9 Şubat 2011 Çarşamba

Boğazkesen, Fatih'in Romanı

Nedim Gürsel, Doğan Kitap

 Sene 1980. Paris'te yaşan, hatta üniversitede ders veren bir Türk yazar, Ağustos ayında karısı ve arkadaşlarıyla Anadoluhisarı'nda bir yalı kiralayıp tatil yapar. Karşıdan Boğazkesen diye bilinen Rumeli Hisarı'nı izlerken, Boğzakesen'in; onu inşa ettiren ve Konstantiniyye'yi kuşatıp sonunda Bizans imparatorluğuna son veren Fatih Sultan Mehmed'in öyküsünü yazmayı aklına koyar. Karısı ile arkadaşlarını tatil bitişi Paris'e yollar, kendi de yalıda Boğazkesen'in hikayesinde geçmişe döner.

Biz kitapta hem yazarın Boğaz'daki köhne, güzel bir yalıda romanı nasıl yazdığını, hem de yazdığı romanı okuyoruz. Yazara yalıda bir kadın da katılıyor sonradan, bir kaçak. 12 Eylül gelip çatınca darbecilerden kaçıp yalıya sığınan bu güzel kadınla tutkulu bir ilişki yaşayan yazarımız, beri yandan Sultan 2. Mehmed'in tutkularını anlatıyor bize. Sultan Mehmed'in şehzadeliğinden beri İstanbul'u ele geçirmek tutkusuyla nasıl kavrulduğunu okuyoruz.

Kitabın geçmişi anlatan kısımları adeta masal tadında. Bazen Fatih'in hayatında yer etmiş misal Sadrazam Halil, Akşemseddin, içoğlan Nicolo'nun ağzından olanları okuyoruz. Bazen sadece oradan gelip geçen bir Venedik kaptanının başına gelenleri okurken Fatih'in zalimliğine tanıklık ediyoruz. Yani kısa kısa ve birbirine çok da bağlı olmayan kısımlardan oluşuyor kitap ve hem Fatih'i hem de İstanbul'un alınması değişik yönlerden anlatıyor bu sayede. Fatih Sultan Mehmed'in oğlanseverliğine şöyle bir değinirken; evlere şenlik; genç padişahın Edirne sarayında o zaman hapis olan Drakula Vlad Tepeş'e de hallendiğini, bundan sebep hiddetlenen Vlad'ın Fatih'den daha hiddetli olduğunu göstermek adına kazıklı Voyvoda'ya dönüştüğü bile yazıyor kitapta. Sonra İstanbul'un kuruluş efsanelerini yine pek zevkli, şiir gibi anlatıyor yazar. Ve İstanbul'un kuşatmasını Fatih'in içoğlanı, tüysüz devşirme Nicolo yani Selim'in ağzından okurken kendimizi o savaşın, cesurca çarpışan yiğit Türk ve Bizans askerlerinin yanıbaşında buluyoruz. Şahi denen devasa topun attığı gülleler, İstanbul'u çevreleyen surlara değil, neredeyse bizim kafamıza düşecekmiş gibi hikayenin içine giriyoruz.

Kitabın sonunda bunalmaya başlayan yazarım, yalıda saklanan kaçak kadınla tutkulu bir ilişki yaşıyor,  hababam sevişiyor bunlar ama bize ne bundan? Kitabın 1453'ü anlatan kısımları o kadar şahane ki, o zamana geri dönsün istiyoruz ve sonra bir anda pıt diye bitiyor kitap.

Keşke Nedim Gürsel o şahane kalemiyle, daha uzun, dolu dolu bir Fatih romanı yazsa imiş, ağzımızın suları akarcasına okurduk bu İstanbul aşığı, keyif düşkünü, pek zeki padişahın hayatını.

İstanbul'a dair efsanelere, Osmanlı tarihine, İstanbul'un fethine, Fatih Sultan Mehmed'e merakınız varsa benim gibi bayılarak okuyacağınıza eminim bu küçük ve lezzetli kitabı. Tavsiye olunur.

"Orada, batan güneşin erguvan rengine dönüştürdüğü Boğaz'a karışan Göksu Deresi'nin ağzında küçük bir yelkenli demirlemişti. Bordası Karadeniz'in dalgalarıyla yıpranmış geminin artık rüzgar tutmayan, yırtık pırtık yelkenlerinin arasından Güzelcehisar görülüyordu. Giderek kararan surları, surların dibindeki namazgahı ve kalenin içinden fışkıran ağaçlarıyla insanı yatıştıran bir görünüm vardı. Savaş burada bitmiş, daha doğrusu hiç başlamamış gibiydi.Göksu Çayırı'nın üzerinde kızıl bulutlar dolaşıyordu."



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder