.
Okuması zevkli bir klasik polisiye. Oldukça kısa, 100 sayfadan bile az bir romancık.
Ejder Cinayeti (The Dragon Murder Case)
S.S. Van Dine, Labirent Yayınları
Bir Philo Vance polisiyesi.
S.S. Van Dine, polisiye romanın kuramcısı, bu romanların olmazsa olmaz 20 kuralını yaratan Willard Huntington Wright isimli bir yazarın takma adıymış. Agatha Christie'nin çağdaşı olan yazarımız, bu dönemlerde polisiye, halen eleştirmenlerin küçümsediği bir tür olduğundan, S.S. Van Dine mahlası altında kitaplarını yayınlamış.
Van Dine, aynen Agatha teyzemiz gibi bir dedektif kahraman yaratmış : Philo Vance. Fakat yazar bu kahramana kendi aşırı entelektüel birikimini yüklemiş. Agatha Christie'nin sempatik Poirot'sunun yanında, Philo Vance, duygusuz, taş gibi, buz gibi, ukala pisliğin teki. Latince alıntılar, yüksek bilgi birikimi gerektiren espriler yapıp enteresan atıflarda bulunuyor Philo Vance. Yazar da gayet bilmiş bir tavırla sayfa altında dip notlarda bunları açıklıyor. Bir polisiye romanda, uzun ve detaylı dip not açıklamaları ile karşılaşmak hakikaten şaşırtıcı. Artık bu ukalalığından mı, duygusuzluğundan mı, dedektifimize katiyen en ufak bir sempati beslemiyoruz kitap boyunca. Halbuki bir kitabı sevmek için karakterlerle özdeşleşmek gerekiyor bana göre. Bu yüzden, denize düşen yılana sarılır misali, pek nüktedan adli tabip şefi namzeti, Doktor Doremus'u pek sevdim. Onun bulunduğu sayfalar favorim oldu.
Cinayet olayına gelecek olursak, bu roman yüzde yüz; tam bir klasik polisiye. Kahramanın iticiliği bir yana; Agatha Christie tarzı polisiye okumayı sevip Christie külliyatını devirmiş olanlar; pekala S.S. Van Dine külliyatına başlayabilirler. Labirent Yayınları, yazarın 3 kitabını bastı bile.
Bir Philo Vance polisiyesi.
S.S. Van Dine, polisiye romanın kuramcısı, bu romanların olmazsa olmaz 20 kuralını yaratan Willard Huntington Wright isimli bir yazarın takma adıymış. Agatha Christie'nin çağdaşı olan yazarımız, bu dönemlerde polisiye, halen eleştirmenlerin küçümsediği bir tür olduğundan, S.S. Van Dine mahlası altında kitaplarını yayınlamış.
Van Dine, aynen Agatha teyzemiz gibi bir dedektif kahraman yaratmış : Philo Vance. Fakat yazar bu kahramana kendi aşırı entelektüel birikimini yüklemiş. Agatha Christie'nin sempatik Poirot'sunun yanında, Philo Vance, duygusuz, taş gibi, buz gibi, ukala pisliğin teki. Latince alıntılar, yüksek bilgi birikimi gerektiren espriler yapıp enteresan atıflarda bulunuyor Philo Vance. Yazar da gayet bilmiş bir tavırla sayfa altında dip notlarda bunları açıklıyor. Bir polisiye romanda, uzun ve detaylı dip not açıklamaları ile karşılaşmak hakikaten şaşırtıcı. Artık bu ukalalığından mı, duygusuzluğundan mı, dedektifimize katiyen en ufak bir sempati beslemiyoruz kitap boyunca. Halbuki bir kitabı sevmek için karakterlerle özdeşleşmek gerekiyor bana göre. Bu yüzden, denize düşen yılana sarılır misali, pek nüktedan adli tabip şefi namzeti, Doktor Doremus'u pek sevdim. Onun bulunduğu sayfalar favorim oldu.
Cinayet olayına gelecek olursak, bu roman yüzde yüz; tam bir klasik polisiye. Kahramanın iticiliği bir yana; Agatha Christie tarzı polisiye okumayı sevip Christie külliyatını devirmiş olanlar; pekala S.S. Van Dine külliyatına başlayabilirler. Labirent Yayınları, yazarın 3 kitabını bastı bile.
24 Aralık 2012 Pazartesi
Mrs. Dalloway
Virginia Woolf, İletişim Yayınları
Bayan Dalloway'in o iç sıkıcı hayatının bir gününü anlatan bu kısa romanı okumak iki haftamı aldı sevgili dostlar. Kitabı taa Ağustos ayında okudum. Ama içimi o kadar daralttı ki, yazısını ancak yazabiliyorum. O da, bu sene okuduğum kitap listem eksik olmasın diye. Ama aslında suç benim, Bodrum'a tatile götürdüm ben bu kitabı. 4 gün şezlongda debelendim, bir o yana bir bu yana döndüm, kitap ilerlemiyor. Bir cümle okuyorum kafam karmakarışık, dönüyorum baştan okuyorum, iki sayfa sonra yine aklım gidiyor, yahu bu kadın ne anlatıyor diyorum... Resmen zekamdan şüphe ettim bu Clarissa Dalloway yüzünden.
Fakat şimdi düşünüyorum da, o kadar acılar çekerek okumama rağmen, romanda anlatılanlar aklımda yer etmiş. Hiç unutmamışım. Enteresan ve üzerinde tartışılası bir nokta.
Bu kitap benim 50 Kız Romanı projemizde, Ağustos ayı için seçtiğim kitabımdı. Temmuz ayında Muhteşem Gatsby'i okumuş idim. Eylül ayını pas geçtim. Ekim kitabım Büyük Umutlar ve Kasım kitabım Siyah İnci, şu an elimin altında, yani geç kalmış olsam da, arkadan gelsem de, projemize devam ediyorum dostlar:)
Bayan Dalloway'in o iç sıkıcı hayatının bir gününü anlatan bu kısa romanı okumak iki haftamı aldı sevgili dostlar. Kitabı taa Ağustos ayında okudum. Ama içimi o kadar daralttı ki, yazısını ancak yazabiliyorum. O da, bu sene okuduğum kitap listem eksik olmasın diye. Ama aslında suç benim, Bodrum'a tatile götürdüm ben bu kitabı. 4 gün şezlongda debelendim, bir o yana bir bu yana döndüm, kitap ilerlemiyor. Bir cümle okuyorum kafam karmakarışık, dönüyorum baştan okuyorum, iki sayfa sonra yine aklım gidiyor, yahu bu kadın ne anlatıyor diyorum... Resmen zekamdan şüphe ettim bu Clarissa Dalloway yüzünden.
Fakat şimdi düşünüyorum da, o kadar acılar çekerek okumama rağmen, romanda anlatılanlar aklımda yer etmiş. Hiç unutmamışım. Enteresan ve üzerinde tartışılası bir nokta.
Bu kitap benim 50 Kız Romanı projemizde, Ağustos ayı için seçtiğim kitabımdı. Temmuz ayında Muhteşem Gatsby'i okumuş idim. Eylül ayını pas geçtim. Ekim kitabım Büyük Umutlar ve Kasım kitabım Siyah İnci, şu an elimin altında, yani geç kalmış olsam da, arkadan gelsem de, projemize devam ediyorum dostlar:)
Pembe Tütülü Amiral
Mehmet Murat Somer, Sel Yayıncılık
Türk Silahlı Kuvvetlerinden bir amiral, pembe tütüsü, kıllı bacakları, göbeği ve bale papuçlarıyla tam takım giyinmiş; otel odasında, diğer 3 subay ve gece boyu bunlara eşlik eden 4 yakışıklı delikanlıya özel mi özel bir gösteri sunmaktadır. Çaykovski'nin Kuğu Gölü balesi eşliğinde, pembe tütüsünü hoplata zıplata basbayağı bale yapmaktadır Amiral. Ne var ki, en önemli hareketin ortasında ani bir kalp krizi geçirip hakkın rahmetine kavuşuverir.
Evli barklı bir ordu mensubu, üzerinde bale kıyafeti, yüzünde sahne makyajı; odasında da başka subaylar ve jigololarla çevrilmiş halde ölmüştür. Ortalık tam manasıyla karışır. Askeriyeye kinli bölge savcısı odada olup bitenleri ortaya çıkarmaya uğraşır, ordunun demir yumruğu rezaleti örtbas etmek ister, medya ise bir skandalın peşindedir.
Kitap bir kahramanın başından geçenleri anlatmıyor, bu olay etrafında ordu-savcılık-medya arasında gidip gelerek gelişmeleri bize aktarıyor. Davanın nasıl ilerleyip sonuçlandığına dört koldan tanık olurken muazzam bir ikiyüzlülükle, gün gibi ortada olan gerçeğin nasıl saptırılıp üzerinin örtüldüğünü okuyoruz.
Bence gayet gerçekçi bir roman. Eğlencelik niyetine okuduğum için biraz sıkılmış olabilirim.
Türk Silahlı Kuvvetlerinden bir amiral, pembe tütüsü, kıllı bacakları, göbeği ve bale papuçlarıyla tam takım giyinmiş; otel odasında, diğer 3 subay ve gece boyu bunlara eşlik eden 4 yakışıklı delikanlıya özel mi özel bir gösteri sunmaktadır. Çaykovski'nin Kuğu Gölü balesi eşliğinde, pembe tütüsünü hoplata zıplata basbayağı bale yapmaktadır Amiral. Ne var ki, en önemli hareketin ortasında ani bir kalp krizi geçirip hakkın rahmetine kavuşuverir.
Evli barklı bir ordu mensubu, üzerinde bale kıyafeti, yüzünde sahne makyajı; odasında da başka subaylar ve jigololarla çevrilmiş halde ölmüştür. Ortalık tam manasıyla karışır. Askeriyeye kinli bölge savcısı odada olup bitenleri ortaya çıkarmaya uğraşır, ordunun demir yumruğu rezaleti örtbas etmek ister, medya ise bir skandalın peşindedir.
Kitap bir kahramanın başından geçenleri anlatmıyor, bu olay etrafında ordu-savcılık-medya arasında gidip gelerek gelişmeleri bize aktarıyor. Davanın nasıl ilerleyip sonuçlandığına dört koldan tanık olurken muazzam bir ikiyüzlülükle, gün gibi ortada olan gerçeğin nasıl saptırılıp üzerinin örtüldüğünü okuyoruz.
Bence gayet gerçekçi bir roman. Eğlencelik niyetine okuduğum için biraz sıkılmış olabilirim.
23 Aralık 2012 Pazar
Kraliçe Kitap Okuyor (The Uncommon Reader)
Alan Bennett, Sel Yayıncılık
Bu küçücük kitap, senenin en tatlı keşiflerinden oldu benim için. Ağzım kulaklarımda, bir solukta okudum. Zaten tastamam 100 sayfalık, mini mini bir romancık.
Tabii konu İngiliz kraliyet ailesi ile alakalı olunca, hatta baş kahramanımız bizzat majesteleri Kraliçe 2. Elizabeth'in ta kendisi olunca, konu benim için 5 kat daha çekici hale geldi.
Kraliçe hazretleri sarayın bahçesinde itoşlarını gezdirirken, köpekler bir kamyonete havlamaya başlar. Özür dilemek için araca giden kraliçe, kamyonetin gezici bir kütüphane olduğunu öğrenir ve ayıp olmasın diye bir kitap ödünç alır. Sıkılsa da, O, alnında görev yazan kadınlardandır (Pollyanna'nın Polly teyzesini anımsayın) Kitabı sonuna kadar okur, bitirir. Bir hafta sonra iade etmek üzere gezici kütüphaneye kitabı geri verir ve ayıp olmasın diye yine kitap alır. Aldığı kitabı yutarcasına okur bu sefer. Ve işte bu andan sonra kraliçe aynen bizim gibi kitaplara aşık olacak, var gücüyle kitap okumaya koyulup devlet işlerini bile aksatır hale gelecektir.
Kraliçe Kitap Okuyor, kitap sevgisine, okuma aşkına dair yazılmış en müthiş metinlerden biri bence. Nefis bir şekilde esprili olduğunu da söylemek lazım. Pek sevdim.
"Vakit geçirmek mi?" dedi Kraliçe. "Kitapların vakit geçirmekle bir ilgisi yoktur. Kitaplarda başka yaşamlar vardır.Başka dünyalar vardır. Vaktin geçmesini istemek bir yana, Sir Kevin, insan keşke daha çok vaktim olsaydı der kendi kendine. İnsan vakit geçirmek istiyorsa Yeni Zelanda'ya gidebilir pekala."
Bu küçücük kitap, senenin en tatlı keşiflerinden oldu benim için. Ağzım kulaklarımda, bir solukta okudum. Zaten tastamam 100 sayfalık, mini mini bir romancık.
Tabii konu İngiliz kraliyet ailesi ile alakalı olunca, hatta baş kahramanımız bizzat majesteleri Kraliçe 2. Elizabeth'in ta kendisi olunca, konu benim için 5 kat daha çekici hale geldi.
Kraliçe hazretleri sarayın bahçesinde itoşlarını gezdirirken, köpekler bir kamyonete havlamaya başlar. Özür dilemek için araca giden kraliçe, kamyonetin gezici bir kütüphane olduğunu öğrenir ve ayıp olmasın diye bir kitap ödünç alır. Sıkılsa da, O, alnında görev yazan kadınlardandır (Pollyanna'nın Polly teyzesini anımsayın) Kitabı sonuna kadar okur, bitirir. Bir hafta sonra iade etmek üzere gezici kütüphaneye kitabı geri verir ve ayıp olmasın diye yine kitap alır. Aldığı kitabı yutarcasına okur bu sefer. Ve işte bu andan sonra kraliçe aynen bizim gibi kitaplara aşık olacak, var gücüyle kitap okumaya koyulup devlet işlerini bile aksatır hale gelecektir.
Kraliçe Kitap Okuyor, kitap sevgisine, okuma aşkına dair yazılmış en müthiş metinlerden biri bence. Nefis bir şekilde esprili olduğunu da söylemek lazım. Pek sevdim.
"Vakit geçirmek mi?" dedi Kraliçe. "Kitapların vakit geçirmekle bir ilgisi yoktur. Kitaplarda başka yaşamlar vardır.Başka dünyalar vardır. Vaktin geçmesini istemek bir yana, Sir Kevin, insan keşke daha çok vaktim olsaydı der kendi kendine. İnsan vakit geçirmek istiyorsa Yeni Zelanda'ya gidebilir pekala."
13 Aralık 2012 Perşembe
Buz Gibi Soğuk (Ice Cold)
Tess Gerritsen, Doğan Kitap
Bir Jane Rizzoli polisiyesi. Rizzoli & Isles serisinin sekizinci kitabı.
Kitabımızı Ekim ayında çıktığı gibi almış ve bir nefeste okumuştum. Benim adıma hayal kırıklığı yaşatan bir roman olunca yazısını yazmayı erteledikçe erteledim. Ama yapacak bir şey yok. ben bu kitabı sevmedim. Bence Rizzoli & Isles serisinin en zayıf halkası, en sıkıcı olanı idi bu kitap. Tess ablanın yazdığı iki Rizzoli romanı daha var, bakalım onlar ne zaman yayınlanacak ve ne derece doyurucu olacaklar? Belki de problem serinin fazla uzamış olmasıdır. Yani bu kadınlar daha kaç tane evlere şenlik, korkunç cinayetle karşılaşabilirler, bilemedim.
Buz Gibi Soğuk, Maura'nın macerası. Bir konferansa katılan doktorumuz, eski bir arkadaşıyla karşılaşınca haftasonunda onunla kayak merkezine gitmeyi kabul eder. ne var ki, kar tipisine yakalanarak Stephen King romanlarından fırlamışa benzeyen bir köyde mahsur kalırlar. Kurtulmak için Maura'nın ümidi Jane tarafından bulunmaktır. Jane ise bölgede arkadaşını ararken bambaşka şeyler bulacaktır.
Sadece seriyi sıkı sıkı takip eden okurlara yönelik bir kitap. Diğerleri gönül rahatlığıyla uzak durabilir bence.
12 Aralık 2012 Çarşamba
Cehennem Çiftliğinden Kaçış
Barış Uygur, İletişim Yayınları
Bir Süreyya Sami polisiyesi. Serinin ilk kitabı Feriköy Mezarlığında Randevu'yu pek sevmemiştim. Fazla hafif ve havada kalmış gibiydi bana göre ilk kitap. Bu kitabı ise epey sevdiğimi söyleyebilirim. Kahramanımız Süreyya Sami yine bezgin, yine umursamaz gelgelelim, bu sefer elini epey bir taşın altına sokuyor ve bütün numaralarını kullanmaktan çekinmiyor. İlk kitapta hiç ısınamadığım Süreyya'yı bu kitapta sevdim ve belki biraz da bu yüzden, kitabı okurken pek keyiflendim.
İlk kitaptaki macera 2002 senesinde geçiyordu. Cehennem Çiftliğinden Kaçış, 2009 senesinde geçiyor. Süreyya Sami'nin eski dostu komiser Cemil'in güzel kızı Zeynep; Adnan hoca tarikatının eline düşmüştür. Cemil, Süreyya'dan kızını tarikatın elinden kurtarmasını ister. Tabii kitapta Adnan Hoca değil, Reis Efendi diye bahsi geçiyor, ama nalına mıhına epey vurun sahte hocanın ipliğini pazara çıkarıyor. Sadece o mu, günümüzün bir yığın popüler kültür malzemesini, kendi umursamaz tavrıyla itin götüne sokmaya çekinmiyor Süreyya Sami. Bu yüzden de kitabı sevmiş olabilirim:)
Süreyya Sami, Zeynep'i kurtarmak için vargücüyle harekete geçip mahalledeki berber, kahveci, taksi şöförü gibi esnaf dostlarından yardım almaktan da çekinmiyor. Bu sefer gerçekten zehir hafiye haline gelen kahramanımız başını belaya sokmaktan da kaçınmıyor.
Pek zevkli bir kitap, cinayet değil kaçıp kovalamaca tarzında bir polisiye diyebiliriz. Bu kitabı okumak için ilkini okumanız şart değil, olaylar birbirinden bağımsız. Ama siz yine de okuyun Feriköy Mezarlığında Randevu'yu :)
Bir Süreyya Sami polisiyesi. Serinin ilk kitabı Feriköy Mezarlığında Randevu'yu pek sevmemiştim. Fazla hafif ve havada kalmış gibiydi bana göre ilk kitap. Bu kitabı ise epey sevdiğimi söyleyebilirim. Kahramanımız Süreyya Sami yine bezgin, yine umursamaz gelgelelim, bu sefer elini epey bir taşın altına sokuyor ve bütün numaralarını kullanmaktan çekinmiyor. İlk kitapta hiç ısınamadığım Süreyya'yı bu kitapta sevdim ve belki biraz da bu yüzden, kitabı okurken pek keyiflendim.
İlk kitaptaki macera 2002 senesinde geçiyordu. Cehennem Çiftliğinden Kaçış, 2009 senesinde geçiyor. Süreyya Sami'nin eski dostu komiser Cemil'in güzel kızı Zeynep; Adnan hoca tarikatının eline düşmüştür. Cemil, Süreyya'dan kızını tarikatın elinden kurtarmasını ister. Tabii kitapta Adnan Hoca değil, Reis Efendi diye bahsi geçiyor, ama nalına mıhına epey vurun sahte hocanın ipliğini pazara çıkarıyor. Sadece o mu, günümüzün bir yığın popüler kültür malzemesini, kendi umursamaz tavrıyla itin götüne sokmaya çekinmiyor Süreyya Sami. Bu yüzden de kitabı sevmiş olabilirim:)
Süreyya Sami, Zeynep'i kurtarmak için vargücüyle harekete geçip mahalledeki berber, kahveci, taksi şöförü gibi esnaf dostlarından yardım almaktan da çekinmiyor. Bu sefer gerçekten zehir hafiye haline gelen kahramanımız başını belaya sokmaktan da kaçınmıyor.
Pek zevkli bir kitap, cinayet değil kaçıp kovalamaca tarzında bir polisiye diyebiliriz. Bu kitabı okumak için ilkini okumanız şart değil, olaylar birbirinden bağımsız. Ama siz yine de okuyun Feriköy Mezarlığında Randevu'yu :)
11 Aralık 2012 Salı
Şeytan Ve Şair (The Shakespeare Chronicles)
John Underwood, Arkadya Yayınları
Şeytan Ve Şair, bir nevi Da Vinci Şifresi formülünü uygulayan bir roman diyebilirim. Müthiş, dünyayı sarsacak tarihi bir sır ve bu sırrı çözmeye çalışırken beklemedikleri tehlikeli durumların içine düşen kahramanlarımızın heyecanlı koşuşturmalarını okuyoruz romanda. Gelgelelim Da Vinci Şifresi ne kadar merak uyandırıcı, akıcı ve bulmacalarıyla ilgi çekiciyse; bu kitap o kadar sıkıcı, kopuk kopuk, meraksız maalesef.
Kitabımızın kahramanları gazeteci Jake Fleming ve kızı Melissa. Peşine düştükleri sır, Jake'in arkadaşı İngiliz profesör Desmond'ın yazdığı kitapta gizli. Ne var ki, Desmond kitabını Jake'e veremeden kitapla beraber ortadan kayboluyor. Jake ile Melissa da Londra'ya gelip, Desmond'ın kitabında ifşa ettiği sırrın ne olabileceğini araştırmaya başlıyorlar.
Kitabın Londra'da geçmesi güzeldi. Ama sanki yazar, Shakespeare hakkında bir araştırma yazacakmış da, aman biraz karakter biraz da diyalog ekleyip roman yapayım şunu demiş gibi geldi bana. Hareketi, aksiyonu, heyecanı eksik kalmış kitabın. o yüzden sevemedim, halbuki sevmeyi çok istemiştim. Biraz da anlatımı kopuk kopuk bulduğum için sıkılmış olabilirim. Edebiyat dünyasının Da Vinci Şifresini öğrenmek isteyenler, yine de okuyabilirler bu kitabı.
Şeytan Ve Şair, bir nevi Da Vinci Şifresi formülünü uygulayan bir roman diyebilirim. Müthiş, dünyayı sarsacak tarihi bir sır ve bu sırrı çözmeye çalışırken beklemedikleri tehlikeli durumların içine düşen kahramanlarımızın heyecanlı koşuşturmalarını okuyoruz romanda. Gelgelelim Da Vinci Şifresi ne kadar merak uyandırıcı, akıcı ve bulmacalarıyla ilgi çekiciyse; bu kitap o kadar sıkıcı, kopuk kopuk, meraksız maalesef.
Kitabımızın kahramanları gazeteci Jake Fleming ve kızı Melissa. Peşine düştükleri sır, Jake'in arkadaşı İngiliz profesör Desmond'ın yazdığı kitapta gizli. Ne var ki, Desmond kitabını Jake'e veremeden kitapla beraber ortadan kayboluyor. Jake ile Melissa da Londra'ya gelip, Desmond'ın kitabında ifşa ettiği sırrın ne olabileceğini araştırmaya başlıyorlar.
Kitabın Londra'da geçmesi güzeldi. Ama sanki yazar, Shakespeare hakkında bir araştırma yazacakmış da, aman biraz karakter biraz da diyalog ekleyip roman yapayım şunu demiş gibi geldi bana. Hareketi, aksiyonu, heyecanı eksik kalmış kitabın. o yüzden sevemedim, halbuki sevmeyi çok istemiştim. Biraz da anlatımı kopuk kopuk bulduğum için sıkılmış olabilirim. Edebiyat dünyasının Da Vinci Şifresini öğrenmek isteyenler, yine de okuyabilirler bu kitabı.
9 Aralık 2012 Pazar
AVM (The Mall)
S.L. Grey, İthaki Yayınları
AVM, fuardan büyük umutlarla aldığım bir romandı ve gerçekten beklediğim kadar iyi çıktı. Kitabı büyük bir iştahla okudum, okumadım da yuttum adeta.
Kahramanlarımız Rhoda ve Daniel iki ergen. Daniel, AVM'deki kitapçıda çalışan içine kapalı bir emo oğlan. Rhoda ise sıskası çıkmış bir keş, canki kız. Rhoda, alışveriş merkezinde, kafası uçmuş vaziyette, aslında kuzeninin baktığı, adını bile anımsamadığı çocuğu gezdirirken, oğlan ortadan kaybolur. Rhoda panikler, güvenlik ona yardım edemez. AVM kapanırken içeride saklanan Rhoda, geride kalan tek kişiyi, ezik oğlan Daniel'i zorla alıkoyar ve ikisi bomboş alışveriş merkezinde kayıp çocuğu aramaya koyulurlar. Fakat AVM tuhaf, fantastik bir labirente dönüşmüştür adeta ve gençler kendilerini korkunç bir oyunun içinde bulurlar.
AVM bence nefis bir fantastik macera. Rhoda ve Daniel'in macerasının özellikle ilk kısmında nefes nefese okudum kitabı diyebilirim. Maceranın ikinci kısmı farklı bir şekilde şaşırtıcıydı. Kitap bittiğinde ise çok canım sıkıldı, bir bu kadar daha olsa bayıla bayıla okurdum. Çok sevdim AVM'yi.
AVM, fuardan büyük umutlarla aldığım bir romandı ve gerçekten beklediğim kadar iyi çıktı. Kitabı büyük bir iştahla okudum, okumadım da yuttum adeta.
Kahramanlarımız Rhoda ve Daniel iki ergen. Daniel, AVM'deki kitapçıda çalışan içine kapalı bir emo oğlan. Rhoda ise sıskası çıkmış bir keş, canki kız. Rhoda, alışveriş merkezinde, kafası uçmuş vaziyette, aslında kuzeninin baktığı, adını bile anımsamadığı çocuğu gezdirirken, oğlan ortadan kaybolur. Rhoda panikler, güvenlik ona yardım edemez. AVM kapanırken içeride saklanan Rhoda, geride kalan tek kişiyi, ezik oğlan Daniel'i zorla alıkoyar ve ikisi bomboş alışveriş merkezinde kayıp çocuğu aramaya koyulurlar. Fakat AVM tuhaf, fantastik bir labirente dönüşmüştür adeta ve gençler kendilerini korkunç bir oyunun içinde bulurlar.
AVM bence nefis bir fantastik macera. Rhoda ve Daniel'in macerasının özellikle ilk kısmında nefes nefese okudum kitabı diyebilirim. Maceranın ikinci kısmı farklı bir şekilde şaşırtıcıydı. Kitap bittiğinde ise çok canım sıkıldı, bir bu kadar daha olsa bayıla bayıla okurdum. Çok sevdim AVM'yi.
30 Kasım 2012 Cuma
Clearwater Günlükleri (The Clearwater Diaries)
Al Rennie, Altın Bilek Yayınları
Bu kitabın tanıtımı aklımı çelmişti, baş kahramanımızın hiç mi hiç alışılmadık tarzda bir dedektif olduğu ileri sürülüyordu arka kapak tanıtımında. Halbuki kitap bence klişeden kırılıyordu. Travmatik olay neticesinde yerini yurdunu terketmiş geçkince bir dedektif - ki bu kahramanımız Joe oluyor, feleğin çemberinden epeyce geçmiş, altın kalpli sarışın garson kız, ne bileyim yardımsever tatlı kaçık, yaşlı komşu teyzeler.. Ama bunların beni rahatsız ettiğini söyleyemem, çünkü eğlenceli üslubuyla sıkmadan kendini okutuyor kitap. Maalesef beni rahatsız eden, her sayfada rastladığım yazım hataları oldu. Bir değil, beş değil, hemen her sayfada bir yazım hatası... Kitaplar mükemmel olmak zorunda, o kadar yazılmış, tercüme edilmiş, gözden geçirilmiş, baskıya dökülmüş bir eserde bu denli hata nasıl gözden kaçar anlamak mümkün değil.
Onun dışında kitap fena değildi, hiç bırakmadan okudum. Kahramanımız Kanada'dan Florida'nın Clearwater kasabasına geliyor, garson kız Mia'ya aşık oluyor ve beraber Mia'nın faili meçhule kurban giden küçük kız kardeşinin cinayetini çözmeye çalışıyorlar.
Kitapta hoşuma giden unsur, perde arkasından Joe'yu takip edip gerekli gördüğünde desteğini esirgemeyen erkek kardeşi Frank idi. Frank'ın kim olduğu ne yaptığı belli değil, mafyozik bir tip. Ama Ezel'deki Dayı gibi perde arkasından kahramanımıza yardımcı olan güç sahibi biri, onun varlığını sevdim bu kitapta.
Baştan aşağıya yazım hatalarıyla dolu olmasıyla hayal kırıklığı, kendisi de Amerikanvari bir polisiye, yine de seriye devam ederim sanırım.
Bu kitabın tanıtımı aklımı çelmişti, baş kahramanımızın hiç mi hiç alışılmadık tarzda bir dedektif olduğu ileri sürülüyordu arka kapak tanıtımında. Halbuki kitap bence klişeden kırılıyordu. Travmatik olay neticesinde yerini yurdunu terketmiş geçkince bir dedektif - ki bu kahramanımız Joe oluyor, feleğin çemberinden epeyce geçmiş, altın kalpli sarışın garson kız, ne bileyim yardımsever tatlı kaçık, yaşlı komşu teyzeler.. Ama bunların beni rahatsız ettiğini söyleyemem, çünkü eğlenceli üslubuyla sıkmadan kendini okutuyor kitap. Maalesef beni rahatsız eden, her sayfada rastladığım yazım hataları oldu. Bir değil, beş değil, hemen her sayfada bir yazım hatası... Kitaplar mükemmel olmak zorunda, o kadar yazılmış, tercüme edilmiş, gözden geçirilmiş, baskıya dökülmüş bir eserde bu denli hata nasıl gözden kaçar anlamak mümkün değil.
Onun dışında kitap fena değildi, hiç bırakmadan okudum. Kahramanımız Kanada'dan Florida'nın Clearwater kasabasına geliyor, garson kız Mia'ya aşık oluyor ve beraber Mia'nın faili meçhule kurban giden küçük kız kardeşinin cinayetini çözmeye çalışıyorlar.
Kitapta hoşuma giden unsur, perde arkasından Joe'yu takip edip gerekli gördüğünde desteğini esirgemeyen erkek kardeşi Frank idi. Frank'ın kim olduğu ne yaptığı belli değil, mafyozik bir tip. Ama Ezel'deki Dayı gibi perde arkasından kahramanımıza yardımcı olan güç sahibi biri, onun varlığını sevdim bu kitapta.
Baştan aşağıya yazım hatalarıyla dolu olmasıyla hayal kırıklığı, kendisi de Amerikanvari bir polisiye, yine de seriye devam ederim sanırım.
28 Kasım 2012 Çarşamba
Sesler (Röddin)
Arnaldur Indridason, Doğan Kitap
Bir Reykjavik polisiyesi. Arka arkaya okuduğum İskandinav polisiyelerinden bir diğeri Sesler. Roman, Reykjavik'de, şehrin en büyük otelinde kapıcılık yapan, her yıl da Noel partisi için Noel Baba kılığına giren Gulli'nin cesedinin bulunması ile başlıyor. Adam 20 senedir otelin bodrum katında hücre gibi bir odada bir başına yaşamaktadır, kimse onu yakından tanımaz, ne yapıp ettiğini, nasıl bir adam olduğunu bilmezler, Gulli sadece kapıcıdır işte. Ailesi, arkadaşı yoktur...Onca senedir yaşadığı ufacık odada adamakıllı bir eşyası bile bulunmaz.
Dedektiflerimiz Noel curcunasında, bir yandan tuhaf cinayeti çözmeye çalışırken, beri yandan kendi kusurlu hayatlarıyla başetmeye uğraşırlar.
Sade, akıcı bir anlatımı var Sesler'in. Üslubuna sert bile diyebiliriz. Daha doğrusu epey gerçekçi meselelerden sakin sakin, açık sözlülükle bahsedince biraz sert gelmiş olabilir. Kitapta bir de İzlanda isimlerini takip etmek azıcık zoruma gitti. Mesela dedektifimizin adı Erlendur.. Neden onun tek ismi var da bazılarının (Misal yardımcısı Sigurdur Öli gibi) 2 ismi var, soyadı kanunu yok mu canım bunlarda, zaten telaffuzu da zor diye kendi kendime meraklanıp durdum.
Zevkle okudum, hiç bir cıvıklığa yer vermeyen güzel bir polisiye. Sevdim.
Bir Reykjavik polisiyesi. Arka arkaya okuduğum İskandinav polisiyelerinden bir diğeri Sesler. Roman, Reykjavik'de, şehrin en büyük otelinde kapıcılık yapan, her yıl da Noel partisi için Noel Baba kılığına giren Gulli'nin cesedinin bulunması ile başlıyor. Adam 20 senedir otelin bodrum katında hücre gibi bir odada bir başına yaşamaktadır, kimse onu yakından tanımaz, ne yapıp ettiğini, nasıl bir adam olduğunu bilmezler, Gulli sadece kapıcıdır işte. Ailesi, arkadaşı yoktur...Onca senedir yaşadığı ufacık odada adamakıllı bir eşyası bile bulunmaz.
Dedektiflerimiz Noel curcunasında, bir yandan tuhaf cinayeti çözmeye çalışırken, beri yandan kendi kusurlu hayatlarıyla başetmeye uğraşırlar.
Sade, akıcı bir anlatımı var Sesler'in. Üslubuna sert bile diyebiliriz. Daha doğrusu epey gerçekçi meselelerden sakin sakin, açık sözlülükle bahsedince biraz sert gelmiş olabilir. Kitapta bir de İzlanda isimlerini takip etmek azıcık zoruma gitti. Mesela dedektifimizin adı Erlendur.. Neden onun tek ismi var da bazılarının (Misal yardımcısı Sigurdur Öli gibi) 2 ismi var, soyadı kanunu yok mu canım bunlarda, zaten telaffuzu da zor diye kendi kendime meraklanıp durdum.
Zevkle okudum, hiç bir cıvıklığa yer vermeyen güzel bir polisiye. Sevdim.
26 Kasım 2012 Pazartesi
Buz Prenses (Isprinsessan)
Camilla Lackberg, Doğan Kitap
Uzun süredir çok satanlar listesinde gördüğümüz bir kitap Buz Prenses. Orada olmayı da hakediyor diye düşünüyorum. Oldukça akıcı ve heyecanlı buldum bu polisiyeyi.
Zaten İskandinav polisiyelerini çok sevdiğimi farkettim. Amerikan dedektif klişeleri olmuyor bunlarda genellikle. Karla kaplı ıssız kasabaların köhne karakollarında; orta halli hakiki polisler vakaları çözmeye çalışıyorlar. Kuzeyli dostlarımızın öyle acayip teknolojik araçları, herşeyi şıp diye ortaya döken bilgisayar yöntemleri yok. Araştırma yapıyorlar, oflaya puflaya bir sürü evrak okuyorlar, ahaliyi soruşturuyor ve geçmişi eşeliyorlar. Böyle eski usul yöntemlerle davayı çözmeye uğraşıyorlar.
Buz Prenses de benzer bir hikayeyi anlatıyor bize. Erica, ebeveyninin ölümüyle yıllar sonra doğup büyüdüğü kasabaya geri döner. Daha ilk günlerde, feci bir rastlantıyla çocukluk arkadaşı Alexandra'nın cesedini bulur. İlk bakışta güzel kadın intihar etmiş gibi görünse de, Alex'in annesi buna inanmaz; başarılı bir yazar olan Erica'nın bu olayı incelemesini talep eder. Becca'nın çocukluk arkadaşı Patrik, kasabanın karakolunda dedektif olarak çalışmaktadır. Çocukluk günlerinden sonra ilk kez bir araya gelen ikili, Alex'in ölümünü araştırmaya koyulurlar.
Konu itibariyle tanıdık gibi aslında, yıllar sonra kasabaya dönen kadın, çocukluk aşkı, cinayet... Okuması ise bana oldukça zevkli ve meraklı geldi. Gece 1'e kadar uyumayıp bitirdim romanı. Üslubu gayet akıcı ve hikayesi merak uyandırıcıydı. Hikaye gelişirken sadece Erica'yı değil diğer kasaba insanlarını da anlatması kitabı zenginleştirmiş diye düşünüyorum.
Sevdim.
Uzun süredir çok satanlar listesinde gördüğümüz bir kitap Buz Prenses. Orada olmayı da hakediyor diye düşünüyorum. Oldukça akıcı ve heyecanlı buldum bu polisiyeyi.
Zaten İskandinav polisiyelerini çok sevdiğimi farkettim. Amerikan dedektif klişeleri olmuyor bunlarda genellikle. Karla kaplı ıssız kasabaların köhne karakollarında; orta halli hakiki polisler vakaları çözmeye çalışıyorlar. Kuzeyli dostlarımızın öyle acayip teknolojik araçları, herşeyi şıp diye ortaya döken bilgisayar yöntemleri yok. Araştırma yapıyorlar, oflaya puflaya bir sürü evrak okuyorlar, ahaliyi soruşturuyor ve geçmişi eşeliyorlar. Böyle eski usul yöntemlerle davayı çözmeye uğraşıyorlar.
Buz Prenses de benzer bir hikayeyi anlatıyor bize. Erica, ebeveyninin ölümüyle yıllar sonra doğup büyüdüğü kasabaya geri döner. Daha ilk günlerde, feci bir rastlantıyla çocukluk arkadaşı Alexandra'nın cesedini bulur. İlk bakışta güzel kadın intihar etmiş gibi görünse de, Alex'in annesi buna inanmaz; başarılı bir yazar olan Erica'nın bu olayı incelemesini talep eder. Becca'nın çocukluk arkadaşı Patrik, kasabanın karakolunda dedektif olarak çalışmaktadır. Çocukluk günlerinden sonra ilk kez bir araya gelen ikili, Alex'in ölümünü araştırmaya koyulurlar.
Konu itibariyle tanıdık gibi aslında, yıllar sonra kasabaya dönen kadın, çocukluk aşkı, cinayet... Okuması ise bana oldukça zevkli ve meraklı geldi. Gece 1'e kadar uyumayıp bitirdim romanı. Üslubu gayet akıcı ve hikayesi merak uyandırıcıydı. Hikaye gelişirken sadece Erica'yı değil diğer kasaba insanlarını da anlatması kitabı zenginleştirmiş diye düşünüyorum.
Sevdim.
23 Kasım 2012 Cuma
Tavan Arasındaki Buda (The Buddha In The Attic)
Julie Otsuka, Domingo Yayınevi
Domingo Yayınevi son zamanlarda en zevkle okuduğum kitapları basıyor, Tavan Arasındaki Buda yine bir nefeste okuduğum oldukça çarpıcı bir kitap.
Kitabımız, 1900''lerde, anlaşmalı evliliklerle Japonya'daki köylerini terkedip ne dilini ne adetlerini bildikleri Amerika'ya göç eden Japon gelinlerin hikayesini anlatıyor. Bu gelinlerin elinde sadece birer fotoğraf vardır, bu fotoğrafların 20 sene önce çekilmiş olduklarını, kocalardan gelen romantik mektupların parayla bu işin ehli adamlara yazdırıldığını bilmezler. San Fransisco'da gemiden indiklerinde, Amerika'da refah içindeki evlerinin hanımı olacaklarını zannederler, kocalarıyla tarlada çalıştırılmak üzere bu ülkeye geldiklerinden haberleri yoktur.
Kitabın tamamı birinci çoğul şahısla yazılmış. Şöyle ki:
“Kocalarımızı ilk gördüğümüzde onları kesinlikle tanıyamayacağımızı bilmiyorduk. Bize gönderilen fotoğrafların yirmi yıl önce çekildiğini bilmiyorduk. Bize yazılan mektupların kocalarımız değil, mesleği yalan söyleyip gönülleri fethetmek olan, güzel el yazılı kişiler tarafından yazıldığını bilmiyorduk. Suyun ötesinden isimlerimizle bize seslenildiğini ilk duyduğumuzda birimizin eliyle gözlerini kapatıp arkasını döneceğini ama diğerlerimizin başlarımızı öne eğip kimonolarımızın eteğini düzelterek sakin ve ılık güne adım atacağını bilmiyorduk. Burası Amerika, diyecektik kendimize, endişelenmeye gerek yok. Ve yanılmış olacaktık.”
Bu alışılmadık tarz hiç rahatsız etmediği gibi, okunması inanılmaz rahat bir üslup yaratmış. Tek bir karakterin değil; bütün o kadınların hikayesini dile getirebilmiş bu şekilde yazar. Japon gelinlerin yaşamı sayfalardan şiir gibi, su gibi akıp gidiyor. Domingo da çok güzel bir baskı yapmış, şömiz ciltli, küçük kıymetli bir kitap hazırlamış.
Çok çok sevdim bu özel kitabı.
Domingo Yayınevi son zamanlarda en zevkle okuduğum kitapları basıyor, Tavan Arasındaki Buda yine bir nefeste okuduğum oldukça çarpıcı bir kitap.
Kitabımız, 1900''lerde, anlaşmalı evliliklerle Japonya'daki köylerini terkedip ne dilini ne adetlerini bildikleri Amerika'ya göç eden Japon gelinlerin hikayesini anlatıyor. Bu gelinlerin elinde sadece birer fotoğraf vardır, bu fotoğrafların 20 sene önce çekilmiş olduklarını, kocalardan gelen romantik mektupların parayla bu işin ehli adamlara yazdırıldığını bilmezler. San Fransisco'da gemiden indiklerinde, Amerika'da refah içindeki evlerinin hanımı olacaklarını zannederler, kocalarıyla tarlada çalıştırılmak üzere bu ülkeye geldiklerinden haberleri yoktur.
Kitabın tamamı birinci çoğul şahısla yazılmış. Şöyle ki:
“Kocalarımızı ilk gördüğümüzde onları kesinlikle tanıyamayacağımızı bilmiyorduk. Bize gönderilen fotoğrafların yirmi yıl önce çekildiğini bilmiyorduk. Bize yazılan mektupların kocalarımız değil, mesleği yalan söyleyip gönülleri fethetmek olan, güzel el yazılı kişiler tarafından yazıldığını bilmiyorduk. Suyun ötesinden isimlerimizle bize seslenildiğini ilk duyduğumuzda birimizin eliyle gözlerini kapatıp arkasını döneceğini ama diğerlerimizin başlarımızı öne eğip kimonolarımızın eteğini düzelterek sakin ve ılık güne adım atacağını bilmiyorduk. Burası Amerika, diyecektik kendimize, endişelenmeye gerek yok. Ve yanılmış olacaktık.”
Bu alışılmadık tarz hiç rahatsız etmediği gibi, okunması inanılmaz rahat bir üslup yaratmış. Tek bir karakterin değil; bütün o kadınların hikayesini dile getirebilmiş bu şekilde yazar. Japon gelinlerin yaşamı sayfalardan şiir gibi, su gibi akıp gidiyor. Domingo da çok güzel bir baskı yapmış, şömiz ciltli, küçük kıymetli bir kitap hazırlamış.
Çok çok sevdim bu özel kitabı.
22 Kasım 2012 Perşembe
Ö.T.E.K.İ.(Gizli Topluluk) LOS O.T.R.O.S.(Sociedad Secreta)
Pedro Mañas, İletişim Yayınları
Franz dünyanın en sıradan çocuğudur. Diğer sıradan çocukların arasında göze batmadan, yuvarlanıp gitmektedir. Göz doktoru fena haberi verince dünyası değişir. Sol gözü tembelleştiği için sağ gözüne bandaj kapatılacaktır. Franz okulda bir anda Öteki olmuştur, basket takımına çağırılmaz, sınıfta arkasından Mortgöz diye dalga geçerler... Tenefüste tek başına bahçenin köşesinde dikilirken, aynı kendi gibi tek başına diğer köşelerde dikilen çocukları farkeder... Dişlek, şişman, dörtgöz, sırık... hepsi de dışlanmış, hepsi de ötekidir bu çocukların. Ve nihayet bir araya gelip gizli örgütlerini kurma vakti gelmiştir.
ÖTEKİ mükemmel bir çocuk kitabı. İçindeki çizimler pek sevimli. Okul yıllarında herhangi bir sebepten ötürü dışlanmış veya kendini yalnız hissetmiş herkes bu kitapta kendinden bir parça bulacaktır.
Örgütlenen Tuhaf Erkekler Kızlar İleri!
Franz dünyanın en sıradan çocuğudur. Diğer sıradan çocukların arasında göze batmadan, yuvarlanıp gitmektedir. Göz doktoru fena haberi verince dünyası değişir. Sol gözü tembelleştiği için sağ gözüne bandaj kapatılacaktır. Franz okulda bir anda Öteki olmuştur, basket takımına çağırılmaz, sınıfta arkasından Mortgöz diye dalga geçerler... Tenefüste tek başına bahçenin köşesinde dikilirken, aynı kendi gibi tek başına diğer köşelerde dikilen çocukları farkeder... Dişlek, şişman, dörtgöz, sırık... hepsi de dışlanmış, hepsi de ötekidir bu çocukların. Ve nihayet bir araya gelip gizli örgütlerini kurma vakti gelmiştir.
ÖTEKİ mükemmel bir çocuk kitabı. İçindeki çizimler pek sevimli. Okul yıllarında herhangi bir sebepten ötürü dışlanmış veya kendini yalnız hissetmiş herkes bu kitapta kendinden bir parça bulacaktır.
Örgütlenen Tuhaf Erkekler Kızlar İleri!
21 Kasım 2012 Çarşamba
İtalyan Düğünü (The Italian Wedding)
Nicky Pellegrino, Doğan Kitap
Londra'da yaşayan İtalyan Martinelli ailesi heyecanlı günler geçirmektedir. Küçük kız Addolorata'nın düğünü yaklaşmakta, gelinlik tasarımcısı abla Pieta, kız kardeşine mükemmel gelinliği hazırlamaya çalışmaktadır. Bu çalkantılı günlerde babasının can düşmanı DeMatteo ailesinin biricik oğlu yakışıklı Michele'nin ilgisi Pieta'nın kafasını karıştırır. Bu aile ile bırak konuşması, aynı kaldırımda bile yürümesi zinhar yasaktır çünkü. Bu kadim düşmanlığın sebebini öğrenmeyi aklına koyan Pietacık, tavanarasında İngiliz anneleri Catherine ile Addolorata'nın gelinliğini dikerken, annesinden ailesinin hikayesini öğrenir yavaş yavaş.
İtalyan Düğünü hafif, tatlı, basit bir kitap. Pazar günü için ideal mesela. Öyle sulu zırtlak bir aşk romanı da değil. Daha çok İtalya'ya ve ailenin tarihçesine adanmış bir roman. Tabii söz konusu İtalyanlar olunca, sayfalardan buram buram spagetti, köfte, fesleğen, lazanya kokuları taşıyor. Resmen kitabı yalana yalana okudum:) Adamların yeme-içme zevki kitapta pek güzel anlatılmış.
Hafif eğlencelik okuma olsun ama öyle basmakalıp aşk romanı olmasın diyenler için tavsiyem İtalyan Düğünü.
19 Kasım 2012 Pazartesi
Mucize Tatlı (Il conto delle minne)
Giuseppina Torregrosa, Doğan Kitap
Mucize Tatlı, Sicilya'nın Azize Agata'sına adanmış meşhur bir yiyecek, bembeyaz bir çift meme şeklindeki bu tatlılar 5 Şubat günü hazırlanıyor. Romanımızın kahramanı ve anlatıcısı; adını bu azizeden alan Agata; büyükannesinden bu tatlıları yapmayı öğreniyor (hep çifter çifter), büyükannesi ailede kuşaktan kuşağa aktarılan gizli tarifi Agata'ya miras bırakıyor ve tatlıları her sene doğru düzgün yapmasını vasiyet ediyor. Çünkü bu beyaz minik şeyler, Agata'nın (ve memelerinin) koruyucusu olacaktır ömür boyu.
İşte bu tatlıdan yola çıkıp, Agata'nın nesiller boyu Sicilya'da yaşamış ailesinin demirbaşı kadınların hikayesini anlatıyor romanımız. Kocaman, bembeyaz memeli büyük-büyükanneler, tahta memeli ama muhteşem popolu yengeler, üç memeli teyzeler derken Agata'nın öyküsü ile tamamlanıyor çember.
Nesilden nesile anlatılan aile tarihiyle; bana biraz Ruhlar Evi'ni anımsattı Mucize Tatlı, o kadar epik ve büyülü değil tabii. Esprili bir anlatımı var ama zaman zaman epey hüzünlü. Çoğunlukla çok samimi ve gerçekçi buldum kitabı; özellikle Sicilya ve Sicilyalı kadınların yaşamına dair anlattıklarından zevk aldım ben. Oralara gitmek, ağır ağır keyifle makarna yiyip şarap içerken dobra kadınlardan cesur öğütler dinlemek istedim.
Bilhassa İtalyan hayatına, Akdeniz kültürüne ve Sicilya'da yaşamaya dair anlattıklarıyla oldukça keyifle okuduğum bir roman.
Mucize Tatlı, Sicilya'nın Azize Agata'sına adanmış meşhur bir yiyecek, bembeyaz bir çift meme şeklindeki bu tatlılar 5 Şubat günü hazırlanıyor. Romanımızın kahramanı ve anlatıcısı; adını bu azizeden alan Agata; büyükannesinden bu tatlıları yapmayı öğreniyor (hep çifter çifter), büyükannesi ailede kuşaktan kuşağa aktarılan gizli tarifi Agata'ya miras bırakıyor ve tatlıları her sene doğru düzgün yapmasını vasiyet ediyor. Çünkü bu beyaz minik şeyler, Agata'nın (ve memelerinin) koruyucusu olacaktır ömür boyu.
İşte bu tatlıdan yola çıkıp, Agata'nın nesiller boyu Sicilya'da yaşamış ailesinin demirbaşı kadınların hikayesini anlatıyor romanımız. Kocaman, bembeyaz memeli büyük-büyükanneler, tahta memeli ama muhteşem popolu yengeler, üç memeli teyzeler derken Agata'nın öyküsü ile tamamlanıyor çember.
Nesilden nesile anlatılan aile tarihiyle; bana biraz Ruhlar Evi'ni anımsattı Mucize Tatlı, o kadar epik ve büyülü değil tabii. Esprili bir anlatımı var ama zaman zaman epey hüzünlü. Çoğunlukla çok samimi ve gerçekçi buldum kitabı; özellikle Sicilya ve Sicilyalı kadınların yaşamına dair anlattıklarından zevk aldım ben. Oralara gitmek, ağır ağır keyifle makarna yiyip şarap içerken dobra kadınlardan cesur öğütler dinlemek istedim.
Bilhassa İtalyan hayatına, Akdeniz kültürüne ve Sicilya'da yaşamaya dair anlattıklarıyla oldukça keyifle okuduğum bir roman.
11 Kasım 2012 Pazar
Monte Cristo Kontu (Le Comte de Monte-Cristo)
Alexandre Dumas, İthaki Yayınları
Aysen Altınel'in tam metin çevirisi, 1042 sayfa.
İthaki Yayınlarının eşsiz tam basım Monte Cristo çevirisini yıllardır okumak istiyordum. Sonunda bir fırsattan faydalanıp bu efsane romanı edindim. Önce babam okudu kitabı, hala anlata anlata bitiremiyor. Çünkü bu versiyon gerçekten önceden karşılaştıklarımız gibi değil. Misal benim ilk okuduğum versiyon Timaş Yayınlarının tıraşlanmış ve epey tutucu bir dille çevrilmiş olan haliydi. Bu noktada söyleyebileceğim tek şey şudur : Monte Cristo Kontu'nu okumak istiyorsanız, sadece ve sadece İthaki'nin tam metin çevirisini okuyunuz, diğerleri Monte Cristo değil çünkü.
Alexandre Dumas'nın bu klasik eseri, benim en sevdiğim roman olan Üç Silahşörler ile beraber yazarımızın en meşhur, en sevilen eserlerinin başında geliyor. Dostluk, kahramanlık, saray entrikaları gibi gibi daha aydınlık temalara sahip olan Üç Silahşörler'e nazaran; Monte Cristo Kontu çok daha karanlık ve tehlikeli bir atmosfere sahip. Çünkü insanoğlunu en çok yaralayan ihanet duygusu ve kalbi en karartan intikam ateşi bu devasa romanın ana temasını oluşturuyor.
Genç, dürüst, aşık gemici Edmond Dantes; onu kıskanan 3 kişinin komplosuna kurban gidiyor, en mutlu gününde uğradığı ihanet onu yeryüzündeki cehenneme; İf Adasında hapse sürgün ediyor. Dantes burada delirebilir, intihar edebilir, yok olabilir.. Ama şans eseri tanıştığı hücre komşusu rahip Faria, Edmond'un hayatını değiştiriyor. Ona umut etmeyi, çalışmayı ve beklemeyi öğretiyor. Edmond'u eğitiyor ve dönüştürüyor rahip Faria.
Yıllar sonra, Paris'de bir elleri yağda, ötekisi havyarda yaşamakta olan hainlerin sosyetik hayatlarına esrarengiz ve alabildiğine zengin bir adam giriyor: Monte Cristo Kontu. Onu kimse tanımamakta, nereden gelip nereye gittiği bilinmemekte, tek bilinen sınırsız, göz kamaştıran serveti ve bu serveti ile elde ettiği büyük kudreti.
Böylece Dantes'in akıl almaz intikamı, hainleri birer birer vurmaya başlıyor. Kitabın özellikle ikinci yarısı alabildiğine heyecanlı ve bence romanı klasik mertebesine çıkartan şu : 1000 küsur sayfalık bu devasa romanın sonuna kadar merak hissimizi koruyor Dumas baba. 1000 küsur sayfanın sonuna kadar heyecan duygusu devam ediyor. Çünkü bu kitapta mesele, intikamın alınıp alınmaması değil, mesele upuzun seneler boyu Edmond Dantes'in ilmek ilmek ördüğü plan, mesele bu planın uygulanma şekli. Biz intikamını aldı mı almadı mı bunu merak etmiyoruz. Nasıl alındı bu intikam, yıllar boyu nasıl kuruldu bu plan, hangi oyunla altedildi her bir hain, bunları öğreniyoruz roman boyunca. İşte bu Alexandre Dumas'nın dehasıdır bence dostlarım. Klasik olmanın, yüzlerce yıl boyunca popüler kalmayı başarmanın sırrı budur.
Romanımız, zaman zaman Fransız tarihine biraz fazla detaylı değiniyor. Her Dumas romanında gördüğümüz gibi, tarihi kişilikler zaman zaman hikayeye katılıyorlar. O devirlerde sosyete yaşamının nasıl ilerlediğine de tanık oluyoruz. Ana hatlarıyla tabii ki bir macera romanı; esrarlı, karanlık serüvenler, polisiye detaylar, aşk, düellolar, rengarenk karnavallar, kimliği gizli güzeller ve geçmişin günahları ile dolu bir macera hem de.
Bütün bu etmenler, devasa kitabı bir an sıkılmadan okumamızı sağlıyor. Düşünün, öyle bir roman ki, 1000 sayfa boyunca melodrama kaçma ihtiyacı hissetmesin, ya da seks sahneleri ile doldurmaya çaışmasın sayfaları ve sonuna kadar heyecanla, merakla kendini okutsun. İşte, Monte Cristo Kontu böyle bir roman. Elbette zaman zaman, Monte Cristo'nun kudretinin biraz masalsı göründüğü noktalar olabiliyor. Fakat bunu da Alexandre Dumas'nın doğu hayranlığına, Binbir Gece Masalları etkisine bağlayabiliriz. Sonuçta kahramanlarımızın adeta insanüstü güçlere sahip olmalarını istemez miyiz?
Edmond Dantes'in kalbini karartan intikam duygusuna ve romanın bütününe yaydığı karanlık atmosfere rağmen; Alexandre Dumas eserini, hayranlık uyandıracak denli aydınlık bir şekilde tamamlıyor. İnsan bilgeliğinin şu iki sözcükte saklı olduğunu söylüyor bize büyük üstad : Beklemek ve umut etmek!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













































